24 Mayıs 2019 Cuma

Barba Vasilis... Bir Âlâ Meyhane

 Öncesi

Yatağa uzanmış, odaya dolan enfes manzarayı izliyor, mezeler üzerine yorumlar yapıyor, tercihlerimizi netleştirmeye çalışıyoruz. Çok güzel anlar yaşayacağımızdan emin, heyecanlı ve meraklıyız. Çalan telefondan gelen patlama ve şehitler haberi içimizi buruyor. Koyu bir sis çöküyor ruhumuza. Canlı müzik yok. Bu güzel ülkeyle bağımızı katmerleyen bir şey var ama; birilerinin ısrarla ötekileştirmeye çalıştığı -tırnak içinde- azınlıklarımızın kendilerini bu ülkeye ne kadar ait hissettiklerinin, aynı acılara birlikte üzüldüğümüzün, aynı duyarlılıkları gösterdiğimizin, bir olduğumuzun; insanı yükselten, umut tazeleten bir işareti de aynı zamanda gelen telefon. Bizim yasımız bu! Bu ülkenin insanlarının... Bizim!



Gece

16 odalı eski Rum konağının bize ayrılmış odasından çıkıyor, sanki evin yemek salonuna iniyormuşçasına merdivenleri adımlıyor, meyhaneye giriyoruz. Bir iki masada; akşam tadında, adap bilen, kimisi sohbetin ön sözünde, kimisi sayfaların derininde çiftler var. Kalabalık olacakları mutlak masalarsa henüz sükut içindeler. Sabah aynı yolu takip ederek önce resepsiyona uğrayıp sonra da odamıza çıkarken geçtiğimiz bu bölümün hissettirdiği boşluk duygusu, sessizlik ve sakinlikten sonra aynı mekânın şu anki parıltılı, canlı hali içimizdeki sisi usulca kaldırıyor. Durağan bir oyunda, parıltılı ve kalabalık bir an için yeniden düzenlenmiş sahnede, yaşam devam ediyor. Tam da olması gerektiği tonda, mekânla çok da uyumlu, sessiz bir müzik çalınıyor. Şöyle bir göz attıktan sonra bu sevimli mekâna, hem ana salona hem de içerdeki odaya bakan ama aynı zamanda da bizi baş başa bırakan masada karar kılıyoruz. Şimdi, çok da davetkâr, ışıl ışıl meze dolabına... İlk izlenim çalışanların burayı sahiplenmiş bir duyarlılıkla hareket ettikleri doğrultusunda; dürtmeyen, sıcak bir ilgi... Dozu yerinde, samimi, sıcacık bir iletişim. Başlangıçlara karar vermeye çalışıyoruz. Kafamızdakiler ne kadar net olsa da meze dolabının başındayken iş zor. Dolabın ardındaki, ben diyeyim mezeci, en az garsonlar kadar sıcak ve sevimli. Bilgi akışı şahane. Kararlarımız netleşiyor.

"Bir Tirokafteri lütfen."

"Bir Skordalya lütfen."

"Bir Yunan usulü patlıcan salatası lütfen."

"Bir de 35'lik Plomari lütfen."

Şivesi tatlı, doğu insanının saygılı ve de esprili sıcaklığındaki garsonumuz Plomari yerine 35'lik Barbayanni vermeyi teklif ediyor. Bu büyük bir kıyak. 70'lik şişeyi bölecek. Oysa biz menüde Plomari olduğu için direk onu istemiştik. Bu durum tam anlamıyla canımıza minnet. Bir mutluluk anı daha.


İnsanların izlerini rahatlıkla bırakabildikleri, duvarlara dilediklerini diledikleri ölçekte yazabildikleri bir yer Barba Vasilis. Dünün meyhane havasını bugün yaşatmayı başaran, güven duyulan, insanın içindeki çok bilmiş ukalaya hiç de fırsat vermeyen bir samimiyeti, sıcaklığı ve şefkati var. Düşünüyorum da insan evindeyken ve diyelim ki kendi yalnızlığı içindeyken kurduğu masada bu kadar mutlu, huzurlu ve keyifli olabilir mi?

Önce bir hoş şişede çok hoş bir zeytinyağı gelip masadaki yerini alıyor. Ege'nin karşı kıyısından... Sonra da kızarmış ekmekler... Bir tadalım bakalım! Önce kokusu... İnsanı bir uçan halının üzerinde, bir anlığına da olsa sınır aşırıp oradaki zeytin bahçelerine götüren, oradan da sıkımhanelere sokan, bütün duyularında kendine şahane bir yer bulan, ortak şarkıların duygulu tadında, pırıl pırıl bir koku bu. Karşımda bir zeytin aşığı var. Kendi hislerimi teyit ettirmem lazım. Gözlerine bakıyorum. Oysa o kendinden geçeli çok olmuş. An itibari ile başka diyarlarda... Kızarmış ekmeklere yumulmasak mı?


Dönüşünü bekliyorum. Mutluluğunun, çocuk sevinçlerinin gülümsemesindeki notalarını duymak istiyorum.  Konu zeytine dair bir şeyse... bedeni ve ruhu Ege olandan başka bir referans olabilir mi?

Donanıyor masa. Hımmmmmmm âlâ mezeler, porsiyonlar hem göz doldurucu hem de gönül. Üzerlerine biraz daha zeytinyağı... Uzolar da hazır. Belli ki Her Şey Çok Güzel Olacak.


"O halde sağlıya, sıhhate, afiyete!"

Tirokafteri'ye Girit ezmesi denilebilir mi? bilmiyorum, ama tadına bayılıyorum. Biri feta olmak üzere üç peynirle ve içine acı katılarak yapılan lezzetli bir meze. Zeytinyağı ile hafifçe ıslatılmış lokmalık kızarmış ekmek üzerine sürünce ve buz gibi uzo yudumu damakta hücrelerine ayrılıp dile bıraktığı tadı da toparladıktan sonra genizde bıraktığı izler henüz sonlanmadan ağıza atılınca bıraktığı tat, şahane. Öte yandan insanı yoldan çıkarmaya da hazır; sür bir dilimin üzerine çatır çatır ye isteği  uyandırdığı kesin. Ama biz sakin olalım! Demlenelim!

Bulunduğumuz alan usul usul doluyor. İki dipte iki kalabalık masa oluşuyor. Muhtemel ki hafta sonunu değerlendiren çalışma arkadaşları... Sesler genç, sesler keyifli. Gece dışarıdaki sakinliğin aksi bir seslilik içinde devam ediyor.

Skordalya bence bir tür tarator, sarımsağa boğulmamış ama ben buradayım diyor, cevizi hissedilir derecede, zeytinyağı zaten âlâ, tadı tuzu yerinde. Geceye yakışıyor. Buz gibi bir yudum uzo, onun yolculuğunu sakince hissetme, ardından küçük lokmalık üzerine bolca skordalya. Âlâ.

Aslında bulunduğumuz alan bir veranda, muhtemel ki yazın efil efil, şu an bir kış bahçesi olarak tanımlamak mümkün. Pozisyonu itibari ile binadan uzamış bir hali var. Oturduğumuz masanın hemen yanındaki pencereden içeri baktığımızda gördüğümüz odalar, biz bize olalım diyen dost meclisleri için çok elverişli. Cadde tarafındaki masada bir çift var. Abi ikinci şişe rakının dibine doğru yol alıyor. Anlıyorum ki bu otelde kalıyorlar. Bir hikâye yazıyorum. Ama bunu asla dile getirmiyorum.

Yunan usulü patlıcan salatası bize benzemiyor. Aslında benziyor. Çocukluktan bildiğim ama adını hatırlamadığım, çok da sevmediğim ama sonra çok aradığım zeytinyağlı bir yemek. Masadaki ona göre daha sakin, saldığı bir su yok. Kesinlikle bir meze. Güzel de bir meze. İçelim o halde!


Masada, dışarıdaki, şu üst fotoğraftaki manzaralı geceye çıkması gereken biri var. Bir de tesadüfle açıklanamayacak çok hoş bir durum. En sevdiğim kadının en yakın, en sevdiği arkadaşının, bir proje için Van'da bulunduğu sırada ona gönderdiği bir kartonun içinden bir paket. Biraz sonra dışarıda, bu ülkeye dair renklerden üçü, gecenin sessiz bir anını paylaşacaklar. Keyifle... İzliyorum.



Bir ara sıcak vakti gelmedi mi?

Bence geldi. Kaç saat geçti, bilmiyorum. Yandaki odanın masaları ne zaman doldu onu da bilmiyorum. Ama yaşadığım anın ve karşımdaki kadının kıymetini biliyorum. Bir de, eğer gerçek bir Rum meyhanesindeysen ve mezeler gerçekten de o mutfağın izlerini taşıyorsa, rakıyı ne kadar seversen sev, uzo içeceksin!

Bence de Barba Vasilis aynı zamanda bir taverna. Bakmayın bugün canlı müzik olmadığı için o hissi yaratmadığına. Orkestranın -muhtemel yerindeki halini- göz önüne getirince, ve şu gecenin genç masalarındaki coşkulu sesleri duyunca, eğer canlı müzik olsaydı, ne alem olacağını buranın, hissedebiliyorum.

"Bir Saganaki lütfen."


Kokusu uzaktan da hoş geliyor, yakından da. Sunumu enfes. Ekmekler heyecanlı. Biz de... Üzeri susamlı, fetalı saganaki! Muh-te-şem. Önce tüm tatların iz bıraktığı yağına banıyoruz ekmek parçalarını. Küçük  kadehlerdeki tazelenmiş uzolarımıza göz kırpıyoruz. Sonra usul usul tadına varıyoruz. Sıcacık yağ, onunla harman olmuş incecik susamlı doku, erimiş ve esirgenmemiş peynir rüya gibi. Önünden içilen bir yudum buzzz gibi uzoya ne övgüler dizmeli? Susuyoruz bazen... ve damaklarımızın coşkusunu dinliyoruz. Arada bıcır bıcır konuşuyor, yöntemi değiştiriyor, saganakiden usulca alıyor, o henüz damak ve genizdeki izlerini silmeden bu kez uzoyu ardına ekliyor ve göğe eriyoruz. Bakalım dibini kim sıyıracak?

Sonuçta vardığımız nokta o an İstanbul'da olmadığı için tanışamadığımız Barba Vasilis, iyi ki var!

Belki mezeler konusunda verdiğimiz kararlardan dönebilirdik buraya geldiğimizde. Ama asla dönmeyeceğimiz ve kesin kararımız olan bir final lezzetimiz de var. Nasıl bir marinasyon sonucunda ızgara edildiği ile ilgili bilgiler edindiğimizde daha da heyecanlanmıştık. Şu an, ona bu kadar yakınken, meraklı, kıpır kıpır bir heyecan bizi hiç rahat bırakmıyor. O halde!

"Bir ahtapot bacağı ızgara lütfen."


Sade ve hoş bir tabakta geliyor. İnsana fazla söz bırakmayacak kadar güzel pişmiş. Pek çok yerde rast gelindiği üzere dondurucudan çıkıp ızgaraya değmiş endüstriyel ahtapotlara nanik yapar bir zarafet ve yumuşaklıkta... Yumuşak dediğimde kendini salmış, yorgun ve solgun bir şey gelmesin akla. Diri, dişe gelir, ama onları da yormayan bir olmuşluk hali söz konusu olan. Öyle de yalın, öyle de güzel lezzetlendirilmiş ki... Bu lezzetli coşkunluk içindeyken ve mutluluk doz aşımındayken çok manidar yazı gözden kaçmıyor elbette. Pek heyecan verici, kışkırtıcı ve de cazibeli. Akıl çeliyor. O halde gidiyoruz. Tabii ki şehrimize döndükten sonra! Silip süpürüyoruz ahtapotu. Geliyor tatlı zamanı. Bir fikrimiz var ve netiz.


"Bir helva lütfen."

Biraz sonra masaya meyve geliyor. Bu ne diye sorduğumda durum anlaşılıyor. Komi yanlış anlamış, geri yolluyorum. Biraz sonra asıl garsonumuz, yani daha sonra gittiğimiz ama daha önce yazdığım bir mekânla ilgili yazıda kurduğum; "Ne tesadüf ki bir kez daha garsonumuzun adı Mustafa. Bir başka güzellik şu ki bu Mustafa da çok iyi." cümlesinin kurulmasına sebep olan Mustafa, aynı meyve tabağıyla dönüyor. Durumu izah ediyorum. O yine de masada bırakıyor. Sonra da açıklamasını yapıyor: "Rum meyhanesinde masaya gelen geri gitmez."

"Ahtapot isteyip de yanlış anlaşılmış mı deseydik acaba?!"

Birazdan farsalamız da masadaki yerini alıyor. Kapanış öncesi, güzel, hafif ve tatlı bir final için iyi bir lezzet.

Kahvelerimiz gelirken hesabı istiyorum.


Oteldeki bir notta, oran da verilerek, meyhanede otel müşterisine indirim yapıldığı ile ilgili bir bilgi okumuştum. Bunu söylüyorum. Ufak bir serzeniş seziyorum, kesinlikle bize yönelik değil, bunun otelle ihtilaflı bir durum olduğunu hissediyorum. İndirimi yapmamasını talep ediyorum, ama o meyvenin yazılmadığı, indirimin yapıldığı hesap pusulası ile geliyor.

Bu mutlu ve keyifli gece için herkese teşekkür ediyor, burayı ve karakterlerini kıymetli anılar listemize üst sıralardan sokuyoruz. Hesap pusulasının içine bu mekândaki topyekun, iyi niyetli, sıcak ve samimi hizmetin hediyesini içtenlikle bırakıyor, yaşam izleri sinmiş odaların önlerinden sessiz adımlarla geçiyor, kendi odamızın balkonundan, gecenin sunduklarının keyfini çıkarıyoruz.

Ne hoş ki bir kez daha dolunaylı bir gecedeyiz.

Bu tesadüfle izah edilebilir mi?




Demir Küpte Günü Batırmak için buradan lütfen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP