20 Aralık 2019 Cuma

Şehrin Fısıltısı

Öncesi

Ertesine dönmüş gün, mavi gecenin tatlı soğuğunda yürümek, günün bıraktığı paha biçilmez izler, gecenin renk ahenk fısıltıları ve mutlanmış insan hallerimizle giriyoruz otelimizin narince okşayan sıcaklığına... Sanki hep burada yaşamışız gibi kuvvetli, güvenilir bir ilişki onunla bizimki. Çıkıyoruz balkona... Tonlarından daha açığına biraz daha vakti var, skalası geniş mavinin...

Fazla değil ama derin bir uyku benimki... Uyandığımda saatlerce uyumuşum sandığım, rüyalarımın tadına bayıldığım ve onlar yüzünden uzun sandığım ama saate bakınca uyandığım ve sevdiğim, derin uykularım. Ömrü uzatan, ömürden ayrı zamanları kısaltan, tok, aydınlık, güzel ve dolgun ama kısa uykular...  Ya sarıldığım eşsiz sıcaklık.

Dışarıdan odaya dolan jeneratörün ahenkli, Ali Farka Toure ile aşık atacak ve aynı ritimde süre giden basları, ve ayrıca onunla ilişki halindeki martıların bir karmaşa ahengiyle ve gülümseten bir acelecilik bürünmüş, afacan soloları... Bir sevinç anını müjdeliyorlar. Bir davet de bu aynı zamanda! Beni balkona çağırıyorlar...


Gün henüz mavi. Sabahın erkeni. Şehir uykuda. Ninni tadında ve susmayan jeneratörü ve şehrin şefkatli soğuğunun eşsiz şarkılarını dinliyorum.

Dönüyorum odanın sıcaklığına, alıyorum elime kitabımı, uzatıyorum bacaklarımı rahat yatağa... Saraybosna Marlborosu. Muhteşem bir savaş romanı! Aslında bir öykü kitabı; ama küçük insanların büyük öyküleriyle örülmüş, hiç canınızı yakmadan bir savaşın dramını, ne olduğunu cilt cilt kitaptan daha detaylı ama hayata dair hikâyelerle ve karakterle anlatırken gülümsetebilen...  Fena halde o coğrafyada olma isteği yaratan, savaşın soğukluğunu insanın sıcaklığı ile bütünleyen, üzerine bir yazıyı ayrıca hak eden enfes bir kitap. Ve henüz minik bir öğrenciyken arkadaşlarla gittiğimiz, şimdi yerinde yeller esen sinemada izlediğim filme adını veren, sonraki yıllarda pek çok romanda önüme çıkan izi daim bir direnişin öyküsü, Neretva Köprüsü... bir kez daha! Sabahın bu hoşluklarına ilaveten, kulakları ayağa diken, hayran hayran dinleten ulvi ses tüm fısıltıları öteleyen bir kutsiyetle odayı dolduruyor.


Muhteşem bir okuyuş, ve muhteşem de bir müziği olan bu ses doğrudan ruhuma akıyor. Her şeyi terk edip onunla baş başa kalıyorum. Bu muhteşem okuyuşun temiz ruhlu karakterini resmediyorum. Haluk Bilginer'in oynadığı Polis* filmindeki ânı da aşan bir hayranlıkla dinliyorum genç olduğunu düşündüğüm bu aydınlık yüzü. O biter bitmez de güne katılmaya hazırlanan esnafın fısıltıları düşüyor sabaha...  jeneratörse aynı ahenkle devam ediyor. Balığa çıkan ya da balıktan dönen küçük teknenin patpatları başlıyor o ara... Atıyorum kendimi balkona. Martılara balık festivaliyse tümünü tıka basa doyurma gayreti ile aralıksız devam ediyor.


Mendireğe park etmiş teknede şenlik var. Bereket var. Ve ganimetin kardeşçe paylaşımı... Denizden güzel ve Allah bereket versin bir nafaka ile dönmüş tekne; ambarları dolu. Meleklerin payına ise meleklerin hücumu... Gülümseten bir şefkatle izliyorum. Bu şehir gerçekten çok güzel be! Martıları çok mutlu... Emeklerini meleklerle paylaşanlar da... Peki jeneratörün hiç düşmeyen, Ali Farka Toure ile aşık atan ritmine ne demeli?! Peki tüm bu güzellikleri uyumlu kılıp güzel bir ahenkle sunan sabaha... ve tüm güzellikleri daha da parlatan, kokulu kılan ve geceden kalmış yağmura... Ne demeli?!!


Enn sevdiğim kadın balkonda. Otelde kahvaltı istememiştik ki bir planımız var. Gün öğlene yaklaşıyor. Şehir pazar uykusunda. Huzurlu bir sessizlik... Sırt çantamı toparlıyorum. Küçüğüne de yağmurluğumu, kitabımı ve fotoğraf makinesini atıyorum. Enn sevdiğim kadının toparlanma süresini de balkonda değerlendiriyorum. Teknedeki brunch tüm hızı ile devam ediyor... Büyük teknedeki jeneratör aynı ritimle güne müzik yapmaya devam ediyor... Hava gri. Fakat bu da bir tatil günü sessizliğine yakışıyor.

Çıkıyoruz odadan, kat görevlisine "Günaydın" ve "kolay gelsin," diyor, asansöre biniyor, resepsiyondaki sahibesi hanımefendiye anahtarı bırakıyor, biraz sohbet ediyor, bazılarının şikayetçi olacağı, çok müşkülpesent olmayınca göze görünmeyen banyodaki yenilenme ihtiyacına rağmen, bizim senaryomuza çok da uygun ve onu güzel ve anlamlı kılan, bizi de memnun eden, çok da sevdiğimiz Mola Otel'den teşekkür ederek, ayrılıyoruz. Çantalarımızı, otoparkta tatlı tatlı uyuyan, illaki mavi, enn sevdiğim kadının pek şeker ve çekik gözlü kuşuna bırakıp, bir süre caddede yürüyüp, kıyıya geçiyoruz.


Elbette ki CHILLIN PUB'ın önünde kalıyoruz. Bir fotoğrafı olmalı! Öbür köşedeki Liman Başkanlığına zaten bayılıyoruz ki üzerine dün akşam rakı masasında, yaşamın doruğunda ve denizin üzerindeyken ne hikâyeler yazdık. Kıskandık! Ama küçük şehirlerin küçük tren garlarındaki yaşamları da ihmal etmedik. Kendimizi liman başkanı ve gar müdürünün çocukları sandık... Ve hatta az önce Saray'ın ve Barınak'ın önünden geçerken hemen köşedeki mekânı da aklımızın bir köşesine yazdık.


Kalenin içinde bulunduğu park, şehrin ölçeği ile uyumlu ve sevimli binası ile Şehir Kulübü ân itibari ile sessiz olsalar da muhtemelen açan havayla birlikte dolacak buralar. Kalenin burcundaki masadan günün batımını izlemeyi ihmal etmemek gerek. Eşi az bulunur bir güzelliktir ve soğuk biranın ya da demli bir çayın arşa erdiği anlardan biridir; demir korkuluklarının ardında yaşanan zaman!

İskele sabah mahmurluğunda, Zeki Müren Parkı ıslak ve boş, bir kaç genç kız ve erkek ki muhtemelen öğrenci, şakalar yaparak dolaşıyorlar. Martılar sadece kendilerine kalmış iskelenin tadını çıkarıyorlar. Dünden beri kafayı taktığım, önce lüks bir yolcu gemisi sandığım ama en sevdiğim kadın sayesinde yük gemisi olduğunu anladığım gemi açıkta ve günün grisine saklanmış. Kütüphaneye yaklaşmışken kenardaki dürbünü görüyoruz. Atıyoruz bir lirayı. Gemide işler yolunda... Neredeyse de Samsun görünecek.


Bir zamanlar gözdemiz olan Teyze'nin Yeri'nden geçiyoruz. Fazla büyümek, işi fazla büyütmek, biraz da fabrikasyona çevirmek güzel mi acaba? Şu köşedeki, eskiden  Sinop evlerinin bulunduğu, Karakum'un Karakum olduğu ama bu boyutta otellerle, eşsiz güzergahın da sitelerle dolmadığı yıllarda ona doğru giderken keskin bir virajı aldığımız ve ardına bayıldığımız noktadaki  apartmanın altında günün batışına bakan, ruhları dürten saatlerine de pek yakışan bir pub var; üst kat balkonu yıllardır aklımı çelip duruyor. Ama ne demişlerdi filmde, "Bekler her şarap belli bir anı!"

O virajın hemen dibindeki ara sokağa kıvrılıyoruz ve yeni mantıcımızın bir kaç basamaklı merdivenini çıkıyoruz. Melahatın Mutfağı'ndayız. Giriş katı bozularak oluşturulmuş, diye düşünüyorum. Mutfak arka tarafta ve bir koridordan geçiliyor. Samimi, sıcak ve sevimli buluyorum mekânı. Üstelik cam önündeki masadan deniz görülebiliyor. Bir beyefendi geliyor.

"Bir Sinop Mantısı ama yarım porsiyon olsun lütfen."

"Benimki bir porsiyon ve karışık olsun lütfen." 

"İki kola, biri şekersiz lütfen."

Geliyor eve gelmiş misafir titizliğinde hazırlanmış tabak ve bol porsiyonlu mantılar. Görüntü fazlası ile ipucu veriyor: Misss gibi tereyağı kokusu, ev hanımı bonkörlüğündeki miktarı ve özellikle bizim damak zevkimize yakınlığı ile pişme düzeyi... Mesela bir kaç hafta önce yoldaki tabelasıyla aklımızı çelen, Gümenez'deki  pek hoş mekânda yediğimiz mantı bir ân ravioli etkisi yapmıştı bende... bizim mantıya göre bir tık diri olduğunu düşündürtmüştü. Üstelik tam bir Sinop mantısı  olsun diye karışık istememiştim ve üzerindeki yoğun ceviz belki de o dirilik hissini veriyordu. Bu mantı ise tam benlik ki tabağımın yoğurtlu kısmını sonraya bırakıyorum. Ama kesin olan bir şey var; daha iyisi ortaya çıkana kadar, bizce Sinop'da mantı Melahatın Mutfağı'nda yenir.


Bitirince cevizli kısmını biraz nane, biraz sumak eklediğim yoğurtlu tarafına geçiyorum. Hımmmm... muhteşem. Pişme kıvamı mükemmel, akışkan kıvamıyla üzerine eklenmiş yoğurdu lezzetli; tereyağı ve eklediğim baharatlarla ortaya çıkansa kocaman bir mutluluk. Gönlübol porsiyon nefes kesiyor. Allahtan yapılmamış bir kahvaltı var ve bunu iki öğün bir arada kabul edersek, masaya düşmemem normal.

Çay içeriz elbette. Islak bir hava. Sert olmayan bir soğuk. Sıcak bir mekân ve aradan görülen şahane bir deniz. Bir pazar günü sakinliğinde, ev sıcaklığındayız.

Ödemeyi yapıp mutfağa geçiyoruz.

"Teşekkür ederiz, çok güzeldi, ellerinize sağlık."

Virajın öte yanına niye dönmedik ki?! Bir ân yok olmuş evleri düşünerek, acaba içerilere dalsak rastlar mıyız, isteği oluşuyor bende. Muhtemelen biraz önce sahilden gelirken sokak arasından gördüğüm, şehircilikle hiç alakası olmayan ve orada ne alaka dediğim dev hastane binası nedeniyle komuta merkezimdeki kurmaylar, seveceksen eksik sev diyerek sahile atıyorlar beni. Ah bizim bu inşaat... inşaat... inşaat aşkımız. Oysa bir çok şehrimiz gibi bir tane Sinop'umuz var. Bir ta-ne!


Dün aslında, yazarımızın kitapları var mı Sinop'da diye kitapçı ararken özellikle giriş kapısı muhteşem Pervane Medresesine de uğramıştık ve hemen girişin sağındaki bir mekân dikkatimizi çekmişti, hoş bir yeme içme noktası ve belki de bir sabah kahvaltısı için akılda bulunmalı, Sinop Sofrası. Ve aynı mıntıkada, medresenin hemen karşısındaki Alaaddin Cami: hem hacmiyle hem de düzeni ile bayıldığım bir yerdir ki altını çizmeliyim. Türk kahvesi derseniz de bu muhteşem medresenin içindeki Kahveci Baba mutlak. Bir zaman yolculuğudur ki canlı müziğe denk gelirseniz çok âlâ olur.

Kahve demişken... kahvemiz geliyor! Gün usuldan usuldan açıyor. Aşıklar Caddesinin palmiyelerinin altından yürüyoruz. En bayılınası, sadeliği ve hoş mimarisi ile şehre yakışır, devlet burada hissi yaşatmayan, halka bütünleşmiş vali konaklarından biri yol üstünde. Asıl sahiplerinden sonraki hali geçmişi ile tezat ve yıkılmış Melia Kasım'ın yeri ne ola ki?! diye düşünürken bir süre önce yenilenen 117'nin kapısından içeri giriyoruz. Mekân pazar sabahı ve henüz yeni uyanan bir şehir sakinliğinde. Bir biz varız. Bir de bizi görünce kenara çekilen Abbas. Eski haliyle şimdisi arasında dağlar kadar fark olan ama her daim şehrin simgelerinden birindeyiz. Neden 117'yi de anlatmıştım enn sevdiğim kadına. Genç bir çocuk var, bir kaç basamakla çıkılan ve çok hoş düzenlenmiş, mutfak- bar kısmında. Abbas an itibari ile enn sevdiğim kadının kucağında... Hooop oradan benim kucağıma. Erkek erkeğe bir muhabbet gerek anladığım ona. Gözleri denizde... uzaklardan bir hasrete bakar gibi. Yüzünde düşünce. Bense çocukluk yıllarımı anımsatan dekorasyona ve renklere hasta! Çok beğeniyorum, bunun altını tekrar tekrar çiziyorum.


"İki filtre kahve lütfen."

Kaptanı otelin hoş teknesi 117 ile ilgileniyor. Hemen kıyıdaki otele ait şirin masalı ve banklı mini bölüm yazın gelmesini bekliyor. Tam da bu arada kahvelerimiz geliyor. Abbas yolcu!

Neden 117?!

Evvel zaman önce ama çok evvel zaman önce, henüz cep telefonları hayallerde bile yokken, belki de şehrimize TRT televizyonu yeni gelmişken numaralar; Ankara, İstanbul, İzmir gibi şehirlerde beş, bizimki gibi şehirlerde dört rakamlıyken, taşrada, küçük kentlerde manyetolu telefonlar ve üç rakamlı numaralar kullanılırdı. Yazlık niyetine yaptırıp da burayı çok sevdik, şehre dönmeyelim deyip, kaldığımız evdeki telefon da şehre 10 kilometre mesafede olmamıza rağmen üç rakamlıydı. Sonraları, teknoloji geliştikçe, beş olanlar altı, yedi, üç olanlar dörde ulaştı. Şimdi ise malum! Kısacası bu otelin 117 olan adı, telefon numarasıydı. Bana inanmazsanız şu anki  telefonunun son üç rakamını bakın!


Fincanlara bayılıyorum. Mavisinin üzerindeki minicik yaldızlar, yıllar yıllar önceki kira evden ana cadde üzerindeki kendi dairemize gelen sehpaları hatırlatıyor. Duvarlara vurulmuş turkuaza yakın maviyse kıskandırmaya devam ediyor. Masa ve sandalyelere çoktan bayılmışım. Otelin eski halini de bilen biri olarak ki geçmişe sadakat duyan ben, bu otelin yenilenmesini çok ama çok başarılı buluyorum. Konumu zaten muhteşem; ama denize bakan odalar bir başka elbette. Bir sonrakinde burada mı kalsak acaba?! Ne dersin;)

Kaç saattir buradayız bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki yaşadığımız her dakika ve baktığımız manzara film karelik. Bu süre içinde sadece üç kadın arkadaş geldiler ve Türk  kahvesi içiyorlar. Ödememizi yapıp, baristamıza teşekkür edip, elbette Abbas'la vedalaşıp, çıkıyoruz deniz kokusuna... Uğramam-ız gereken bir nokta daha var. Onsuz olmaz. Gerçi kafam karışık. Öncelikli bir isteğim var ama biraz hava, biraz da mevsim etkileri kafa karıştırıyor. Gerçi pek takmam da bu aralar ne yazık ki eklerle de aram iyi. Değişik değişik mekânlarda ekler yiyor, tercihim limonata olmasına rağmen bazıları mevsim nedeniyle menülerinden çıkardıkları için çayla yetiniyorum. Ara sokakların, yat, tekne, kotra ve bilumum deniz araçlarının küçük kopyalarını yapan mekânların, balık tezgahlarının arasından pastanelerin hasına doğru yürüyoruz. Önüne varıyoruz ki bayılınası yan sokakta kazı alanı tabelası! Gitmek mecbur gibi, iki güzel evle kalenin bu yandaki duvarları da çağırıyor. Kazı alanındaysa küçük bir su gölünden başka bir şey yok. Karşısındaki evin kapı önü çiçekleri muhteşem. Pastane biraz daha bekleyebilir...

Ve ne yiyeceğime karar verememiş biçimde giriyorum içeriye... Mantı önümü kesmiş gibi... Kararsız karasız bakınıyorum, dondurma dolabı ıssız duruyor.** O bu derken bir kararsızlık kararı veriyorum.
  
"Bir şekerpare lütfen."

"Bir de revani lütfen."


Sanırım abartıyorum bu kez... Enn sevdiğim kadın ucundan alıyor. Bana biraz fazla tatlı geliyor. Oysa ben ne götürürdüm bunu...  Kahveyi, çayı ve kolayı uzun zamandır şekersiz içiyorum, bu hallerini daha çok seviyorum ve sanırım o nedenle "bayılıyorum." Bir çözümüm var ama! Küçükken ve sonraları da revaninin pandispanyasına bayılır, sünger gibi çektiği şerbetini bastırarak dışına atar, öyle yerdim. O an aklıma gelmiyor bu...  Çile çekiyorum ama bitiriyorum. Eğlendim de üstelik.

Sinop'a veda vakti geldi... arkamızdan su döker mi acaba?! Otoparkta tatlı tatlı uyuyan, enn sevdiğim kadının pek şeker ve çekik gözlü kuşu uyanmış. Çıkıyoruz yola. Yağmur yağacak ama nerede?! Hoş sohbet gidiyoruz. Alaçam'ı geçiyor, küçük koruluğun içindeki pazara uğruyoruz. Ofis için bir şeyler alacak enn sevdiğim kadın. Dilbaz, cabbar ve halk eğitimde öğretmen abla kapıyor hemen. Bir kaç tezgâh daha nasiplendirip, reçellere falan göz atıp, park ettiğimiz ot, toprak alandan çıkıyoruz tam yola ki arkadaki araba selektör yapıyor. Yanımıza gelince de lastiği işaret ediyor. Muhtemelen bir şey batmış, az önce.

Çıkarıyoruz yedek lastiği, koyuyoruz arabanın altına, bu bir tedbir; düşerse hani krikodan! Oturtuyoruz krikoyu yuvasına destekliyoruz kuşu şimdilik. Bu bijon anahtarlarını niye koyarlar ki arabalara, demiyoruz tabii ki. Garibim bijon anahtarları, makineye karşı! Bana mısın demiyor, doğal olarak bijon. Anahtarın üzerine çıkıyorum, zıplıyorum, nafile. Akıbet belli ama yine de deniyorum, tık yok. Köylülerden yardım, bir lastikçiye telefon ki yarım saat sonra gelebilirmiş. Numarasını alıyorum, arabaya dönüyorum. Usul bir yağmur başlıyor. Arıyorum lastikçiyi, işini bırakıp geliyor. Tank paleti olsa sökecek alet edevatı çıkarıyor bagajından. Çekik gözlünün bijon anahtarına gülüyor. Ah bu otomobil fabrikaları!... Dörtlü istavrozu takıyor bijona, istavrozun ucuna kamyoncu borusunu da geçiriyor; ilk hamle tık yok. Makinenin sıktığı bijonla, kol gücü yarışıyor. İkincide Abi, ilk gırççç sesini alıyor ki önemli olan bu. Sonrası iyilik güzellik ve iyi kalpli ustadan öneriler: İstavroz bijon anahtarı almalıymışız, ama kesinlikle İzeltaş olmalıymış ve bir de boru... ama uzun. Fizik bilgisi süper. İzeltaş'ın altını bir kez daha çiziyor, biliyorum, diyorum. "Neredeyse otomobil dünyasına doğdum, orada büyüdüm ben," demiyorum ama bu durumu kibarca ifade ediyorum. Önümüzdeki ilk benzinlikte mekânı. Lastiklerdeki havayı ölçtü, eksiği olan var ki, biri takılan. Güzel bir adam ama... temiz bir esnaf. Geldi, söktü, taktı, salmadı, lastiklere hava bastı, çay ikram etmek istedi ve borcumuz ne kadar diye sorunca da 30TL dedi.

Yol boyu yağmur yağıyor. Sonuçta ben yolcu, tadını çıkarıyorum. Cumartesi ve pazar yağacaktı aslında; biz Sinop'tayken... Dedim ya, Rabbim ikimizi de çokk seviyor.


Not: Mavi pencereli ve kayıklı fotoğraf yazıda bahsi geçen, şimdiki adı ile Yakakent, benim için her daim Gümenez'deki Nigar Abla'nın Yeri'ndendir.

*Polis filmi üzerine bir yazı

**Pastanenin dondurmasından sonlarına doğru bahsedilen yazı 

16 Aralık 2019 Pazartesi

Sarayda Çarpan Tava

 Öncesi

Günün en güzel battığı, günü devralanına da paha biçilemez bu güzel şehre yolcu gemisi her yanaştığında, zaten şehirle iç içe olan, şehirle yaşayan ve bu birlikteliğin kıymetli olduğu iskele şehrin güzel insanları ile dolar, Tarzan kesin orada olur ve gemi, bando ve alkışlarla karşılanırdı. Bu şehrin olağanı olan bu durum biz "taşralılar" için emsalsiz bir ritüeldi, çünkü bizim limanımız güzeldi ama doğal değildi ve şehrin canlı alanlarından kopuktu. Sonraki yıllarda Karadenizin en ucundan İstanbul'a varan seferler yeniden başladı ki benim için harikaydı. Gerçi 24 saat sürüyordu ama olsundu; iş yolculuklarımı, aciliyeti yoksa gemiyle yapmaya başladım. Ama bu kez gemi şehirdeki yolcu yokluğu nedeni ile uğramıyordu Sinop'a, ya da ben denk gelmiyordum yolculu zamanlarına... İzleyicisi olduğum ritüelin, yaşayanı olamamıştım. Hele bir de arkadaşlarla hem iş hem de maç için yaptığımız yolculukta, bir başka grubun, tam da boğaza girmişken, Beşiktaşlı olduğunu öğrendikleri kaptanın köşk camını boydan boya kapattıkları, sonra da geminin en görülür yerine astıkları Samsunspor bayraklı bir yolculuk var ki çok eğlenceliydi. Ve o yolculukta, bu ülkenin en büyük şirketlerinden birinin patronu ile aynı masada denk gelmiş, İran Irak savaşı üzerinden şahane de sohbet etmiştik. Deniz nedeni ile ancak ikindide açılan lokantasında, bir kadeh rakısının tadını çıkarışına hayran kalmıştım. Çok gençtim, yaşama fazla hızlıydım ve deneyerek öğrenmek için daha zamanım vardı!

Ne garip... üç tarafı deniz olan ülkenin denizlerinde, şimdi yolcu gemileri yok. Onca saçmalığa kaynak bulan, onları sübvanse eden koca devlet, hiç değilse haftanın bir günü denizlerinde gemi yüzdüremiyor! Oysa ne büyük bir keyif!..

Şu iki sevgilinin etrafa kayıtsız ıssızlığı her şeyi yeniden güzelleştiriyor. Öyle güzel bir yerden öyle güzel bir manzaraya bakıyorlar ki... insanın bu hisse ve hayatı böyle yaşayanlara da kadeh kaldırası geliyor!


Sokağa vardık, Barınak'ın önünden geçtik ve iyice yaklaşıyoruz mekâna. Birinci endişem, o donuk garson altını çizmemize rağmen, eğer eleştirilerdeki mantıkla hareket ettiyse ve iki kişiyiz diye bize istediğimiz yerdeki masayı vermediyse noktasında... İkincisi yok, çünkü diğer her şeyi kabullenebilirim. Hoş masa olmasa da ağlayacak halim yok, araziye uymayı becerebilirim. Mekânın dış masalarının olduğu yerde rezervasyonumuzu alan şef garsonla karşılaşıyoruz; gülümsemeyi ara ki bulasın... Ya hayal ettiğim masa değilse?!! 


Bu mudur? 

İşte!.. Evet!.. Budur! Tam da hayal ettiğim yerde tam da hayal ettiğim masa, yaşasın! Rabbim ya, beni sevdiğini biliyorum, enn sevdiğim kadını da... Biliyorum sevdiğini yoksa dinimizin en önemli insanı ile aynı günde doğmama vesile olmazdın, sağanak yağmuru güneşe çevirmezdin, demiyorum o an ama... usul usul ilerlerken bu güzel akşam, şakasını yapıyoruz enn sevdiğim kadınla.

Soğuk görünümlü ama sevimli garsonumuz, bizi yerleştirdikten sonra bir kez daha geliyor. Ben denizin üzerindeki mekâna ve oturduğumuz masanın sunduğu manzaraya çoktan bayılmış vaziyetteyim.

Elbette ki rakı!

Enn sevdiğim kadın 50'liğe yakın, bense sabah içtiğim bir ilaç nedeni ile bu akşamlık iki tekle kalma düşüncesindeyim. O nedenle duruma göre!

"Bir 35'lik rakı lütfen." 

"Yeni Rakı lütfen."

"Bir semizotu lütfen." 

"Bir pilaki lütfen." 

"Bir de beyaz peynir lütfen." 

Dört bir yandaki camlardan manzara doluyor içeriye, etraftaki teknelerden denize açılanlar olursa, usul usul dalgalanıyoruz. Mutluyum... hem de çok mutlu!

Donanıyor masa ki peynir tabağı göz alıcı, hizmet hızlı, eleştirilerin aksi bir hoşluk içindeyim. An itibari ile tüm camlar açık. Bir gemideyiz, güvertede kolumuzu küpeşteye dayamış, uzaklara bakarken yaşam soluyormuş gibi...

"Tek lütfen." 

"İki parmak kalana kadar su ve iki buz lütfen." 


Gün aheste aheste geceye doğru yol alıyor, rezerve masalar yavaş yavaş doluyor, çalan şarkılar kararında bir sessizlikte ve çok güzel. Rakının en güzel akşamlarından birinde olduğumuzu seziyorum. Hemen yakınımızdaki küçük teknede bir kıpırtı var. Ama manzara, ama felekten bir gün çalmış hava, havamıza hava katıyorlar. Yine her şey planlanmış sanki... O halde?! 

Yoğurtlu semizotu diri ve çok hoş, peynir on numara beş yıldız ki hoş bir tabakta hoş da bir dilim. Pilaki pilaki gibi, havucu patatesi içinde, bir tık baygın olmasa tamamdır diyeceğim ama olsun, sonuçta bu akşam Rakının.


Gün batımının, mezelerin hakkını teslim eden bir keyifle usul yudumların ardına eklediğimiz usul kelimelerimize kahkahalar atıyor, bazen derin konulara, bazen ana, bazen şehre, bazen bir kitabın sayfaları arasına gire çıka... ve sapına kadar hissederek yaşadıklarımızın kıymetini, gülümsüyoruz zamana. Ve içimizi fazlası ile ısıtıp sıcak kılan bir şey daha var: hemen dibimizdeki küçük teknede dört insan. Farklı yaşlarda, muhtemelen esnaftan, dört güzel insan. Küçük teknenin kıç tarafında, küçük bir çilingir sofrasının etrafında, hararetli ama tatlı bir sohbetin ortağı, rakının hakkını veren, efendiden ve esnaftan dört insan.

Yarasın!...

Hani şuradan çıktığımızda bir uğrasak, bir kadehi de onlarla parlatsak dediğimiz; bu halktan, bu ülkenin güzel insanlarından, esnaftan... dört, güzel, insan. Şerefinize!...

Hımmmm... sanırım Rakının Akşamında as solistin sırası geliyor! Ama önce şunun altını çizmeliyim, bu akşam nedense rakı zihnimde fazlası ile öne çıkıyor, bu akşamın özelinde farklı ve özel bir anlam kazanıyor. Mesela bu mekânda hiç bir ilk akşamda bir başka içkinin aklımıza gelmeyeceğini hissediyorum; dünyanın en nadide şarabı bile olsa burada elimi sürmem diye düşünüyorum. Bu akşam Rakıya konukluğumuz, çok keyifli.

"Bir Çarpan Tava lütfen." 


Kıyılmış marul, özel bir tarator ve bir parça limonla servis ediliyor Çarpan Tava ki bu mekânla anılan, bilinen adı İskorpit olan, üzerindeki dikenlerin el değince yaşattığı his yüzünden Çarpan adının verildiğini öğrendiğim lezzetle tanışma zamanı. Gelen tabağı çok beğeniyorum. Taratorun altını çiziyor enn sevdiğim kadın ki bunun içinde ceviz yok; ince ince kıyılmış, diri ve lezzetli ve ne olduğunu bilmediğim ve sormadığım bir kaç ot var. Çatalımın ucuna alıyorum çarpan parçasını, dokunduruyorum taratora, atıyorum ağzıma... hımmmmm çıtır çıtır bir lezzet, bir gram yağ çektirmeden enfes tavalanmış, üstelik ilk andaki çıtırlığın ardından gelen, kıvamında ve lezzetli bir balık. Ana yemek balıksa eğer, bu enfes bir ara sıcak ki bizim rakı akşamlarımızda sıklıkla yer bulmaz ana yemek. İki tek niyeti ile oturduğum masayı dörder tekle nihayetlendiriyoruz sonuçta ve kabul ediyorum ki hayatımın en güzel tanışmalarından biriydi bu sevimli tabak. Tatlı zamanı yaklaşıyor, soruyoruz garsonumuza ve veriyoruz kararımızı.

"Bir helva lütfen." 


Balkanlardan gelenlerin yaptıkları sert ve dilimlenerek servis edilen helvaların ki Nurhan yengem harika yapardı, yine kalıp halinde ama o kadar sert olmayan bir benzerinin irmiklisi geliyor masaya. Görüntü, dozunda tatlılığı, muhtemelen vanilya dokunuşu ve miktar final için uygun. Beğeniyoruz ve ikinci için arafta kalıyoruz. Kahvelerimizi sokağa bakan dış masalarda içmeye karar verip, hesabı da istiyoruz. Turuncu ama kırmızı yoğun hoş fincanlarla geliyor kahvelerimiz. Ben geceden ve mekândan hoşnutum, insanlar da hoşnut ki sezon olmamasına rağmen mekân gecenin şu vaktinde, gidenlerin yerine gelenlerle dolu. Eleştirenlerden ve yaşadığımdan anladığım şu: Özellikle sezonda, kesinlikle rezervasyon yapmak gerekiyor ki biz, özellikle hafta sonunu da göz önüne alarak, gün içinde ayırtmıştık masamızı. Çat kapı gidildiğinde verilmeyen masaların nedeni, rezerve edilmiş olmaları kanımca. Saray'ı eleştirip de yandakine geçtiklerini ve çok memnun kaldıklarını söyleyenlerin öne çıkardıkları mekânsa, ilginçtir, bomboş.

Siyah, önünde K.Atatürk imzası olan tişörtü ile geliyor; güleryüzlü, yakışıklı, kahve siparişini verdiğimiz sempatik genç garson; toplama bakıyor ve genel memnuniyetimizin gönlümüzden koparttığı bahşişi de koyuyoruz zarif, deri kaplı cüzdanın arasına. Bir mekân hizmetteki samimiyetiyle ve özeni ile sevdirmeli kendini önce! Aslında bu bahşiş meselesi ile ilgili taa yıllar öncesinden, İstanbul'un en en özel ve en havalı, en zengin insanların gidebildiği mekânında çalışmış bir arkadaşımın anlattığı bir yaşanmışlığı var ki yeri gelmişken bahsetmeliyim!


Evet bu akşam tartışmasız Rakı'nındı... İlk yudumdan itibaren hissim, bu geceyi onun planladığı, onun organize ettiği üzerineydi. Gün henüz batmamışken geldiğimiz masadan kalktığımız gecenin şu vaktine varan öyle güzel bir yolculuktu ki yaptığımız, öyle keyifli kelimelerle dolaştık ki akşamın içinde, ve öyle güzel çizdik ki mutluluğun resmini gecenin paydaşlarına... anlatılır gibi değil! Ya gecenin ruhları kışkırtan şu saatlerinde denizin kokusu, denizin müziği eşliğinde hâlâ dolu mekanların, ışıkları hâlâ yanan  ama boş tekne restoranların, sallanan kayıkların arasında bu sakin şehri hissederek yürümenin tadı!.. Peki şu gelen ve yolumuzu kesen, ruhumuzu kışkırtıp, aklımızı ele geçiren müziğe ne demeli?!!


Oysa biz, kahvelerimizi içerken geceye 117'nin barında devam ederiz diye düşünüyorduk; üst kattan denize bakarken, sıcağın konforuyla bir şeyler içer, yüreğimizin götürdüğü yerlere gider, sonrasına da bakarızdı fikrimiz. Önünden geçerken, gözümüz seyirmişken ve eylemin farkında değilken, meğerse O ve gelen müzik zokayı atmışlar çoktan... 117'nin önüne varıyoruz. Bir adım sonra içerideyiz... Ama?!!

İlk anda gözümüze çarpan küçük mekânı, daracık yaya yolunun deniz tarafındaki brandalarla kapatılarak yağmurdan korunmuş küçücük alanı ile az önce zokayı yutturan pub, kapıdan çeviriyor bizi. İyi de yapıyor. Bu gece oyunu kuran, saptığımızda ne güzel ki bizi hemen oyuna çekiyor.

Hemen giriş kapısının yanındaki, şirin sokağın köşesindeki, korunaklı ve yüksek masalı ve yüksek tabureli bölümünde oturan ve yüzleri mekâna dönük, ağırlığı genç insanlarla temaslı sevimli masaya oturuyoruz. Yine tatlı, efendi, gençten ve üzerini sağlamlaştırmış bir garson geliyor.

"İki bira lütfen."

"Çerez ister misiniz?"

"Evet, lütfen."

"Şal getirebilirim, ister misiniz?"

"Gerek yok, teşekkürler."

Duvara yaslanmışım, montumun fermuarını çekmiş, arkamdaki sokaktan gelen cereyandan sıyrılmış, biramı uzun aralıklarla ve usul usul yudumluyorum. Bu sevimli ve küçük mekândan çıkarak dışarıdaki küçük ama sevimli kalabalığa, hemen kapının kenarında oturan bize, hem kapıdan hem de şirin pencerelerden ulaşan ve geceye çok da yakışan müziği dinliyoruz. Öyle de güzel çalıp söylüyor ki genç adam. Üstelik seçtiği şarkılar şahane. Nedense aklıma Bodrum'daki Mavi'nin, Ortaçgil'li ilk yılları geliyor. Bir de benim için bu ülkenin en büyük solistlerinden, o henüz gencecikken ve tıfıl benim o ana kadar varlığından haberdar olmadığım yıllarda, hiçbir barın hatırı kalmasın konseptimizle girdiğimiz Big Ben'de, dalgaların neredeyse ayaklarımıza değdiği, denizin sesinin vokal olduğu o eşsiz geceyi ve Nükhet Ruacan'ı hatırlatıyor... ve elbette solisti olduğu Emin Fındıkoğlu Trio'yu. Bir an ödüm kopuyor! Yazları Sinop'da gördüğüm ve artık Sinopluları bile rahatsız eden ve ne yazık ki kentin aidiyetlerinin ve ruhunun farkında olmayan popülasyonu düşününce!..

"İki bira daha lütfen."

Biralar gelmeden, enn sevdiğim kadın kalkıyor ve içeri giriyor. Bir şarkı istiyor. Tam karşısındaki bölümden istenen bir şarkıya bilmiyorum diyen genç adam, gitarının tellerine dokunmaya başlıyor. Enfes bir melodi usul usul akıyor.


Öyle de güzel çalıyor ve söylüyor ki.. Şarkılara katılmayanlar bile eşlik ediyor. Bir grup birbirini tanımayan insan, kolektif bir lezzet ortaya çıkarıp, biz bize söylüyoruz imzasını, atıyorlar geceye. Ama şarkı da şarkı! Üstelik şehrin genel siyasal kimliğine ve çekmişliklerine yandaş. Usulca ve soldan soldan gelip saklı bir dere gibi ve bir mavzer çığlığında akıyor içlerimize ve geçmişimize. Hüzünlü de bir saygı var sanki seslerde.

"Bir bira lütfen." 

Birazını kendi bardağıma aktarıyorum, oysa ki dükkânı kapatmıştım. Biraz daha kalıyoruz. Son yudumların ardından ödeme için içeri geçiyorum. Bir genç adam ve bir genç kadın; "Beğendiniz mi," diye soruyorlar, "evet," diyorum. "Solistiniz muhteşem," diye ekliyorum. "Hem gitarı çalma biçimi hem de şarkıları söyleyişi ve elbette repertuvarı."  "Bozuğum yok, hesabı düzleyin ve öyle çekin lütfen, üzerini de tip box'ınıza atın," diyorum. Kaç kere teşekkür ediyor, ayrıca teşekkür ettiğimiz Güzel Adam. Sevdik burayı ki 117'nin kapısından dönüp de geldik. Güzel Adamla birlikte üç kişiler, güzeller, mutlular ve sözlerimizin yüzlerinde oluşturduğu gülüşleri çok tatlı. Ortaklaştığımız bu güzel gece için içeriye ve de kolektif bir lezzet oluşturduğumuz branda korunaklı bölümdeki paydaşlarımıza da teşekkür edip, iyi geceler dileyerek, kayıkların, teknelerin ve yalı kahvelerinin arasındaki dar sokaktan, sokulgan adımlarla, yeni güne dönmüş manzarası müthiş otelimize doğru yürüyoruz.

"Güzeliz be!.."

"Hem de... çok... güzel!"

"Ama..."

"Şehir de çok güzel be!"



Yazının devamı, Şehrin Fısıltısı için buradan lütfen

11 Aralık 2019 Çarşamba

Sinop Mavisi

maviliklere süreceğiz çocuklar, 
   ışıklı maviliklere 
         
                  süre- 
                    
                      -ceğiz...*


Enn sevdiğim kadına diyorum ki "Hafta sonu Sinop'a ne dersin?" Elbette benimki lafın gelişi... Bayıldığını biliyorum. Üstelik iki hafta evvel Sinop Lakerda Festivali'ndeydi, üstelik rakının mekânında Çarpan'ın dibine vurmuştu!.. Oysa ben, en çok gittiğim şehirlerden biri olmasına rağmen Aslan Amca ve hanımefendilerin âlâ'sı Necmiye Teyzelerin** teras katının dışında Sinop'ta rakı içmediğim gibi Çarpan'ı ile meşhur lokantanın önünden çok kere geçmiş olmama rağmen bir kez bile oturmayı düşünmemiştim. Şu dünyada bir Çarpan da ben yemeliydim!

Oda ayırtacağım ama hava yağmurlu, üstelik de sağanak yağmurlu! Yine de enn sevdiğim kadına bir sorayım, diyorum... ve yanılmıyorum. Değil fırtına, kıyamet dahi kopsa, söz konusu Sinop'sa fark etmez, biliyorum. Oda cepte lakin neyle karşılaşacağımı bilmiyorum?!! Gerçi seçtiğimiz oteller konusunda bugüne dek boşumuz yok, üstelik enn sevdiğim kadın, biliyor! Bense meteoroloji uzmanıyım, havaya bakıp tahmin yapabiliyorum! Bir de rabbimin sevdiği kullarından olduğumuzu, biliyorum. Bir gün sonra, sağanak yağmur bilgisi yağmur şeklinde revize ediliyor, meteoroloji tarafından.

Cumartesi sabahı güneşe uyanıyorum ki bizim havamız zaten güzel. Ya Sinop?!! Her ne kadar fark etmez desek de ben güneşini seviyorum.

Yıllarca, ağırlıkla iş seyahatlerinde hep direksiyonda olmuş şahsım için yolun o güzel akışını, yan koltukta oturmanın tadını çıkarma zamanı! Her ne kadar kahvaltıyı Gerze'de yaparız demiş olsak da, benim aklıma gelen: ev özeni ile düzenlenmiş muşamba örtülü masalarına bayıldığımız, bir kaç yıl önce arşınladığımız küçük ilçenin sokaklarından birinde rastlaştığımız ve direk daldığımız, fırın içindeki tandırda pişmiş, sorulduğunda isteğimiz üzerine ayıklanıp gelen, tabağın kenarına döktüğümüz kekik ve pul bibere dokundura dokundura götürdüğümüz kelleye mest olduğumuz, sonra da vazgeçilmezlerimizden biri olan minik lokantada çorba içmek. Kaptan şoför, her zamanki benzinlikte, benzin ve duman için durmuşken, biraz kafamda tartıyorum; "Olur mu?" diye. Söylüyorum...

Bir kez daha bayılmaya gidiyoruz...


"Merhaba!"

"Hoş geldiniz!"

"Nasılsınız, epeyidir görüşemedik."

"Bize iki çorba lütfen."

"Sirke sarımsak olsun mu?"

"Benimkinde sarımsak olmasın lütfen."

"Benimkinde ikisi de olsun lütfen." 

Güneşin vurduğu dış masalardan birine oturuyoruz. Bayıldığımız melamin tabaklara oturtuluyor miss gibi çorbalar. İlk yudumlar ve bayılmaca... bu kadar lezzetli ve kıvamlı bir suyu olan başka bir yerde başka bir kelle-paça varsa, beri gelsin. Bir kez daha sade suya tirit olmayan, eti bol, olağanüstü bir lezzet. Enn sevdiğim kadın pul biber serpince, ben de az karabiberle birlikte ilave ediyorum. Bu mekânda masalarda sirke sarımsak şişeleri yok ki bu çok iyi. Çünkü ustanın ölçüsü süper, yeterki siz isteyip istemediğinize karar verin! Tazecik ekmeklerle götürüyoruz, lezzeti arşa değen çorbaları. O ara tepsiye yerleştirilmiş ve fırından yeni çıkan kelleler sıcak vitrindeki yerlerini alıyorlar. İnşallah yakın bir zamanda!

En sevdiğim kadın, ustaya takdirlerini bir kez daha ifade ediyor. Önlüğü ve başındaki aşçı kepi bayılınası Abi alçak gönüllü ve gururlu, kemik suyunun altını çiziyor... Çaylarımız da ince belli bardaktan. "Ellerinize sağlık, teşekkür ederiz," deyip, koyuluyoruz yeniden yola.


Dağların tepelerine tırmandığımız, virajlarını döne döne çıktığımız, denize tepeden baktığımız, arada bir dibine indiğimiz eski yolu saygı ve sevgi ile anıyoruz; lakin çevre dostu, eskinin kıymetini bilen kadın, sürüş ve zaman kolaylığı sağlayan bu yeni yol konusunda benimle aynı fikirde değil.  Ne olursa olsun doğadan parçalar kopması yüreğini sızlatıyor. Ve ne yazık ki eski yolu biliyor!

O'nun deyimi ile Küçük Prens'deki boa yılanı çizimini andıran görüntülerini izlerken, Gerze ve Sinop'un; küçük kayığında balık tutan ve nispeten açıkta duran yalnız adamın keyfine... ve balıkta olan kırmızılı takanın aheste süzülüşüne, selam çakıyoruz. Ve, ne yazık ki Mal Göl'ünde piknik yapanların eskiden, sanki alanın bir parçasıymış gibi içinden geçen dar yol yerine, denize inen ağaçlar kesilerek yapılan çift şeritli kocaman -yeni- kara yolunu aşarak varabildikleri, piknik alanı ile bağı kopmuş, o birliktelik duygusu yok olmuş denizin kıyısında; Samsun'a hoşça kal, Sinop'aysa biz geldik, merhaba, noktasındayız. Bir süre güneşin ve manzaranın tadını çıkarıp, düşüyoruz yeniden yola. Küçük koylardaki balıkçı barınaklarının eskilerde içinden yol geçmeyen saklı köyleri ile yol yüzünden ayrışmış ve açığa çıkmış hallerine üzülüyoruz.

Eski yoldan inip de yolun düzeldiği ve yanından geçmeye bayıldığımız bir başka balıkçı köyüne bu kez yine eski yolun açısıyla fakat yeni ve geniş yoldan inerken, onu doya doya ve biraz uzaktan seyretmek için kenara çekip duruyoruz. Yoldan merdivenle inilen, çakıl taşları ile ama her biri sanat eseri çakıl taşları ile kaplı, çam ağaçları arasındaki kıyıya varıyoruz. Bu kez o köye, ama Bob Rose'un resimlerinden biri tadındaki köye kıyıdan bakıyoruz. Piknik yapıp da plastik tabaklarını ve şişeleri orada bırakanlara -elbette-  ağzımızdan geleni ardımızda bırakmadan, sayıyoruz. En sevdiğim kadın ganimet peşinde, kazağımı altından çevirip torba yapıyorum. Denizin elinden çıkmış küçük, orta ve büyük taşlar olağanüstü. Ya artık iyice hissedilen Sinop'un kokusu?!


Gerze'yi dışından geçiyoruz. Oğuzlar Petrol'de mola mutlak! İniyorum arabadan, bir kimsesizlik kokusu! Yokluğun negatif izleri...  Her zaman pırıl pırıl ama şimdi öyle olmayan lavabodan çıkıldığında sağda kalan ev ve bahçesine göz atıyorum; hayvanların özgürce dolaştığı bahçesinin yerinde yeller esiyor, oyun parkının da. Terk edilmişlik hissi buram buram. Tüm devlet erkânının uğramadan geçmediği, her daim cıvıl cıvıl ve şenlikli alanda kocaman bir yalnızlık. İçim eriyor. Cengiz Abi'nin, yaşam zevkini yansıttığı, aslında gelirine hiç de ihtiyaçları olmayan bu alandan çok zevk aldığını biliyorum. Kendi odası sayacağımız yerin önündeki tezgâhlara yerleştirilmiş, çiftlikten gelen meyve sebzeleri, yine çiftlikte yetişen domateslerle Tokat'daki Olca'ya yaptırılmış salçaları, peynirleri, tıpkı küçük bir çocuğun yol kenarına dizdiği bahçelerinin ürünleri gibi satmaktan zevk aldığını da biliyorum. Bu terk edilmişlik hissi, bu boşluk fena. Oysaki hayatımın en unutulmaz sütlü kahvelerinden birini burada içtim ben.*** Ya fuları boynundan eksik etmeyen Cengiz Abi'nin ısrarla, daha henüz oturmuşken, karnınınız aç mı yemek getirtim, tekliflerine, tokuz cevabımıza rağmen içeri seslenerek getirttiği enfes tostlar...****

Tam giderken içeride ve onun odasının sol duvarında asılı fotoğraf geliyor aklıma, duruyor en sevdiğim kadın. Onlarca insanın çalıştığı alanda ıssızlıkla birlikte tek bir genç var. Soruyorum fotoğrafı, tarif ediyorum. "Şuradaydı, şu duvarda," diyorum. Dış kapının önündeki duvara yaslıyken görmüş onu! Bir aile fotoğrafıydı, çok ama çok eski... Sonradan büyütülmüş ve muhteşem renklendirilmiş bir fotoğraf. Asil ve soylu bir geçmişin fotoğrafı.

"Bir ADAM ölünce, her şey ölüyormuş, demek ki," diyorum, en sevdiğim kadına.

Neredeyse yol boyu Cengiz Abi'yi konuşuyoruz. Ondaki anıları dinliyorum daha çok. Aynı özelliklerin tadının, altını çiziyoruz. Sinop'un kokusu iyice hissediliyor. Bir yazar arkadaşının kitapları var mı diye bakacağız kitapçılara, yerlerini konuşuyoruz. Biraz şehrin geçmişinden söz ediyorum. İyice yaklaştığımızda "Girişine en bayıldığım şehir," diyorum. Her ne kadar yeni ve çift şeritli ve genişlemiş yol o tadı kısmen eksiltse de enn sevdiğim kadın, katılıyor. Otelimizin önüne çıkacak yola dönüyor kaptan ve bir tepeden inerken durup, bakıyoruz şehre. Otelimiz işte şurada!


Arabayı önce iskelenin yanındaki otoparka, otelden bilgiyi alınca da hemen yanındaki, otel müşterisine ücretsiz, otoparka bırakıyoruz. İki adım sonra kapıdan içeri süzülüyoruz.

Odaya bayılıyorum. İçim ısınıyor hemen, resepsiyondaki sahibi hanımefendi tatlı, güleryüzlü ve sıcaktı zaten. İlk izlenimler ve otelle kurduğum bağ ve onun samimiyeti önemli, o zaman kusur aramaya da gerek yok. Perdenin ardındaki mavilikse başka... bambaşka! Çantaları neredeyse yatağın üzerine fırlatıp atıyoruz; kendimizi de balkona. Sola dönsek deniz, sağa dönsek yine deniz...ve şehrin sahiplerine kaldığı, bizce en güzel mevsimi. Pırıl pırıl bir güneş!


Sinop mantısı ile efsane pizza arasındayız. Öğleni geçtik. Akşam masası belli. Net! Mantının akşamı da düşününce fazla geleceği fikrine katılıyorum ve barınağın kenarı boyunca, güzel güzel tekneler, yalı kahveleri ve kafelerin arasından yürüyerek efsane mekân Barınak'a varıyoruz. Denizin kenarındakilerden ve güneşin ısıttığı masalarından birine oturuyoruz. Tatlı bir genç kız geliyor.

"Bir orta boy pizza lütfen."

"Bir bira ve bir de kola, şekersiz lütfen."


Bu pizzanın en önemli tat dokunuşunun sırrını biliyorum, sormuştum yıllar önce, özel hazırlanan ve peynire dokundurulan bir sıvı. Mekân epey eski bir mekân, ta radar zamanından, pizza tarzı Amerikan ki şehrin genel havasında ve hoşluğunda radarın etkisi mutlak. Tıfıl bir çocuk da olsam, son Amerikalıları hatırlıyorum. Ve elbette şu an yıkılmış olan çok klas otel Melia Kasım'ı ve orada, ve o otelde bulunmanın dışında çok da izi kalmayan, ama izi kalan şatobiryanlı ve kırmızı şaraplı geceyi!


Zeytin ilaveli pizzalar geliyor. Yıllardır tadı hiç değişmeyen pizzanın görüntüsü muhteşem fakat tabanından, özellikle orta kısmından aldığım tat bildiğim tattan ziyade hazır pizzaların fırından çıkmış, bisküvi gibi dağılacakmış hissi veren kıtır haline benziyor. Pişirme hatası olduğunu düşünmek istiyorum. En sevdiğim kadın da benimle aynı fikirde. Her ne kadar uzun zaman oldu diye düşünsem de, yanılacağım hissi yanıma bile yaklaşmıyor.  Kenarlarda ve malzemelerde geçmiş yaşıyor fakat, yine de bir şey var. Ama ne olursa olsun, bu eşsiz alanda gözler ve damaklar hayatın tadını çıkarıyor.

Kasada hâlâ aynı abi, ödemeyi yapıyor, kendisine ve ustalara teşekkür ediyorum. Şimdi Aşıklar Caddesinin ucuna gidip, dönme zamanı. Ama önce yazarımızın kitaplarının Sinop'da olup olmadığını öğrenmemiz gerek. Her şehrin başına gelen Sinop'un da başına gelmiş; işe yarar bir kitapçı buluyoruz ki o aynı zamanda sahaf; sevimli bir dükkân, yandaki garajı kiralayabilirse kitap okunabilen bir kafesi de olacak. Heyecanı güzel fakat bizim yazarın kitapları yok. Samsun'dan bile müşterileri olduğunu beyan ederek anında piar çalışmasını da yapıyor genç adam. Bu arada ona ulaşmak için geçtiğimiz Sinop'un en faal caddesindeki yayalara daha fazla alan açan düzenlemeyi sevimli buluyorum. Şimdi Aşıklar Caddesine geçebiliriz.

Varınca caddeye, sonradan satılan Aslan Amcalar'ın terasını göstermek istiyorum fakat eğer doğru tespit ettiysem, yenisi yapılmak üzere yıkılmış apartman. Yolun kenarındaki palmiye ağaçları epey daha uzamış. Şehrin ilk ve en popüler mantıcısı Teyze'nin önünden geçiyoruz ki o artık büyük bir mekân, muhtemeldir ki yan tarafa doğru biraz daha uzayacak. Yarınki mantıyı bu işe yeni el atan, sokak arası bir mantıcıda yemeyi planlıyoruz. En sevdiğim kadından okeyi aldı iki hafta önce ki Sinop eskilerinin önerisi de burası. Şen Pastanesinin tam da Kütüphanenin karşısındaki şubesi çağırıyor ama bizim tercihimiz kadim yerindeki! Karşıya geçiyor, dünyanın en güzel manzaralı kütüphanesinin hemen hemen duvar dibine ve beton üstüne attığı küçük masalı, kaldırım gasplı mekanda çay satan genç adamın  masalarından birine çöküyoruz. Günün ruhları dürtükleyen saatleri.

"İki çay lütfen."



Akşama yaklaşan günün renkleri muhteşem, poz poz fotoğraf çekiyorum, çay bardağını düz alsam ufuk çizgisi eğik duruyor, onu düzeltsem çay bardağı eğri. Kaç fotoğraf sonra durumu paylaştığımda eğri duranın sehpa olduğunu öğreniyorum ki allahtan benden daha sabırlı davranan ve gereğini yapan ve de ikisini de düz çekmeyi başaran varmış! Ben ha gayret fotoğrafla uğraşırken çayımı içmediğimi fark eden genç adam, beğenmediğimi düşünüyor ve soruyor.. cevabı verince de rahatlıyor. Sevmediğimi söylesem ayar yiyeceğim kesin! Sonra da çenesi bir açılıyor bir açılıyor. Kayaların üzerine dökülmüş beton yer yer kırılmış, sanki buraya kondu gibi yerleşmemişçesine bir sahiplenme içindeki genç adam, serzenişlerini sıralıyor: buraya betonu kendi dökseymiş, düzleseymiş, elektrik su verilseymiş, daha güzelleştirip öyle işletseymiş. "Öyle düzgün, kafe gibi olsa biz gelmemiş olurduk misal," diyorum, "bu halini sevdik de geldik, öteki türlü bir sürü yer var bak! Üstelik elektrik, su, kira?!.." Sanki aklına yatıyor.


Kıyıdan yürüyoruz. İskele kalabalıklaşmaya başlıyor, parkın içindeki kafeler pırıl pırıl parlıyor, insanlar gün batımının tadını çıkarıyor, hayat biraz daha kalabalıklaşıyor. Doğanın sunduklarına ise paha biçilemez. Ufak adımlarla akşamın mekânına doğru yürüyoruz. Gezinti tekneleri usul usul denize çıkıyorlar. İskele gittikçe yükünü alıyor. Kale her zamanki gibi muhteşem. Her saati başka güzel şehrin akşam şöleni gittikçe coşuyor. Şu teknenin burundaki tahta koltukları da benim aklımı başımdan alıyor. Hayal ediyorum; bir Akliman ve Hamsilos turunu, fiyortların arasındaki denizin ve kıyıdan gelecek mangalların kokusunu.


İskeleye kıvrılıyoruz. Uçak inse yeridir bir iskele ki genişliğine bakınca uçak gemisindeymiş hissi veriyor. Bacaklarını denize sarkıtıp günün batışını izleyenler, el ele kol kola dolaşanlar, denize bıraktıkları oltalarına nafakalarının gelmesini bekleyenler, atlayan zıplayan çocuklar ve birbirinin sıcağına sarılmış sevgilileriyle hayatın tadını çıkaran, eskilerde yolcu gemileri yanaşan ve bu yanaşmanın çok şenlikli olduğu, Sinop Tarzanı ile hatıralarda ayrı bir yer tutan iskele...  Fena halde bir şeyi çağırıyorlar; bizim için!


Rezervasyon saatimizin içindeyiz. İlk kez mekânda olacağım, ilk kez Çarpan yiyeceğim!.. Gelmeden önce okuduğum mekânla ilgili yorumlar endişe verici, en sevdiğim kadın iyi biliyor ama ben bu eleştirileri söylediğimde kendilerinin de benzer bir şey yaşadıklarından söz etmişti. Ama iki hafta önce buradaydı. Öğlen rezervasyon için uğradığımızda garsonun tavrı soğuk gelmişti bana. Belki de aklıma yüklediğim eleştirilerdendi kim bilir?! Meraktan ölüyorum ama masanın ve akşamın heyecanı da buram buram.  

Hadi hayırlısı!



Devam yazısı Sarayda Çarpan Tava için buradan lütfen...


*Nazım Hikmet'in Güzel Günler Göreceğiz, Güneşli Günler, adlı şiirinden.

  **Hanımefendinin âlâ'sı Necmiye Teyze

***Beni ayağa diken kahvenin tadı bahisli yazı.

 ****Tostlardan ve eski yoldan bahisli bir yazı.

Mal Gölünün içinden geçen eski yolun ve dünyanın en güzel manzaralı kütüphanesinin fotoğrafları ise  bu  linkte.


4 Aralık 2019 Çarşamba

Eprahim Kishon Kitaplarının Peşine Düştüm

Her şey, en sevdiğim ve kıymetli kadınlardan biri sayesinde bizzat tanıştığım ki onun en can dostlarından ve benim blog komşularımdan Şaşkın'ın* yazılarının en tazelerinden birine, "Seni okurken aklıma Eprahim Kishon geliyor. Evin büyüklerinin kitaplarıydı ve ben de büyüme yolundaydım. Müthiş bir mizahı vardı, sevimliydi ve cin gibiydi. Tabii ki bu yazar okur ilişkisini güçlendiren ve sevimli kılan, onun yazı dili olmakla birlikte öykülerinin sanki komşumun başına gelmiş şeyler hissi vermesiydi. Okuyanla konuşur gibi, tatlı, tepeden bakmayan, sıcak, cesur ve samimi üslup ve kanlı canlı öykü kahramanları... " içerikli yorumu yazınca ve Şaşkın'ın cevaben yazdığı "Annemin derya deniz kitap koleksiyonuna rağmen hiç duymamışım bu ismi. Eserleri hakkında da maalesef hiç fikrim yok. Şimdi şöyle bir baktım da biyografisine, o zorlu hayatına rağmen mizahta diretmiş olması tek kelimeyle müthiş! Az da olsa bir benzerlik varsa ne mutlu ki, pek mutlu bana." cümleleri ile başladı; daha önce kitapçılarda aradığım ama bulamadığım kitaplar konusunda fena halde tetikledi beni ve bir an öncenin kıymetli telaşları da barutu ateşledi.  Çünkü elimde bir tek bile Eprahim Kishon kitabı yoktu.


Küçük bir çocukken, küçük dayımların evinde ve muhtemelen Muş'ta görevliyken O, kitaplıktan çekip bayıla bayıla okuduğum ilk kitabıyla tanımış; güncel, sıradan olayları anlatış biçimine bayılmış; ülkesinin kimliklerini ve durumlarını mizahla eleştirme şeklini ve kendisini sevmiştim. Sonra bir kitabını daha okumuştum, belki de başka bir şehirde, muhtemelen İstanbul'dayken dayım. Sonraki gelişim sürecimde ve bu yaşıma kadar çok kitabını okuduğum, sevdiğim pek çok ünlü, herkesçe bilinen yazar geçti elbette hayatımdan. Fakat onun izi hiç silinmedi. Hatta bir dönem tanıdığım insanlar nedeniyle bulaşmakla çok iyi ettiğimi düşündüğüm "sanal alem" mecralarındaki profillerimin en sevdiğiniz yazarlar hanesinde, hep onun adı var oldu. Ama kitapları elimde olsun diyerek her çaba ortaya koyduğum anda da elim boş kalıyordu. Üstelik ben O'nu hep İsrail'de yaşamış bir insan olarak hatırlıyordum! Macaristan kokusu almış yazarlara fena zaafım vardır; baskı altında bile, acılı anları ince bir mizahla gönül teline dokundurtan üsluplarına bayılırım. Kishon hayranlığım sebepsiz değilmiş diye düşündüm!


Bu gazla, belki de.. düşüncesiyle, tüm kitapçıları bir kez daha talan ettim, nafile! Sahaflara çok bulaşmış bir insan değilim, kitap kokusunu severim; eski yeni fark etmez lakin yeni kitap satın almanın hastasıyım. Bu kez ennn sevdiğim kadından bildiğim için Nadir Kitap'ın çok da güzel örgütleyerek oluşturduğu bir tür sahaflar çarşısına daldım. Farklı şehirlerdeki farklı sahaflardan, olan kitaplarının hepsini topladım. Üstelik piyasayı da kuruttum ki çok kitabı tekti zaten! Yeni kitaplar okurken, arada onun kitaplarından konuşur gibi yazdığı, edebi kaygılar taşımayan ama cin gibi gözlemlerle hayat bulmuş, yüzüme gülücükler kondurup içimde taze çiçek kokuları oluşturan hikâyelerini okuyorum. Kendimi eskilerden bir pastanede, şık masalarda lezzetli pastalar yerken miss kokan kahveleri yudumluyormuş sanıyorum. Üstelik düşünüyorum ki, hani dindiremediği ruhunu dindirmek için sakinleştirici ilaç kullananlar, bunaldıkları her noktada bir doz Kishon öyküsü okusalar, her şey yoluna girer sanki.

Ama daha önce bilmediğim, eşi ile yazdıkları Sevgili Yalancım adlı bir kitapları var ki, tadından yenmiyor. Sara Kishon'un Eprahim'den bahsettiği kısa öyküler, sıcacık bir lezzetle gülümsetiyor.

Gerçi aldığım kitaplarda şöyle bir mesele ile de karşılaştım: Milliyet'in Milliyet olduğu yıllarda, Milliyet Yayınlarından çıktığını bildiğim kitapların farklı yayınevlerinden çıkmış olanları da elime geçince, bir kaç hikâyeye başka kitapların içinde de rastlamış olmak bir an "Yaaa!" dedirtse de, kendime gülüp geçtim. Bir de kitapların eski sahiplerinin adlarının yazılı olduğu ilk sayfalarını çok sevdim, onları hayal ettim, özellikle bir tanesinin İstanbul'un çok sevdiğim bir semtinden olduğunu tahmin edince, isimleri internetten arayıp buldum. Edebiyatla ilgili ve sosyal sorumluluklar yüklenmiş cemiyet insanları olduğunu söyleyebilirim.

Eprahim ve Sara Kishon'u seviyorum. İyi ki bu dünyada yaşamışlar. Hatta kitapları okurken fark ettiğim üzere, yazılarımda en sevdiğim kadından bahsederkenki ennn sevdiğim kadın ifademin ardında, taaa çocukken okuduğum Eprahim Kishon öykülerinden bir iz, bilinçaltıma bir yerleşmişlik, bir etkileşim olup olmadığını bile düşünüyorum.


*Şaşkın'ın Göçebe Günlüğü

29 Kasım 2019 Cuma

Ve Sonra Dans Ettik

En sevdiğim kadından gelen mektubun içindeki, "Bu arada söz konusu AVM'de Ve Sonra Dans Ettik adlı film var gördüğüm kadarıyla, kendisine bir daha zorla gittiğinde izlemeyi düşünebilirsin." cümlesi, zaten hayata hep açık olan antenlerimden içime doğru ılık bir güzel akşam sinyali gönderiyor. Filmden hiç haberdar değilim, dolayısı ile takipte de değilim; her ne kadar adı batasıca AVM'ye -bir kez daha- gitmek zorunda kalacak olsam da, sanat aşkına kendimi feda edebilirim. Üstelik de edindiğim bilgilere göre olay mahalli ennnn sevdiğim ülkelerden biri, geçireceğim akşamın ön izlemesi kıpırdatıyor bedenimi, kalbimde bir alkış kıyamet. 

18:45 seansı uygun. Saate göre işi erken terk etmem gerekiyor. Alandaki aksiyon ve vaad ettikleri de güzel ama kapitalizm de bir yere kadar!  Mesafeyi tahmin eder bir saatte çıkıyorum evden. Bankamatikten biraz para çekiyor, Salih Usta'dan da bir poğaça alıyorum. Evden çıkarken, mini sırt çantama ne olur ne olmaz yağmurluğumu, pili değişmiş L23'ü atmış, birini bitirmek üzere olduğum, diğeri de o bitince başlayacağım iki ince kitabı da eklemişim.


Tren nispeten sakin, oturacak  bir yer buluyorum. Akşamın yoğun çalışma anlarından evin huzuruna geçilecek, iş yeri mecburiyetleri ve disiplininden, okul, hoca, not sıkıntılarından ve baskısından kurtulma, bağımsızlıkların ilan edilme saatleri. İnsanların yüzleri günün sıkıntılarından yavaş yavaş sıyrılmış olsa da gelecek kaygılarının, belki de ödenmek zorunda kalınan borçların yorucu izlerini taşıyor olsa da; yine de mesai saatleri dışında olmanın anlık huzurunun, karanlıktan kaçılıp da sığınılan geçici aydınlığın içinde... Akıp giden manzaralara ve kitabıma sığınıyorum. Bir de küçüklerin kaygısız cıvıltılarına...

Nursel Duruel bilmediğim bir yazar; kısa biyografisi iyi sinyaller vermişti ama! Anlatım dili incelikli ve şiirsel. Öyküleri sıcak, insana dair... özellikle seslerin arşivlendiği bölümle ve oradaki görevli ile ilgili hikâye, farklı bir konuyu içeriden bir gözle okunuş manasında fark ettirdiği gibi, sevimli sevimli düşündürtüyor da, beni. Akşamın sakin ve telaşsız güzelliği eşliğinde, huzurlu ve ağır yükleri geride kalmış, yaşayacağı güzel saatlerinin ön izlemesini yapmış, tadını şimdiden hisseden bir canlı olarak trendeyim ve kitabın kalan kısmını zevkle okuyorum.

Samsunspor'da iniyorum, bir kez daha. Asansörü kullanarak üst geçide çıkıyor, yine asansörü kullanarak geçitten iniyorum. Oysa merdivenleri seven biriyim. Lakin inşaatlardan hatıra kalan ikinci dereceden bir menüsküs yırtığım var ve can arkadaşım, doktorum, muayene ve M.R sonrasında ameliyata gerek görmemişti ama merdiven inip çıkmayı yasak ettiği gibi 5-6 kilometreden fazla yürümemeyi de emretmişti! Merdiven konusuna uysam da yürüme konusunda asgari titizlik içindeyim!

Gişenin önündeyim... Önümse nispeten kalabalık; çoğunlukta bileti alacak birer kişi ama karar verecek olanlar çok kişi. Bir kaç salonda farklı animasyonlar var ve hangisi noktasındaki karar toplantıları bitmek bilmiyor. E bir de buna bilet gişelerinin promosyonlu mısır ve içecek satma çabaları eklenince, bekliyorum.

"Ve Sonra Dans Ettik için bir bilet lütfen."

"D-3 Lütfen."

"Ve Sonra Dans Ettik için D-3," diyerek, teyitleşmek için tekrar ediyor gişedeki genç kadın!

"Evet... lütfen."

Biletime bakmadan cüzdanıma koyup, 18.45 yazan filmin 19'da başlayacağını öğrenip, uzayan süreyi AVM'de gezerek değerlendirmeyi düşünüyorum. Gerçi bir şeyler yemek konusunda şimdi mi filmden sonra mı kararsızlığım var ama sonrayla bir şekilde anlaşıyoruz. Hayal Kahvesi bana daha yakın olmak için boşalttıktan sonra yerine gelen şu Lounge'da aklımı kışkırtıyor her seferinde ama?!!

En alt katta çocuklar için havaalanlarını ve uçuşları konu eden, çocukları da olaya katan bir oyun sergilenmekte. Bir süre tepeden cıvıltılarını izliyorum; çocukların bu katılımcı coşkusuna tebessümle... Sonra sinemanın yürüyen merdivenlerine yöneliyorum ki bu kez biletleri kontrol etmeden içeri almayan bir genç kadın var.

"Hoş geldiniz."

"Salon 6, G-3."

" İyi seyirler."

G.3'mü?!!!

Ah benim sesimin şırıl şırıl bir deredeki çakıl taşlarının üzerinden akan serin suyun tadında tuzaklar kuran şiirsel akıcılığı ve pırıltılı tonu... ve elbette benim cazibem; gişedeki genç kadının da aklını başından almış olmalı! E bu duruma biraz da keyfim sıkılıyor tabii ki, D-3'ü sevmişim sonuçta!


Rahat koltuklar ve şık puflarla düzenlenmiş kocaman ve hoş fuayede bir tur atıyor, sonra da terasa yöneliyorum. Manzara enfes lakin L23 duymasın, çıkan sonuçtan pek memnun kalmıyor, gece manzarası için bir sonrasında abisi ile geleyim, diye düşünüyorum. Terasın masalarından birine oturup, montumu da çıkarıp, güzel ve nispeten soğuk havayı bedenimde hissedip, okuduğum her hikayede ilgimin biraz daha katmerlendiği kitap Yazılı Kaya'nın, lezzetli satırları arasında yok oluyorum.

Ve salondayım. En arka sıradaki G-3'e oturuyorum. Alt yazıları okuyamayacağım endişem var! Nasılsa D-3'de boş, diye geçiriyorum içimden ki an itibari ile yalnızca bir kişi daha var salonda.

Sonrasında iki kişi daha ilave oluyor. Reklamlar ve fragmanlar başlayınca da görüyorum ki alt yazılar sorun yaratmıyor, yerimle kaynaşıyoruz, durumdan hoşnudum fakat perdede reklamlar var diye telefonuyla meşgul ve üç sıra aşağımda, ayaklarını ön koltuğun tepesine uzatmış genç kadına ayar olunca bir ayar vermek ihtiyacı hissediyorum. Elbette ki bu hisle kalıyorum  ve  bu akşamı ve filmi ennn sevdiğim kadına bir mektuptaki şu satırlarla anlatıyorum:




"Ay film güzeldi ya, hem de çok güzel! Levan Gelbakhiani  müthiş oynuyor, öylesine sahiciki ve öylesine sevdiriyorki kendisini, sanki bir filmde değil de hayatın içindeymişçesine bir sahiplenmeyle ondan ve duygularından yana oluyor insan... Müzikler âlâ zaten, hakeza danslar da... Duygu resmetmelerse anlatılır gibi değil. Peki ya o güzel şehrin eskimiş, geleneksel ve bayıldığımız avlulu evlerine ne demeli?! Elbette ki kendimi çok ait hissettiğim ülkenin ve şehrin sokaklarına dört gözle baktım;  fakat ilk kez izlediğim ve anlatım diline bayıldığım yönetmen Levan Akin,  filmin önüne geçirmeden, incelikli bir dille sahnelere taşırken ülkenin belirgin renklerini, ana hikâyeyi yormadan, bazen flu fonlar şeklinde öyle güzel yerleştirmiş ki bütünün içine; gören birine işte sevdiğim ülke bu, dedirtiyor. Ve Ana Javakishvili, Mary karakterinde şahane; bir dans partneri olmaktan öte, sevmek ve dost, arkadaş ve sevgili olmak nedirin cevabını enfes veriyor; güzel oynuyor ve sevimli kılıyor kendini; tüm duygu renkleri ile.

Ferzan Özpetek tadının izleri vardı filmde, ya da ben öyle eşleştirdim, lakin çok sertleşmese de yönetmen, yine de  savunusunu son derece naif bir biçimde yapıyor ve mesajını da "sertçe" veriyor. En katı ve hoşgörüsüz kalbi bile yumuşatacağından, en azından düşündürteceğinden eminim. En güzel yanı şu idi kanımca: İki erkeğin yakınlaşması ve filmin önüne geçmeyen, kısacık ama vurucu sevişme sahneleri "ahlaki" açıdan sert gibi gözükse de  ki an itibari ile beni bile, belki de filmin başındaki pornografi çağrışımları yapan -gereksiz- uyarı yazısından kaynaklı olarak önyargının esareti ile beni bile rahatsız etti ama sonuçta aşk, sadakat temelli bir duygusal kırılmaya neden olan sahne, ve bu duyguyu şahane vurgulayan, şaşırtıcı derecede sahici esas oğlan Levan Gelbakhiani ve de esas oğlanın çocukluktan beri partneri olan Mary'nin bu ilişkiyi hissetmiş olmasına rağmenki yaklaşımı, en homofobik şahsı bile düşünmeye, daha anlayışlı ve insancıl bakmaya sevk edebilirdi ki kanaatimce eder de. 

Velhasıl-ı kelam yönetmen becermiş bu işi, hem de en katı yaklaşımların kalbinde dahi bir sıcaklığa sebep olabilecek bir şefkatle.  Sinemadaki şahıslarsa şu şekildeydi: Bir adam; muhtemelen bu dünyadaki seks nasıl diye gelmiş olabilir, pornografik beklentilerle tabii ki, belki de sanatsever bir şahsiyetti; salonun ışıkları izlenimlerimi yanıltmış olabilir! Onun arka sırasında "türbanlı,"  spor ve hoş giyimli, ayaklarını ön koltuğun tepesine uzatan, sanatsever, çağın gereklerinin farkında, kendine ait bir dünyası da olan ama bunu biraz da dışa vurmayı -ki bu halini o kadar güzel anlayıp o kadar çok sevdim ki- genç kız... onun bir arkasında yine "türbanlı", türbanını iğne ile tutturtmuş, sinemayı seven, bu sanata ilgi duyan entelektüel bir genç kız daha... Ve bilet veren kızın sonradan D'yi G anladığını fark eden, önce biraz gerilen ama sonra da bundan şikayetçi olmayan, muhtemelen blog yazarı, çok tatlı ve hımmmm bi kadını çok sevdiğini düşündüğüm, ukala, magazin yazarı kılıklı, havalı bi adam. Terasta, göstere göstere kitap bile okudu o adam... ve sanırım bir kez daha bu saatte bir film izlerse, ardından, ışıklı manzara eşliğinde, Lounge'da bira içip bişiler atıştıracak. Üstelik, sanıyorum ki kendisi bu AVM ile ilgili bir inadı kırmak için sürekli taklalar atıyor. Bu ara gelecek çok güzel filmler var. Ken Loach bile son filmiyle geliyor yahu! Bu Lounge'da da bira içilip bir şeyler yenir valla! E manzara zaten süper... muhtemelen istemeye istemeye geldiğim -tabii ki sanat aşkına- bu mekana bundan sonra yine sanat için ve sanat aşkı sonrası o mekan için, isteye isteye gelebilirim! O zaman, bu adı batasıca AVM'nin, sadece bu alanları ve bu alanlardaki olanakları ile ilgili daha inançlı övgüler de yapabilirim sanki! Bakacağız artık!" 

Aklımda iyi bir film izlemenin tadıyla filmi zihnimde çevire çevire dolaşıyorum AVM'de. Yeme içme mekânlarına göz atıyorum. Eğlenceli bir şeyler atıştırma fikri ağır basıyor. Biliyorum ki filmi bir süre yaşayacağım. AVM'nin ve gecenin sakin ve rahat saatleri. Kararımı verdim

"Bir dabıl köfte burger menü, kola şekersiz lütfen."

Tadını çıkarırken, eğleniyorum da. Filmden bana bulaşan, lezzetli bir huzur. Tüm mesajlarını kırıp dökmeden, hoş nüanslarla, tüm sert eleştirilerine rağmen sözel ve görsel tatlılıklarla anlatan filmin bünyemde yarattığı olumluluğun tadıyla son kalan patatesleri de kolayla sonlandırıyor, pek yapmadığım bir hareketle, kalan kolamı alarak usul adımlarla ve ara ara yudumlayarak alt katlara ve dolayısı ile çıkışa doğru yürüyorum.

Yine asansörü kullanarak durağa geçiyorum. Otomattan bir su alıyor ve trene biniyorum. Cam kenarı koltukta bu kez yine bilmediğim yazar Suzan Bilgen Özgün'ün kitabının ilk sayfasını açıyorum. İlk hikâyede de kendisine bayılıyorum. İki durak sonra yanıma alan kaplayan bir hanımefendi kap kacakla... onun karşısına da bir kız ve bir oğlan çocuğu, yine ellerinde yüklerle oturuyorlar... belli ki alışverişten dönüyorlar. Çok da hoş sohbetler, sürekli konuşuyorlar, evde gibi... sevimliler de, birbirleri ile iletişimleri sevimli, evin bir odasında gibi. Lakin bir süre sonra kitabımı kapatıyorum, ta ki onlar inene kadar.

Gölgede Kalanlar, insanı hikâyelerine katan, mahallemizde olan bitenlermişçesine sıcak, anlatımı ile yormayan ama değen, aynı günde ya da yolda okunup bitirilebilecek, lezzetli bir ara sıcak kanımca.

Her zamanki durakta iniyorum, kartımı okutup ödediğimin bir kısmını geri alıyorum. Eskiden bağ bahçe olan, şimdiyse bir yeni şehrin parçası caddeyi yürüyor, fırından sabah için bir ekmek alıp sahile ulaşıyor, güzel güzel mekânların ışıltılı seslerinin kenarından, Hayal Kahvesi'nin önünden eve doğru yürüyorum. Bahçe kapısını sessizce açıyorum. Amcalarının ve babasının gençlik hayalleri olan aynı ve tümüyle kendilerine ait bir binada oturma arzularını duymuş ve aklının bir köşesine not etmiş küçük ama küçücük bir çocuğun, o hayali gerçekleştirmiş olmasının tadını yaşıyorum.

Ve klavyemin başındayım; fırından yeni çıkmış, sıcacık haberlerimi tebessümle mektubumun içine yerleştiriyor, göndere basıyorum.

21 Kasım 2019 Perşembe

Filmin Tadıyla Güne Devam

 Öncesi

Yeniden Samsunspor'dayım. Filmle tetiklenmiş günü çoğaltmak için, gelecek treni bekliyorum.  Yükünün çoğunu bu istasyonda bırakan trenin istediğim koltuğunu seçebilme hakkımı kullanıp,  solda ve cam kenarındakilerden birine oturuyorum. Antrenman sahasındaki minikler ve tel örgünün dışındaki banklardan zevkle ve büyük hayallerle çocuklarını izleyen ebeveynler, iç ısıtıcı. Yeşillikler içindeki tenis kulübünün şıklığına, onun solundaki göl ve iskelesine ve de bir zamanlar, özellikle gün batarken terasında yemeğin ve içkinin keyfine doyum olmayan belediyenin işlettiği enfes manzaralı ama şimdi içkisiz aile lokantasındaki anılara selam çakıyorum. Kocaman ve de yemyeşil, gün itibari ile piknik şenliğindeki küçük ormanı geçerken, iyice yükselen ağaçların arasındaki anfitiyatrodan gelen yaz seslerine kulak kabartıyorum. Bandırma Vapuru ve kıyısına demirlediği alanın hoşluğu ve elbette Gazi Kovan'ın,* her hatırlandığında göz ucuna mutluluk damlaları getiren hikayesi, vapurun alt salonundaki Atatürk zarafeti, O'na hayranlığımı çoğaltırken, bir kez daha gururlanmama sebep oluyor bu şehir. Su kayağı parkuru, akabinde açık deniz, balıkçı tekneleri ve irili ufaklı su araçları derken; balıkçı barınağındaki yine belediyeye ait lokantada balık yesem mi hayali kuruyorum.


Sol yanım alabildiğine deniz, sağ taraf ise bir süre demir yoluna paralel, akan trafiği ile seyri zevkli kara yolu ve hemen onun bitimiyle başlayan ve yükselen yemyeşil dağın tepesinden arkaya uzanan orman... Ve o ormana doğayla uyumlu, ağaçtan bir restoran yerleştirerek; doğal bütüncüllüğü hiç bozmadan, yıllardır oradalarmış gibi bir uyumla yerleştirilmiş  masalarla piknik alanları da yaratan eski belediye başkanlarını sevinçle anıyorum. Şehri 80 öncesi uzun yıllar, sonra da bir dönem yöneten ve şehre ihanet içinde olan bir başkanın yok edişlerinin; kenti denizden uzaklaştırma gayretindeki peşkeşlerinin; ideolojik ve ticari hainliklerle pek çok eski evin yıkılıp yerlerine ucubeler dikilmesine izin vererek, belki de dünyanın sayılı old town'larından birine sahip olabilecek şehrin bu imkânını elinden almasının izlerini silerek; iki farklı partiden olmalarına rağmen, geçmişi  yok edilmeye çalışılmış şehirden bambaşka bir şehir ortaya çıkarıp, belki de yüz ölçüm oranları ile bakıldığında ülkenin ve belki de dünyanın en uzun ve halkın kullanımına en açık sahillerinden birini yaratan iki başkana** bir kez daha şükran duyuyorum. 

Güzergâhın eski, yani TCDD treninin çalıştığı dönemindense hiç bahsedesim yok. Ne güzeldin sen Çarşamba Treni, deyip geçiyorum. Bugüne ait olanın tadındayım. Sonuçta içine raylar kaçmış bir insanım. Coşkun denize bakıp kitabımı açıyorum. Tarım alanları eksiltilerek yapılmış sanayi sitelerinin içinden geçerken hayıflansam da, sanki, Öksüz Brooklyn'in*** içinden geçiyoruz sanıyorum. Oysa eski ve gerçek tren Kerimbey'den sağa döner, yavaşça inen korkulukların çın çın sesleri ile taşıt trafiğine kapanan ana yolu geçip uzaklara gidiyormuş hissi veren yeşilliklerin içine dalar, küçük ve saklı yerleşimler geçerek Çarşamba'ya varırdı; ne de güzel varırdı! Yine de, aslı bir tramvay olsa da, Kerimbey'i geçerek Çarşamba'ya varmasa da, bu tren de güzel. Eskinin bağ bahçelerinin izi kalmış tek tük evleri geçerken çocuk oluyorum. Küçük bir çam ormanı içindeki, babamın bir arkadaşına, ama klas bir arkadaşına ait olan benzinliği anımsıyorum. Güzel ailemizin izlerini seviyorum. Ve Tekkeköy İstasyonundayım! Bugün şenlikli. Üzerinde formaları ile maça gelen kızlı erkekli gençler, kurdukları masalarla açık hava restoranı tadı veren köfte ve ciğerciler, sıcak simit kokuları, eskilerde stat çevrelerinde tek tük bile görülemeyen kadın sayısının çokluğu, ve tüm bu hoşlukları parlatan enfes bir güneş. Fakat tren her bu, son durağa vardığında hazır olan ring bugün yok, ya da henüz gelmemiş derken geliyor. Binip de kartımı okutmak isterken, şoför yarım saat sonra kalkacaklarını söylüyor. Hımmmm maç yüzünden sanırım! Aslında stat, kapalı salon, taraftarlar, şenlikli açık hava ve satıcılarıyla kalma hissi veriyorsa da alan, gözümde tüten ve hayalimde olan bir şeyler de var. Açtığım kitabımı kapatıyorum ve yürümenin tadıyla yola vuruyorum kendimi.

Artık yeni inşaat alanlarıyla başka ve tarım alanları yok edilerek elde edilmiş yeni ve "modern" bir bölge doğuran ve neredeyse küçük ölçekli bir şehir kıvamına gelen eski köyün merkezine doğru, o nahif halinin izleri yoğun kısmından yürüyorum.  Köyden kalan ve hâlâ var olan izlerin varlığına seviniyorum. Tam merkezine, meydanına gitmek gibi bir niyetim yok. Bir an, köy içindeki, terasını ve oradan gördüğüm ağaçların arasından akan dereyi izlemeyi sevdiğim, hoş düzenlenmiş mekanın; kenarını koparıp kıymasının ortasına konulmuş yumurtasının rafadan sarısına dokunarak götürdüğüm karabiber kokulu pidesinin tadı aklımı çelse de, bundan vazgeçiyorum. Belediyenin muhteşem kararı ile kafeteryaya evrilen, üstelik güzel de evrilen, rayları korunarak etrafında güzel de bir park oluşturulan eski gara doğru yürüyorum. Bir kaç hafta evvel keşfettiğim, sakin, hoş, karmaşadan uzak, çalışanları ile güzel bu alanı ve onun batı yönüne yerleştirilmiş bambu masalarında ve rahat koltuklarında  oturup, bedeni ısıtan güneşin şefkatiyle kitap okumayı seviyorum.


"Merhaba, nasılsınız?"

"Hoş geldiniz."

"Şu üç kuru pastadan ikişer tane ve dört tane de ekler lütfen."

"Bir de sıcak çikolata lütfen."

Kitabımı çıkarıyorum. Soluduğum hava keyifli. Ağaçlar, binanın hoşluğu, görüş alanımdaki bir kaç ev ve  köy tadındaki bahçeleri, mutlu ediyor beni. Okuduğum kitap âlâ... Kalem Kültür'ün her ülkeden hikâyelerle oluşturulduğu konseptin bir ürünü olarak Sessiz Harfler Antolojisi! Ülkeyi zaten çok sevmiştim. Bir sempatim var, fakat bu hayranlık kendi ölçeklerimle ve bana hissettirdikleri noktasında objektif olmayacağım anlamına da gelmiyor tabii ki! Okuduğum ve her biri farklı yazara ait öykülerde bahsedilen alanlarda bulunmuş olmak, ülkenin hissettirdikleri ile doğru orantılı duygular hissetmek, gülümsetiyor beni. Öne çıkardığım hikâyeler ve yazarlar da var elbette. Özellikle iletişim çağının hayatımıza kattıkları dönemlerde yaşayan ve bu döneme dair öyküleri pek de tatlı bir mizahla anlatan daha genç yazarlar...

Fakat eskiler de muhteşem. İşin özü, Çağdaş Gürcü Edebiyatından Sıra dışı Öyküler alt başlıklı bu güzide kitap; az sonra sanki tren gelecekmiş hissi veren bu garın güzel kafeteryasında, günün ruhları dürtüklemeye başlayan hoş güneşli ama nispeten mevsim serini şu saatlerinde, "Ne güzelsin sen hayat," dedirtiyorlar bana. Ana yemek muamelesi yaptığım kuru pastaları bitiriyorum o ara. Daha önce yediğim ve tadına bayıldığım, bazılarının yaptıklarının aksine küçük ölçekli ve aslına uygun ekler ile sıcak çikolatamın keyfini çıkarma vakti. Muhafazakâr bir belediye tarafından işletilen mekanın, yüzü aydınlık "türbanlı" ama gençliği ve zamaneliği buram buram çağ kokan tatlı ve güleryüzlü genç kız, sempatik ve sıcak bir nezaketle bir isteğim olup olmadığını sorarken, kitap okuduğum için pek rahatsız etmek istemediğinin de altını çiziyor. Kendisinin de kitap okumayı sevdiğini belirtiyor. Muhafazakâr kesim olarak tanımlanan bu genç kadınların ne denli kitaba yöneldiklerinin, pek çok fuarda ve kitap satılan alanda tanığıyım. Hatta anne olanlarının, kendilerinden esirgenmiş olan eksiklerini çocuklarına kapattırmak için nasıl bir çaba içinde olduklarının da.

Okuduğum kitabı merak ediyor tatlı, genç ve sıcak garsonum; anlatıyorum, serinin diğer kitaplarından da bahsediyorum. Hatta bir başka seferde ona bir kitap getirmeyi, aklımdan geçiriyorum. Bir de su istiyorum.


Eklere zaten bayılmıştım, bu kez de bayılıyorum. Sıcak çikolatam da pek keyifli ki şeker ilavesine de gerek duymuyorum. Fakat bilindiği üzere fotoğraf makinemin pili bitik, o halde bu fotoğraflar nereden diye bir soru akla gelebilir, dikkatli okuyucular tarafından. Bu fotoğraf iki hafta önce bir vaha gibi cadde aralığından görüp de Gar ile tanıştığım günden. Kitapsa Danimarkalı yazar, soyadı Acaba? dedirten Simon Pasternak tarafından yazılmış, ikinci dünya savaşı sırasında geçen, güçlü tasvirlerle savaşı ve Nazileri ve savaşın öteki yüzünü fon yapan, enfes bir polisiye.

Güneş çekildikçe hava soğuğunu hissettirmeye başlıyor. Kalkma zamanı geldi. Ödeme için kasaya geliyorum. Burnunun kenarında zarif ve minik bir taş olan bakımlı "türbanlı" genç kadına mekanı ve belediyenin tavrını övüyorum. O ise buranın içki içip kavga edenlerin bulunduğu bir harabe oluşunun altını çiziyor. Benim takdirimse yıkılıp başka bir şey yapılabilecek kıymetli bir alanın korunmuş, yenilenmiş ve halkın kullanımına açık hale getirilmiş olmasına.. Müzeyi gezmek isteyip istemediğimi soruyor. Bugün açık olmadığını biliyorum ve bunu ifade ediyorum. O ise benim için açabileceğini söylüyor. Bense, bir hafta sonu en sevdiğim kadınla geleceğimizi ve o gün gezeceğimizi belirtip, teşekkür ediyorum. Kim bilir; belki de canlı müziğin olduğu bir akşam olur bu!..

Parkın içinden geçerek arka taraftan çıkmak için yürüyorum, raylara basmak istiyorum, hatta üzerlerinde yürümek, tam o sırada park alanının dışındaki biraz da yüksek kaldırıma bir taksi çarpıyor, doğal olarak jantlar yamuluyor. Abi düz yoldan gelip de şu küçük virajı nasıl dönemedin ve bu işi nasıl becerdin? diye sorasım geliyor da sormuyorum tabii ki. O hali ile arabayı geri alıp bir süre gidiyor ama arabanın gidesi olmadığı gibi gidecek hali de yok. Aslında o tarafa bir ev için yönelmiştim. En sevdiğim kadının bayılacağı iki terk edilmiş evden biri bu, elbette fotoğraf çekemiyorum ama bu anlatmayacağım ve onun bayılmayacağı anlamına gelmiyor.


Şimdi eskiyi terk edip, tarım alanlarının imara açılmasıyla oluşmuş alanlarda yürüyorum; arada hala eski halinde ekili, içinde inekler, koyunlar, tavuklar olan evlere rastlıyorum. Elbette bu evlerin çocukları, büyüklerin bu dünyadan göçmesini bekliyorlar, ülkenin ne yazık ki gerçeği bu durumu biliyorum. Fakat bu bölgede de bir hoşluk var. Geniş, cetvelle çizilmiş ve birbirini kesen caddeler akıllıca. Üstelik binaların çoğu boş olduğu için bir gerçeklikten öte fantastik bir rüya tadı var. 4-6 yaş çocuğa da mı kuran kursu eleştirisi yaptığım camiyi, mimarisi ve etrafındaki bahçesi, yeşilliği ve çay alanı ve ulvi havası nedeni ile seviyorum. Onun parke taşlı sokağına giriyor, oradan geniş bulvara çıkıyorum. Yeni sosyalleşme alanı olduğu belli bu genç caddedeki bir iki kebapçı ve pastane dikkatimi çekiyor. Ama yıkılmayı bekleyen ve an itibari ile işe yarar malzemeleri hurdacılar tarafından sökülmüş ve an itibari ile sanki bir savaş bölgesindeymiş de bombalardan bu hale gelmiş görüntüsü veren apartmanın, akşamın loşluğu ile buluşunca ortaya çıkan hali; buna bayılacak birini hatırlatıyor hemen bana... kahrolsun ki makinenin pilleri yok. Olsun diyorum, nasılsa birlikte geleceğiz?

Şehrin Kırıntısı adlı en sosyalleşmiş kafeden sağa dönüyor, simit dükkanı iken bir kısmı -yeni-balıkçı ve balık lokantası olmuş mekanda bir gün balık çorbası içmeyi düşünüyorum. Aslında ayaklarımın giresi var da, ben engel oluyorum. İstasyondayım.

Ve akşamın içinden geçecek, geldiğim güzergâhın daha uzağına gidecek, günün ruhları dürtükleyen bu saatlerinde günden biriktirdiklerimle birlikte manzaraların tadını çıkaracağım trendeyim!

Daha ne olsun...? 


*Gazi Kovan

**İki Başkan, linkteki ve linkin yönlendirdiği yazıda adı geçen kişilerdir!

***Öksüz Brooklyn, Jonathan Lethem tarafından yazılmış,  karakterleri ve onların öyküleri ile renkli eğlenceli ve okuması keyifli bir polisiyedir.!

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP