5 Haziran 2010 Cumartesi

Türkiye-İsrail Krizi Üzerine

Dış Politika:

Türkiye, başbakanın Davos'taki "Van Minüt" çıkışıyla Ortadoğu satranç tahtasında İsrail'e karşı ilk piyonunu oynamıştı. Ardından İsrail koltuk kriziyle kendi piyonunu oynadı. Gemi baskınıyla Türkiye piyondan daha büyük bir taş oynamış oldu ve taciz ateşleri yerini bir nevi (en azından görünüşte) soğuk savaşa bıraktı. İsrail bu hamleye kendi mantığından doğru; ancak dünya gözünden insanlık dışı bir tepki vererek yemi yutmuş oldu.

Böylece Türkiye (daha doğrusu hükümetin dış politikası) kendini artık Ortadoğu'da denge ya da arabuluculuk politikası uygulayıcısı yerine, direk söz söyleyici konumuna yükseltmiş oldu. Safını da büyük oranda Filistin ve dolaylı olarak Hamas'tan yana belirledi. Hükümetin bu politikasını beğenelim ya da beğenmeyelim, bir şekilde Ortadoğu denen dipsiz kuyuda geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olduk. Atılacak her geri adım ya da gereğinden fazla riskli hamle bize ve özellikle hükümete pahalıya mal olabilir.

Türkiye, Filistin meselesinde kendine güçlü bir lider bulma özlemi içinde yıllardır yanıp tutuşan Arap halklarından gördüğü desteği arttıracak. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan'ın Facebook sayfasındaki Arap hayranlarının sayısı artacak. "I love youuu Erdoğan!!!" gibi mesajlar duvarda sıklıkla yerini alacak.

Türkiye, şu aşamada elinden gelen tek şey olan, uluslararası platformdaki haklarıyla İsrail'e yüklenmeye devam edecek. Güvenlik Konseyi'nden çıkan kınama kararı İsrail'in tarihinde ne ilk ne de son olacak. Karşılıklı olarak "sevgi pıtırcığı" görünümünde olduğumuz (!) Nato Genel Sekreteri Rasmussen'e de ilk kez işimiz düştü. O da muhtemelen perde arkasında bir tarafıyla kıskıs gülerek, kınama kararını çıkarttı. İsrail'i kınayan kınayana... Sanki çok umurlarındaymış, ağır bir bedel ödüyorlarmış gibi! Bende pazartesi günü Uluslararası Örgütler dersinden sınava gireceğim işte...

Türkiye, uluslararası sularda vatandaşlarının öldüğü bir saldırı sonrası ne İsrail Büyükelçisi'ni "persona non grata" ilan etti, ne de askeri ya da ekonomik ciddi bir tedbir aldı. Son bir yıl içinde kaçıncı kez oldu sayamadım; ama birkez daha büyükelçimizi geri çektik. İsrail de kendi diplomatlarının ailelerini güvenlik gerekçesiyle ülkeye çağırdı. Askeri teçhizattan, sanayi projelerine birçok milyar dolarlık anlaşmamız bulunan İsrail'le ilişkileri "görünüşte" kesmekten başka, fazla birşey zaten istesek de yapamayız. Tablo buyken savaş çıkacağını sananlara bir tarafımla gülüyorum. "Ağlayan" bir adam bundan nemalanmayı ihmal etmedi, bu arada...

İsrail, kuruluşundan bu yana olduğu gibi askeri güce dayanan bir devlet olmaya devam edecek. Onları da fazla suçlayamayız; çünkü o coğrafyada buna mecburlar. Buradaki temel sorunsa, güç politikalarını değişen dünyanın şartlarına uygun olarak yeniden yapılandıramamaları ve bu yüzden yalnızca kendi gözlerinde haklı pozisyonda bulunmaları. Çünkü uluslararası hukuk kuralları ve dünya vicdanında kendilerine bir meşruiyet sahası yaratamıyorlar. Birinciyi şimdiye kadar ağır bir yaptırım görmediklerinden pek umursamıyorlardı; eğer dünya kamuoyunun tepkisi bu şekilde devam ederse 2. faktör onlara geri adım attırabilir.

Nitekim şu ara Uluslararası bir barış gücünün Ashdod limanına yerleşerek, gelen yardımları denetleyip Gazze'ye ulaştırması gündemde. Umarım İsrail gibi %20'sini ulaştırmazlar...

Gazze'ye uygulanan ablukayı kırmanın daha kolay yolu, Mısır'ı Refah sınır kapısını açma yolunda ikna etmek. Burada Mısır hükümetinin temel endişesi, Hamas ve Müslüman Kardeşler'in birbirlerine iyice yakınlaşması ihtimali. Bu konuda endişelerine destek çıkılıp, gerekli güvenceler sağlanırsa kapı arada sırada değil, sürekli açık tutulabilir.

Tabii bunlar İsrail'le dalaşarak değil, oturup konuşularak çözümlenmesi gereken konular.

Sivil Toplum:

İHH, kararlı açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, Gazze'ye yardım taşımaya devam edecek gibi görünüyor. Bu arada her seferinde büyük bir konukseverlikle ağırladığımız Ömer El-Beşir'in Sudan'ı başta olmak üzere, Afrika'nın birçok bölgesinde çocuklar açlık ve çatışmalar yüzünden ölmeye devam edecek. Afrika'daki her çocuk Türkçe Olimpiyatları'nda yarışabilecek kadar şanslı değil ne yazık ki...

İşçi sendikaları 1 Mayıs'ta meydana çıkabilme haklarını daha yeni elde edebilmişken, bir takım sarıklı-cübbeli adamlar Taksim'de bir haftadır rahatça eylem yapabiliyorlar. "Şehitlerini" savunan Filistin yanlısı öfkeli kalabalık, destek için gelen sosyalist-komünist gruplara: "Bu sizin davanız değil, gidin buradan!" derken, kendini şehit olarak adlandırma gereği duymayan "humanist fidanları" unutuyor. Biz gerçekten çabuk unutan bir toplumuz. Ya da dünya çok hızlı değişiyor.

İç Politika:

Kılıçdaroğlu rüzgarını hatırlayan var mı? Ya da işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi konuları konuşan? En iyisi şöyle sorayım: Hafta başında kaybettiğimiz askerlerle birlikte, son bir ayda verdiğimiz şehit sayısı 30 oldu. Bunun, dört bir taraftan demokrasi açılımlarının yaşandığı (!) 21. yy. dünyasında korkunç bir rakam olduğundan bahsetmeye gerek yok sanırım? Ha bir de, son bir hafta içinde bir piskopos öldürüldü, Ergenekon'da 7983. dalga yaşandı ve birkaç elektrik idaresi özelleştirildi. Bu arada "kaderiyle ve güzel ölen" iki madencimiz hala toprak altında. Bir de Google mı ne yasaklanmış. Ama önemli değil, bunlar bizim için "olağan" durumlar. Zaten biz artık kendimize oyalanmak için yeni bir oyuncak bulduk.

Referandum ve genel seçim yaklaşıyor. Miting alanlarında toplanan, çoğu İsrail'in haritadaki yerinden habersiz kalabalıkların gazı "Vatan Millet Sakarya" edebiyatıyla ve din perdesi altında alınacak birileri tarafından. İlk işlem tevrat aracılığıyla gerçekleştirildi.

Kıssadan Hisse: Uluslararası sularda öldürülen insanlar, eğer gerekli adımlar atılıp gerekli yaptırımlar uygulanmazsa büyük oranda bir hiç uğruna ölmüş olacaklar. Gerçi biz buna 20 yıldan fazla süredir alışığız. Evet, ben pesimist bir adamım ve bir prompter istiyorum!

1 yorum:

  1. Çok güzel yazmışsınız.
    Atatürk'ün "yurtta barış dünyada barış" ilkesinden daha da doğrusu; Ata'nın yolundan çıktıktan bu yana her bakımdan eksilip duruyoruz. O zamanlar tek düşmanımız yokken bu gün her tarafımız düşmanla sarılı.
    O'nun o güzel dış siyasetiyle Lozan'da sahip olamadığımız Boğazlara 12 yıl sonra Montrö'de sahip olabildik. Montrö'de halletmemiş olaydı. Bugün Yunanistan'a ve diğer ülkelere imza attırabilir miydik?..
    Şüphesiz insani yardım yapmak yerindedir, ancak bunun yolu iç siyaset malzemesinden geçerek İsrail'le kötü olmak değildir. Bir yandan "Siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz" diyecek, diğer yandan savunma işbirliği içinde olacaksınız. Akıl tutulması...

    1.Dünya Savaşında Arapların bize yaptıklarını biraz okuyan bilir.
    Kutsal yerleri korumak için binbir meşakkatle Mekke'ye giden (Fahrettin Paşa komutasında) Anadolu fidanlarını, Şerif Hüseyin'in İngiliz altınına tamahla
    nasıl arkadan vurduklarını unutmayız.
    Son olaylar dolayısıyla kaç kez okuduğumu unuttuğum "Erkan-ı Harb Binbaşısı Vecihi Bey'in Filistin Ricadı"* kitabını tekrar okudum.
    Okurken boğazım yine düğümlendi.
    Evet Filistin!
    Kitabın son paragraflarından birini (en hafiflerinden)aşağıya alıyorum:
    "Şam'ı öğleden önce terkedenlerle, dağ yollarından çekilebilenlerden bir çokları da Humus'ta, Hama'da, Halep'te esarete düşmüşlerdi. Bu zavallıların esaretine sebep, hakikatı söylemek lazımsa düşmanın takibatından çok kısmen de Araplardan bazılarının gösterdiği marifet idi. Hem saklamak vaadinde bulunuyorlar, hem parasını aldıktan sonra hasma teslim ediyorlardı."
    * Arba Yayınları

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP