Song Kang-ho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Song Kang-ho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2022 Salı

Yine Bir Film İçin Düşüyorum Yollara

Yeni adıyla Paribu Cineverse'deki ikinci filmim için fikren hazırım. Güney Kore yapımı, dağıtımı Başka Sinema tarafından yapılan ve Bir Film'in ülkemize getirdiği, hakkında spoiler içermeyen kısa bir bilgiye sahip olduğum, kanımın kaynadığı ve kafa dengi bulduğum, sıcak hisler çağrıştıran ve karar verdiğim filmi; Filmgündemi'nin ertesi gün yine spoiler içermeyen ama tarz anlamında ipuçları veren yazısıyla birlikte netleştiriyorum ve bunu kısa yorumumla beyan ediyorum. Pazar akşamına karar versem de Fenerbahçe maçı ile çakıştığını görünce erteliyor ve pazartesi akşamı ile mutabakata varıyorum.

Aktif bir iş günü, saat 15:30 sularında kendimi dışarı atmayı planlıyorum. Bir yerlerde bir şeyler atıştırır sonra da sinemaya doğru yol alırım fikrindeyim.

Vakit geliyor, işi bırakıyor, nerede ne yesem konusunu yola bırakıyor ve çıkıyorum. Ora mı bura mı soruları kafamda dönerken de kararımı netleştirip Mantucu' nun -artık- ara sokaktaki imalathanesinin üst katına taşıdığı şirin lokantasındaki masama çöküyorum ki Suriyeli Musa Şef de mekâna dönmüş. Biraz sohbetin ardından önüme tablo gibi diziyor enfes mezeleri ile mantımı.



Trendeyim. Güzel bir gün. Saat itibariyle tren sakin, keyfini çıkarmaksa benim işim.

Bu kez doğrudan Migros'a giriyor, Pepsi Max'im ile klasiklerimi alıyorum.


Sinema katında ve gişenin önündeyim.

İlk kez gördüğüm genç adama filmi ve koltuk numaramı söylüyorum. Ve doğrudan yürüyen merdivenlerle üst kata çıkıp terasa yöneliyorum. Günün en keyifli saatleri. Kuzey tadında bir hava ki yağmur izleri var. Pepsi Max'imi masanın üzerine çıkarıyor, yanına da Hindistan cevizi ile süslenmiş, çikolata dokunuşlu kekimi ekliyorum lakin onlarla sınırlı kalamıyor, fındıklı mini gofretler ve tam buğdaylı bisküvileri de zamana ve manzaranın sunduklarının çeşitliliğine yayarak, götürüyorum.


Ve işte o anda ve ortalıkta yağmur yokken gökyüzünün kuşağını görüyorum.

Tek tuş ve enn sevdiğim kadın. Lojmana yürürken yakalıyorum. Tabii ki şaşkına döndüren gökkuşağını anlatıyorum ama bununla yetinmiyorum; Amasya ve saati itibariyle sorunlu tren konusunda ürettiğim senaryoyu da sunuyorum ve mutabıkız. Lakin enn sevdiğim kadın şu an benim konumuma göre şehrin öte yakasında ve ne yazık ki gökkuşağını ne kadar aransa da göremiyor. Bense neden ciddiyetli fotoğraf makinemle gelmedim diye düşünürken küçüğüm yine de iyi iş çıkarıyor.


Gökyüzü diyor ki, "Şimdi yağmur damlaları düşebilir."

Düşüyorlar.

O kadar güzel bir andayım ki!

Karşımda gemiler, şu an havaalanından kalkmış ve yükselmekte olan uçak gökkuşağının ardından rol aldığı duman rengi sahnede ve bulutların arasından sürekli yükseliyor. Limanınsa 8.katın haricinde bir başka noktadan bu haliyle görülebilme şansı yok. Elbette içimdeki Amasya heyecanı diri ve hayatımda önemli yeri olan, en kıymetli anılarımı yaşadığım bu şehirde, eskilik içinde bir konakta kalmak ve yine benzer bir mekânda rakı eşliğinde O'nunla durmaksızın sohbet ederken; bu güzel kadını, gülüşünü ve kelimelerini doyumsuzca ve gülümseyerek izlemek paha biçilemez bir an benim için. Onunla yeni tanıştığımız ve onu da bu şehirdeki ve anılarımdaki izleri derin noktalarla tanıştırdığım yıllar önceki güne dönüyorum birden.* Değişen tek şeyse tren saatleri. Ve demiryolunun yenilenmesi tamamlanmadığı için de uzun yol seferlerinin başlamamış olması; dolayısıyla aynı günün sabahında gidip akşamlarında trenle dönülememesi...


Oysa bir film yazısı diye başlamıştım. Yine akıp giden zamana notlara çevirdim. Kısa ve net yazılar da yazabilen biriyim. Neden bazen kaptırıp gidiyorum ve ana konudan farklı şeyler yazıyorum, bilmiyorum ve bunu bir türlü de çözemiyorum. Mekaniklik içeren pandemili hayatın acısını belki de böyle çıkarıyorum, kimbilir...


"Bunlar ne şimdi Bay Buraneros, hani film?" dediğiniziyse duyar gibiyim!


Nasıl anlatsam inanın ben de bilmiyorum. Olağünüstü müzikler eşliğinde hayatımın en güzel sinema günüydü desem yeridir ki bu vurgum aynı kıymetle seyretttiğim hiç bir filmi incitmez, eminim. Hatta tadı hâlâ sıcacık Leo Grande bile beni anlayacaktır...

Yine görüntü yönetimine bittiğim bir filmdi. Her bir sahnesindeki özene dikkat kesildim. Bir ressamın elinden çıkmışçasına ya da çok çok iyi bir fotoğraf sanatçısının objektifinden özenle yansıtılmış fotoğraf kareleri kadar güzeldi her an. En küçüğünden en büyüğüne kadar oyunculuklar muhteşemdi ve hatta bu muhteşemliğin ötesinde bir sahicilikti sergilenen. Suç vardı, suçlular vardı ve elbette suçluların peşinde olanlar da. Ve her bir karakterin ayrı bir hikâyesi de... İlmek ilmek örülen filmin her anında tüm bu karakterlerin ortak noktalarının tadını, hislerini fark edip paylaşmak da...

Ve elbette bunun salondaki karakterlerin kalplerine oya işçiliği tadında geçirilme becerisi de...

Yaşanana bir dramlar kesişmesi demek asla abartı olmaz ancak niye film boyunca gülümsedik ki biz! Oysa bir başka elde baştan sona gözyaşı döktürecek film olarak çıkabilirdi karşımıza ki aslında sergilenene, önümüze serilenlere baktığımızda hissimizin tam olarak bu olması gerekirdi.

Oysa biz, yani salondaki üç izleyici hiç böyle hissetmedik. Sevinçle, inançla, hayranlıkla küçüğünden büyüğüne oyunculuklardaki sahiciliğe inanarak gülümsedik, sevindik... Özenli cümlelerden yayılan sözcüklerin gerçekliğine ve büyüsüne kapıldık ve aslında bazı cezalandırmalara üzülmemiz gerekirken üzülmeden tamamladık filmi. İnsan olduğumuzu anladık belki de. Yolda aracı durduran, araçtakileri her anlamda tedirgin eden polis arabasından inen polis bizi ürkütse de içinden çıkan kişiyi sevimli kılan noktanın doğasını, kamera açısından yola çıkarak görüntü yönetmenini ve kameramanı öpesimiz geldi. Üzüldüğümüz tek şey belki de son yazıların perdeden geçip de ışıklar yandığındaki andı.

Birden uyandık ve neden bitti ki dedik. Çünkü dahil olduğumuz, izlediğimiz filme doyamadık.

İçimize bir hüzün düştü, koltuklarımıza yığıldık. Tıpkı sevdiğimiz insanlarla birlikteliğimiz sonlanmış gibi vedalaşmanın yokluğunu yaşadık; en sevdiğimiz oyuncaklarımız zorla elimizden alınmış gibi koltuklarımızda çakılı kaldık..

Öylesine benimsemiştik ki ötekileri...

Perdenin bu tarafında olan biz üç seyirci sanki çok hoşlandığımız, çok mutlu olduğumuz, naif kelimesinin gerçek anlamını bulduğu, gönüllüsü olduğumuz bir -suç- dünyasından, arkadaşlarımızdan koparılmış; içiçe geçmişliğimizin, paydaşlığımızın, sevgimizin ve mutluluğumuzun bitirildiği bir salonda yapayalnız kalmıştık.

Koparıldığımız anda bir özlem düşmüştü içimize. Özledik.

Oysa kavuşmak bir tren mesafesi!

Şu satırları yazan kişi...

Sanki...

Hiç yapmadığı bir şeyi yapacak gibi!

Sanki bir kez daha... sadece bu film için...



*Filme başta yönetmen olmak üzere emek verenlerle ilgili detaylı bilgilerse bir tık yakınınızda, buradan lütfen.

*O Amasya yazısı: Kal Gelince Bir Üşengeçlik de Geliyor Haliyle

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP