8 Aralık 2017 Cuma

Vakıflı'ya Niyet Hıdırbey'e Kısmet

 Öncesi

10 Kasım 2017

Otelden ayrılma günü, rezervasyonlarda son ana kadar boşalma olmayınca kahvaltının ardından ödemeyi yapıp çantalarımızı asıyoruz sırtlarımıza; yeni yerimiz Çankaya Konakları'na bırakıp, Vakıflı'ya gideceğiz. Bir gün önce otelin panosunda görüp de sorduğumuz üzere, bilinen -popüler- tüm noktalara turun, kişi başı fiyatının 75 TL olduğunu öğrenmiştik. İki kişi daha bulurlarsa o yolu seçecektik. Ama gönlümüzün istediği, minibüslerle gitmek. Oralı gibi. İki kişiyi bulamadıkları için gerçekleşmedi tur. İyi de oldu.

Minibüslerin Palladium AVM'nin arkasından kalktığını öğreniyoruz, yeni otelimizin tatlı resepsiyonistinden. Palladium'dan bir şeyler aldıktan sonra güvenlik görevlisinin, "Çatıları köy evi gibi olan binaların olduğu yer," tarifine bayılıp, ulaşıyoruz durağa. Minibüs hareket halinde. Tam yerinde yakaladık. Sadece Vakıflı'ya gitmek fikrindeyiz. Diğer popüler noktalar ilginç gelmemişti bize; Titus Tüneli, Hıdırbey, Harbiye v.s.


Dün gece Zenginler Mahallesi esnafı ve sakinleri, muhtemelen her gece olduğu gibi muhteşem bir ziyafet vermişlerdi kedilere. Bu küçük kedi, biraz dışında kalmıştı olayın. Hasta gibi idi. Pek yanaşmamıştı. Bu sabah yine durgun ama tanışıklık veriyor. Biraz sohbet ettik, günaydınlaştık, "Kendine iyi bak," dedik ve yolumuza vurduk kendimizi. Sabah otelin sokağındaki tüm insanların saygı duruşu ise tek kelime ile muhteşemdi. Özellikle o genç, tıpkı Anıtkabir nöbetçileri gibi kıpırtısız duruşuyla tüylerimizi diken diken etti. Görmeyip de dinleyen ben dahil.


Dolmuş, hattındaki duraklardan sürekli yolcu alıyor, şehir içi yolcusunu da. Zaten sık aralıklarla kalkıyorlar ve birbirleri ile iletişim halindeler. Ulaşımla ilgili bir sıkıntı yok. Küçük bir şehir turundan sonra çıkıyoruz şehir merkezinden. Şoförle sohbet keyifli. Tahsil edemediği bir alacağından söz ediyor, söz verildiği halde getirilmeyen. O ara otelden bir son dakika iptalini haber veren telefon alıyorum. Atı alan Üsküdarı geçti oysa. Teşekkür ediyorum. Etraf güzel ve yönümüz denize doğru. Kokuyu alıyoruz. Bir yerden sola sapıyoruz.  Şoförümüz ayrıldığımız yolun devamını işaretleyerek diyor ki; "Şu yol gidiyor Vakıflı'ya." Bizi Vakıflı'ya giden minibüslerin durağına bırakacağını ekliyor ve dönüşte gerekeceği üzere kendi duraklarını da tarif ediyor. Köy olamayacak kadar büyük bir yer. Samandağ'dayız. Aktarmalı bir yolculuk. Şark Sinemasını görmek muhteşem. Şarkta olmak, hımmm! Üstelik oynamakta olan filmin oyuncularından biri en bayıldığım yol arkadaşımın bir tanıdığı. Minibüs dolunca kalkacakmış. Fazla uzun sürmezmiş dolması.


Öyle de oluyor. Önümüzdeki koltukta bir anne oğul var. Afacan bir oğlan, tatlımı tatlı bir köy gürbüzü. Üstelik komik de. Bakıp bakıp saklanıyor. Sağdan soldan dokunuyorum. Bir iletişim var aramızda. Fotoğrafını çekmek istiyorum ama o benle oynuyor. İstemem yan cebime koycu. Samandağ pek espritüel. Güzellik Kahvesi var mesela. Bir de yolun neredeyse yarısındayken önünden geçtiğimiz Askeri Kuzenler Market ve Manavı.

Ön koltuktan iki sakız geliyor. Bizden de uçakta dağıtılan ıslak mendiller. Biraz daha kendini gösterir oluyor kanka. Ama yine de oyunbaz.


Yeni şoförümüz Vakıflı'ya gitmemize pek taraftar değil. "Orda bişey yok ki," diyor, "Hıdırlıya gidin."  Sonra da bir sır veriyor. Öyle güzel bir şey ki bu, tavlıyor bizi, üstelik mandalinalar var. Vakıflı'dan geçerek Hıdırlı, ya da Hıdırbey'e varıyoruz. Tam Musa Ağacının önünde bırakıyor ve dönüş saatini veriyor. Bir de yolu işaretle göstererek tarif ediyor. 

"Mandalinalar helaldir."


Fırın kışkırtıcı. Bizse kısa bir tur yapmak istiyoruz köyde. Seviyoruz kendisini. Fırının hemen arkasındaki boş taş ev dikkat çekici. Ama daha güzelini daha güzel bir yerde göreceğiz daha sonra. Köyün taş, küçük amfi tiyatrosunun önünde törenden dönen liseli çocuklarla karşılaşıyoruz.  

"Bir şey yapıyor musunuz burada?" 

 Kastımız konser, tiyatro, halk oyunları benzeri etkinlikler.

Soruyu oğlan, biraz daha uzaktaki duyamayan kıza tekrar ediyor. Kız sessizce cevap veriyor.  

"Göbek atıyoruz."

Tatlı çocuklar... Gülümsettiler.


Dönerken "köyün büyücüsüne" rastlıyoruz. İlginç bir karakter. Aslında yüzünü görmüyorum. Tırstığım için arkadan ve uzaktan çekiyorum fotoğrafını. Meğerse çaktırmadan cepheden çeken biri varmış. Yemek veriyorlar evden ki ne de güzel kokuyor. İtiraz edilecek gibi değil. Avluyu ve avludaki masayı sevmiştik giderken. Yemeği ile yolun karşısına geçtiği  esnada görünce bizi, hiddetleniyor "köyün büyücüsü". Veriyor ayarı.


Şu masa boş olsa, kesinlikle ondaydık. Suyun kenarına ve onun alçağında konuşlanıyoruz. Dağın başında buz gibi, pırıl pırıl akan bir su. Suda balık/lar oynuyor, benim canımsa ona kaynıyor.  Çekiyoruz elbette Musa Ağacının fotoğraflarını. Hikayesini de bir güzel okuyoruz. Çaylar geliyor. Sıklıkla gittiğimiz bir kahvaltı noktamızda çayın lezzetinin altını çizmiştik bi gün. Gururla söylenmişti Nebiyan'dan geldiği. O günden beri, biliyoruz ki çayda su önemli.

İki Katıklı Ekmek lütfen.

Onlarla birlikte iki de çay.


Hımmmmmm pek lezzetli.  Odunun lezzeti kesinlikle değmiş.

Üzerine birer çay daha içip, bir film çeksem onu oynatacağım kesin abiye, hesabı soruyorum. O sadece çay paralarını alıp "Ekmeklerin parasını kadına vereceksiniz", diyor. İşaret ediyor kadını. Şu yukarıdaki fırının ortak kullanım alanı olduğunu düşünmüştük; çayları getiren, siparişi verdiğimiz, beyazlaşmış pos bıyıklarını sevdiğimiz abi "Kadına söylüyorum şimdi," dediğinde. Orası değilmiş meğerse, suyun öte yanındaki mekanda pişirilmiş. O da tatlı bir kadın. Evleri de iş yerlerinin hemen üst tarafında. Özenilecek bir hayat. Fırınsa aklımıza yapışıp kalıyor.

Köyün bakkalının önünde zeytin kırıyorlar. Zeytine dayanamayan biri var. Teyze çok tatlı. Oğul da...  Ve de küçük sevimli kız/torun. Sohbet koyulaştı. Kanlar kaynaştı. Zeytinler birlikte kırılıyor. Bi gün buralardan kırılmış zeytin alırsanız, ve "Hımmmmm ne de güzelmiş," derseniz, bilin ki yüreği kocaman, tatlı mı tatlı bir kadının eli değdi.


Oğul'un bakkalın hemen çaprazında ve köprünün köy tarafındaki tezgahından baharatlar alıp vedalaşarak, minibüsçü abinin dediği -sır- yola dalıyoruz. Önce hediyelik eşya dükkanlarına bir bakalım ama.


Önümüze koyduğu peynirli kapan üzerine atılınmayacak gibi değildi, Minibüsçü abinin.  Üstelik Hıdırbey'i de sevdik. Bu da bir kazanç. Kaç dostluk kurduk bir öğle üzeri. Yolumuzsa çok gizemli. Sesiz. Issız. Arada bir havlayan köpeklerle selamlaşma ve neredeyse yeni doğmuş timsah yavrusu boyutundaki kertenkeleler dışında nefes alıp veren canlı sadece biziz. Hava enfes. Etraftan gelen portakal ve mandalina kokuları muhteşem. Şırıl şırıl su sesleri şarkı... Sol tarafımızda, her iki yamacı alabildiğine mandalina ağaçları ile dolu derin bir vadi. Uzaklardan gelen insan sesleri serap gibi.


Hımmmmm mandalinalar da pek güzelmiş. Dalından koparmanın tazeliği. Helaldir denmişti. Eğer suların iz yaparak formunu bozduğu, kaygan ve yokuş yerlerden ben geçerim denirse araba ile de gidilebilir. Arazi arabası ile kesin ama. Peki bu yolu yürüyerek gitmeyince bir anlamı olur mu? Bizce olmaz. Ya yarıdan dönmek zorunda kalınırsa! Neden Vakıflı'ya yaklaşana kadar bir araçla karşılaşmadık acaba? Bir de köpeklerle iletişim noktasında bir sorununuz varsa hiç denemeyin.


"Şu karşı yamaçtaki ev ne de güzel", dedikten az sonra... muhteşem taş evle karşılaşıyoruz. Yolun sunduğu ennnnnnnnnn güzel masal bu. Mandalinalar odadan uzanıp da alınası. Ya zeytin ağaçları... Verandasında, Vakıflı'dan alınmış ev yapımı şarap eşliğinde bir akşam yemeği nasıl olur acaba;  şöminede çıtır çıtır bir şarkı, gecenin sessiz aydınlığında, birbirinizin notalarına dokunarak yaratılan müziğin ve şarabın eşliğinde geceyi gündüze döndürmek ya da?

 Uyku tulumlarımız nerdeee?


Nihayet bir araba sesi. Köylere leğen, mandal, kova benzeri şeyler satan bir araba market. Selamlaştık ki birazdan devam edemeyip geri dönecek. Anlaşılıyor ki Vakıflı'ya yaklaşıyoruz. Yolun kenarlarına serilmiş yeşil zeytinlerin önünde kala kala, duvarlarından renk ahenk çiçekler sarkan evlerin önünden geçerek bir "ilkokul"la karşılaşıyoruz. Şu hayatta en sevdiğim şeylerden biri bu. Nesli tükenmekte olan köy okulları. Üstelik lojmanının balkonunda elinde bir kitapla genç bir kadın oturuyor. Öğretmen olmalı bu. Selam veriyoruz. Biz okulun fotoğraflarını çekerken gözü üzerimizdeydi zaten.


Vakıflı'nın Taş Kahvesindeyiz. Yan masamızda genç bir grup var. Hatay'daki daire fiyatlarını konuşuyorlar, muhtemel bir Hatay'lı arsa sahibi ile. Sanırım başka şehirden gelmişler ve Hatay'da inşaat yapmayı düşünüyorlar. Deniz tepeden görünüyor. Başka denizlere benzemez bir güzellik. Verenda'da kalabalık bir aile. Öteki taraf geldiğimiz yol ve vadi. Sanki bir günü devirdik de ertesi güne başlayacakmış gibi hissimiz. Gülüşüyoruz.

İki Türk kahvesi lütfen. Orta şekerli.

Süvari bardakta mı, fincanla mı istersiniz?

Fincanla lütfen.

Bir sigara da ben alabilir miyim?


Unutulmaz Bir Muhabbet, Vakıflı ve Pöç Kasabı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP