31 Aralık 2011 Cumartesi

Dokunmayın Noel Babaya

Noel baba üzerine kapitalizmin bir ürünü olmaktan başlayıp din propagandasının yapıldığına kadar -günümüzde olduğu gibi- bir sürü şey konuşulur. Oysa, onun ve benzer varlıkların ne olduğuna, neyi nereye kadar götürebileceğinize, nasıl algılayacağınıza karar veren sizsinizdir.

Eğer kapitalizmin tüketim yönünde bir oyunu ya da düzeni algısıyla bakacaksak; zaten her gün, Noel Baba gibi bir dayanak olmaksızın da reklamlarla beyinlerimize girilip gerekenler yapılıyor. Ben de istersem bu yazıda yılbaşı ve Noel Baba üzerine, ideolojik alt yapımın birikimiyle çok şeyler yazabilirim.

Birileri Noel Babayı ticari anlamda kullanabilir, birileri bunun bir din propagandası olduğunu söyleyebilir. Ben, tüm bunların dışında kalarak, onda simgelenmiş yardım etme, çocukları sevindirme işlevini yerine getirişi ve kızaklarıyla birlikte bütün çocukların algısındaki halini severim.

Küçük bir çocukken aklımda varlığını hep sürdürmüştür. Süslü çam ağaçlarını sevmiş, imrenmişimdir. Bizim yaşamımıza Noel Baba gerçek anlamı ve işlevi ile Mussano'yla, biraz da kendi özlemlerimizden de yola çıkarak istediği treni Noel Babanın getireceğini söylediğimiz bir yılbaşı gecesinde girdi.

Gece boyu sürekli şömineyi kontrol edişi, her tıkırtı duyduğunda kafasını içine sokup bacadan yukarı bakışı, dile getirdiği sözcükleri çok hoştu. Tabii ki uygun saat geldiğinde tren kutusu şöminenin bacasına sıkıştırıldı. Uygun sesler, tıkırtılar yaratıldı.

Onun beş yaşına bile gelmemiş hali, yüzündeki heyecan, şöminenin içine dalışı, uğraşmalarına rağmen bacaya sıkıştırılışmış paketi oradan alamayışı, yardım istemeyi bile zaman kaybı sayan sevinci görülmeye değerdi.

Bu her yılbaşı tekrarlanan bir ritüel halini almıştı ki bir yılbaşı Noel baba bir türlü gelmiyordu. Mussano çocuk heyecanlarıyla bekliyor, beklemenin merakıyla ne yapacağının şaşkınlığında, ortamdan kopmuş ama ortamdaymış pozlarında ortalıkta dolaşıyordu. ''Noel baba gelmeyecek herhalde! " diye sordu. "Sanırız bu yılki felaketlerden dolayı paraları daha çok, belki de sadece o felaketleri yaşayan çocuklara ve Afrika'daki açlığa harcadığından, onların daha acil ihtiyaçları olduğu için, durumları çok daha iyi olanlardan bu yıl oyuncakları esirgedi" dedik...

Mussano daha bir şey sormadı ve içeri odasına gitti. Biraz sonra, kumbarasından çıkardığı bütün parayla döndü, paraların tümünü şöminenin içine bıraktı.

O içeri geçtikten bir süre sonra, Noel babanın tıkırtısı duyuldu. Mussano sese koştu. Şöminenin içindeki paralar gitmiş, yerinde ona yazılmış İngilizce bir not vardı. ''Bu ne? '' diye sordu. Ne ki diye alıp, şaşkın maskelerimiz yüzümüzde okumaya başladık.

Noel baba Mussano'ya teşekkür ediyordu; ve davranışının güzelliğine vurgu yapıyordu.

Bu olaydan bir kaç yıl sonra, Mussano'nun okumayı yazmayı yeni öğrendiği dönemde, ülkemiz deprem felaketini yaşadı.

Bir akşam, Mussano elindeki kağıtta bir banka hesap numarası ve tüm parasıyla "bunları bu hesaba yatırır mısın?" diye geldi. Bir miktar parayı onun adıyla o yardım hesabına yatırdım. O, belki unuttu ama onun adına yatırılmış makbuz hala bende saklı...

Ben kendi yaşamımda ve çocukların büyüme süreçlerinde şunu gördüm: Katı, reddeden, yok sayan, kendi ideolojik yaklaşımlarımızla ve onlara fark ettirmekten uzak tavırlarla çocuklara bir şey öğretmek zor. Onlarla paralel hareket edip doğru olanı fark etmeleri için kanallar açmak gerek. Mussano, Noel baba diye bir şey olmadığını bir iki yıl sonra fark etti belki... Ama o bekleme anlarının tadını, sevincini, coşkusunu hiç unutmadı.

Ne olur ki büyükler karışmasa, Noel baba çocukların görmek istediği yerde dursa... Ve çocuklar, hikayelerinde, akıllarında, dünyalarında fazlasıyla var olanın, bir çikolatayla da olsa tadını çıkarsalar.

Ne olur!

*ilk yayım tarihi 30-Aralık-2008

27 Aralık 2011 Salı

Sokağın Fısıltısı

Bir bayram arifesiydi ve dışarıda serseri bir bahar vardı. Karşıdaki sigara fabrikasından, makinelerin ahenkli sesleriyle işçi kadınların mahalleli konuşmaları geliyordu.
... Bayram alışverişine çıkmış insanların coşkulu telaşları; sokağa yayılmış satıcıların çağırtkan bağırışlarıyla, arabaların motor seslerine karışıyor, iki taraflı yüksek binaların daracık bir vadi yarattığı küçük caddede, alabildiğine neşe yankılanıyordu.
Havanın keyfiyle martılar, denizin kokusunu yanlarına almış, hastanenin bahçesinden çatısına, oradan karşıdaki Tekel binasına uçan, tütün kokusuna sarhoş güvercinleri ziyarete gelmişlerdi.
....açık kumral, parlak, kulaklarının üstünden içe doğru taranmış, yürüdükçe havalanan, özenle taranmış saçlarıyla sanki birazdan haberleri sunacak spiker makyajındaki sade şıklığını, iyi haberin yüzde yaratığı tebessümle sevdi. Güven dolu adımlarla, göğsünü gere gere yürüyüşünü,  sindire sindire ve kalbine kazıyarak izledi.
Olağanüstü bir kadın kokusuyla aydınlandı ortalık... Zaman akmayı bırakıp, kare kare bu anın fotoğraflarını çekti.


*Bir romanımsının ötesinden berisinden rastgelesinden...

*1 ve 2. resim Samsun'un Fransızlar tarafından kurulmuş eski sigara fabrikası; AVM olmak üzere düzenleniyor.
3. ve 4. resim eski Askeri Hastane; şu an Belediye Konservatuarı ve Kültür Merkezi olarak kullanılıyor.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk

Dışarı çıktığımda içimde derin izler bırakan, dakikalar geçtikçe lezzeti artan, bende hemen ve coşkuyla yazma isteği yaratan bir oyun olmamasına rağmen; tiyatro sanatı adına farklı ve son derece lezzetli bir dil kullanan, başarılı ve beğendiğim bir gösteri olduğunu da inkar edemem.

 Hiç bir kitabını okumadığımdan yazar ve dünyası üzerine bir fikrim yoktu. Cezmi Ersöz adı okumak konusunda içimde bir heves de oluşturmuyordu. Bu da tümüyle bana özgü bir durumdu.

Sahnedeki duruşu anlamında hiç bir sorunu olmayan oyun metinsel ve felsefi anlamda bana yeni şeyler sunmamakla birlikte, yazarın  sevenlerine, özellikle  kadınlara  ip uçları verip, "yuların" neresinden tutmaları gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunabilir!

 Gerilim, coşku ve sıkıntı anlarına önemli renkler katan ışık tasarımı, salona girdiğiniz anda beğenip benimsediğiniz başarılı dekoru, Vedat Sakman tarafından yapılmış müziği ile ritmini asla kaybetmeyen 70 dakikalık bu güzel gösteride, yönetmen Serap Eyüboğlu; farklı desibellerde ve farklı tonlardaki erkek hallerinin fırtınalarını, -endişeli- merakın telaşlarını, kadının hesapsızca verdikleri karşısındaki erkek şımarıklığını, erkeğin hevesleri ve egosuyla hesaplaşmasını modern dansın ögeleriyle yoğurarak  bir oyuncuya yükleyip iç ve dış seslerle beslerken, bedeni de konuşturmayı başarıyor.  Bu nedenle, bir kitaptan bir oyun yaratırken  kullandığı anlatım dili  ve nüanslar noktasında yönetmen Serap Eyüboğlu'nun başarısını fazlasıyla alkışlamak gerekiyor.

Sevgililer Günü'nde kız arkadaşını bekleyen, zaman aktıkça ve sevgili gelmedikçe tüm ilişkilerini sorgulamaya başlayan bir adam özelinde tüm erkek hallerinin renklerini sunmayı başaran oyunu, Kürşat Alnıaçık başarıyla taşıyor. Onu destekleyen dış sesler ve İsmail Kavrakoğlu'nun salondan yaptığı sataşmalar, ışık ve müzik oyunu diri tutuyor.

Kendi kendine Konuşmaktır Aşk: Başlangıçta da vurguladığım gibi kadın izleyicinin ilgisini fazlasıyla çekecek,  dersler çıkarmayı becerebilen erkek izleyiciyi de kendine ayar, ilişkilerine değer verme noktasında düşündürtüp biçimlendirebilecek  başarılı bir oyun. Üstelik klişe gibi duran ama sanırım salonun çoğunluğunun not aldığı “Hayat, kendi kendimize uydurduğumuz yalanlarla oyalanma sanatıdır.” ve “Çok kadın hiç kadındır.” cümlelerinden hareketle  keyifli bir sohbete zemin oluşturup şarapla* devam ettirilebilecek güzel bir akşam için -bence- son derece ideal bir oyun.

İzlenmeli!

Işık Tasarımı: Ayhan Güldağlar
Dekor- Giysi Tasarımı: Serpil Tezcan

* Fiyat kalite açısından son derece ucuz olan girdiği pek çok uluslararası yarışmada segmentinde altın ve gümüş madalyalar almış (Dün dahi -önceki fiyatı düşürülmüş olarak- Migros'ta 12,90 TL den satılan,) Pamukkale Anfora Trio blogun önerisidir. Beğenmezseniz bana küfredebilirsiniz:)

24 Aralık 2011 Cumartesi

Yağmurlu Bir Gündü

SON DURUM* - 24 Aralık Cumartesi, 14:50

Sıcaklık: 7°C  Nem: %81  Basınç: 1012 hPa

Görüş: 10 km  Rüzgar 26 km/sa

 Kaybetmiştik onu ...
Sanmıştık ve üzülmüştük...
Ellerimizi yağmura tutturup...
Koşturduk.
*Pizza yiyemedik
Paçanga Böreği yiyemedik.
Bira içemedik...

Yine de çok sevindik.

23 Aralık 2011 Cuma

Havlayan Köpek Isırmaz

Başlıktaki söz bize mi aittir yoksa başka dillerden bize aktarılmış bir atasözü müdür çıkaramadım şimdi... 

Bazen, kendi yurttaşlarımız ve yakın çevredeki ülke halkalarına hava atacağız diye kantarın topuzunu oldukça kaçıran öngörüsüz çıkışlarımıza bakıyorum; sonra, süreçler içinde yaşanan gerçekliklere göz dikiyorum, onca bağırtı çağırtının arkasından bir süre geçtiğinde, herkesin suspus olduğunu, hiçbir şeyin değişmediğini hatta bir önceki pozisyonumuza göre gerilediğini fark ediyorum. Benzer her olayda bir sürü laf ve infialle asıp kesiyoruz. Sonra da bir bakıyoruz ki asılan kesilen biz oluyoruz.

Evet biz güçlü bir ülkeyiz, evet stratejik önemimiz ve görkemli bir potansiyelimiz var. Ama aklımız yok. Derinliğimiz yok. Günlük siyasetin, popülarizmin peşinden sürüklenip, ondan medet uman bir siyasi üslubumuz var ve bizim dışımızdaki herkes bunun farkında.

Her uluslararası sorunumuzda, gereksizce üst perdeden atıp-tutup sonra da popomuzun üzerine oturmak yerine, olabilecekleri daha sakin kafayla değerlendirerek öngörmemiz ve büyük laflar üretmek yerine popülizme hiç prim tanımayan, daha ayağı yere basan, uzun süreçleri göz önüne alan, öngörülü, kendine güvenen stratejiler ve akıllar üretmemiz gerektiğini artık fark etmemiz gerekmiyor mu?

Öyle bir dış politika zafiyeti ve öylesine bir ekonomik kıskaç içindeyiz ki; hiç bir şekilde sonuç alıcı politikalar üretemiyor, sadece bağırıp çağırarak kendimizi ve halkı kandırıyor, bir süreliğine gündemi başka bir mecraya taşıyıp dikkatleri yapıştığımız olaya çekiyor, içerideki sorunların üzerini örtüyoruz.

Ne yazık ki, ürettiği popülizmin rüzgarıyla beslenen, hamasetle beslenmiş milliyetçi söylemlerin halkın genelini okşadığını bilen bir hükümetimiz var. Türkiyedeki mevcut iktidar hiç bir şekilde batılı bir ülkeye kafa tutmayı, herhangi bir nedenle onlarla karşı karşıya gelmeyi, kapışmayı, bu halin yaratacağı riskleri göze alamaz.

Eğer gerçekten birilerine kafa tutacaksak, Kıbrıs sonrasında ve daha önce başımıza gelenleri göze almamız gerekir. Varsa yoksa ekonomi diye bağıran ve sistemden nemalanmış insanlar, ihracatının ithalatını karşılama oranı % 58'lere gerilemiş, ürettiği ve ihraç ettiği pek çok mal için  ithalat yapmak zorunda olan, sıcak paraya muhtaç bir ülkede, olası bir kafa tutmanın ardından kaybedeceklerini asla göze alamazlar; yakın tarihte yaşanan ve hala devam eden İsrail, Libya, Suriye, Mısır, İran ve füze kalkanı meselelerinde edilen sözlerle yapılanlar arasındaki zıtlıklarda olduğu gibi.

Ha şunu da belirtmeden geçmeyeyim: Fransa'nın aldığı karar hiç umurum bile değil, tıpkı bizdeki iktidarın seçim argümanları, ortaya karışık söylemleri kadar değeri var benim gözümde... Çünkü ne biz gerektiği kadar sertleşebileceğiz ne de onlar olayı daha fazla gerecekler. İzlediğimiz şey;  karakterleri benzer iki liderin iç siyasetlerine malzeme yaptıkları, kendilerince ve keyif aldıkları bir oyun. Derinliksiz, entelektüel düzeyi dipte, insanlıktan, halklarından ve gerçeklikten uzak pespaye bir oyun. İşin garibi halkımız da alıştı buna... misal beni hiç ilgilendirmiyor. Tıpkı benzerlerini çokça seyrettiğim filmlerde, akışı ve sonu tahmin ederek tüm heyecanımı yitirdiğim anlarda olduğu gibi.

Not: Aslında bu yazıyı yaklaşık 5 ay önce İsrail meselesi üzerine yazmıştım. Oldukça sert bir yazı idi; uslubu açısından değil, içerdiği gerçeklikler açısından... Toplumdan, o anki hava dolayısıyla olumsuz tepkiler alacak, İsrail'in ABD, Batı ve bizim için neden vazgeçilmez olduğu, neden bağırıp çağırdıklarımızı yapamayacağımız üzerine bir yazı idi. Açıkçası yapılacak yorumlarla uğraşmak istemediğim için yayımlamamıştım. Bugün o yazıdaki tüm cümlelerimin o olay özelinde gerçekleştiğini görüyorum. Ve bizim süreçlerimizin değişmediğini de... O yazının ana hatlarını olduğu gibi koruyup bir başka hale uyarlayabildiğime göre yazıyı; mevcut iktidarın "istikrarlı" bir dış politika uyguladığını ve bu konuda "tutarlı" olduğunu söylemek mümkün!

21 Aralık 2011 Çarşamba

Soykırım

“1808'de Charlie Savage adlı bir İngiliz gemici tüfeklerle ve eşi görülmemiş bir amaçla donanmış olarak Fiji adalarına geldi. Savage tek kişi olarak Fiji'nin güç dengesini altüst etmeye kalkıştı. Pek çok serüveni arasında kanosuyla bir ırmağı izleyerek bir Fiji köyü olan Kasavu'ya gelip köyü çevreleyen çitin bir tüfek atımlık uzağında durup savunmasız yerlilere ateş etmek vardı. Kurbanlarının sayısı öylesine fazlaydı ki, hayatta kalabilen köylüler cesetleri üst üste yığıp cesetlerin arkasına saklanmışlardı ve köyün kenarından geçen dere kandan kıpkırmızı olmuştu.” (Tüfek, Mikrop ve Çelik)

Biz bugünlerde Fransa'yı yakın geçmişinde başka halklara karşı uyguladığı cani eylemleri sebebiyle rahatlıkla suçlayabiliyoruz. Fransa'nın yaptığı katliamların çoğu belgeli ve tüm dünyaca bilinen şeyler. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın Cezayir katliamında bizzat savaştığı biliniyor, hatta ne kadar doğrudur bilemem ama ölü bir Cezayirli'nin kafasına basarken objektiflere poz verdiği söylenmişti bir hocam tarafından. Kendisi görev yaptığı yıllarda Türkiye'nin AB'ye girmesi için Ermeni Soykırımı'nı tanıması gerektiğini şart olarak sunmuştur ayrıca. Tıpkı halefi dünyanın en ahlaklı siyasetçisi Sarkozy gibi!

Bir de buzdağının görünmeyen kısmı var. Avrupalılar Amerika'ya ilk olarak 1500'lerde çıktı. O zamanlar şimdinin “beyaz” Amerikalıları yaşamıyordu o topraklarda. Yaklaşık 3000-4000 yıl önce, Sibirya'yla Alaska arasındaki Bering boğazının donmasını fırsat bilen Mayaların, İnkaların ataları uzun yollar aşıp buralara gelip yerleşmişlerdi. Olayın sonuçları ise bize ortaokulda-lisede ders kitaplarının söylediği gibi Christoph Colombus amcanın Dünya için hayırlı bir iş yapıp “İşte alın yeni bir kıta keşfettim! Gelin buralara da yerleşelim, dostça kardeşçe yaşayalım.” mesajı vermesinden ibaret değil. Keşke öyle olsaydı.

Bugün Amerika kıtasında ana dilini tamamen unutmuş, Avrupa dilleri konuşan “yerliler” yaşıyor. Onlar çağlar önce, dünyanın o dönemki ileri medeniyetlerinden bir haber olmalarına rağmen piramitler yapmış, rasathaneler kurmuş, bugün bile geçerliliği olan bir takvim yapmış, Galilei'den çok önce Güneş ve Venüs yıllarını herhangi bir yardımcı elektronik alete sahip olmadan doğru hesaplayabilmiş insanların torunları. Yani Avrupalılardan daha salak ya da beceriksiz değiller. Dilleri ve kültürleriyle birlikte geçmişleri de ellerinden alındığı için bunun zararı yalnızca onlara değil, insanlık tarihine de oldu. Bugün antik Maya ve İnka kentleri hala çözülememiş birçok sır barındırıyor.

“18. yüzyılın başlarında Paskalya Adası'na ayak basan Avrupalı denizciler adeta
gözlerine inanamamışlardı. Şili kıyılarının 3050 km açığındaki bu küçücük kara parçasının her yanına yüzlerce dev heykel saçılmış duruyordu. Çelik kadar dayanıklı volkanik kayalar, tereyağı keser gibi kesilmiş;10.000 tonluk kayalar dağlardan koparılmıştı. Yükseklikleri 10 ila 20 ton arasında değişen 50 tonluk heykeller, hareket ettirilmeyi bekleyen robotlar gibi durmaktaydı.


Ne yazık ki bu küçük kara parçasına gelen ilk misyonerler adanın geçmişinin karanlık kalmasına sebep olmuşlardır. Ellerine geçen hiyeroglifli tabletleri yakmışlar, eski tapınma biçimlerini yasaklamışlar, her türlü geleneği yok etmişlerdi.” (Tanrıların Arabaları)

Tamamen tesadüf eseri, birbirleriyle bu kadar ilintili ve iyi bir ikili olabileceğini düşünmeden; finaller öncesi edinmem gereken birkaç ders kitabıyla birlikte sipariş ettiğim iki kitap “Tüfek,Mikrop ve Çelik” ile “Tanrıların Arabaları” geçmişi çözümlemeye çalışarak geleceğe ışık tutmaya çalışıyor. En azından iddiaları bu yönde. Metodları ise farklı, Jared Diamond bilimin bilinen kalıpları içinde çözümlemeler yaparken, Erich von Daniken daha “free” takılmış.

Tam bu satırları yazarkense şans eseri Tv'den şöyle bir ses duyuyorum:

"1200'lü yıllarda Moğollar 600 senede nice emeklerle elde edilmiş, hattâ İslâmiyetten önce de yapılmış pekçok mîmârî eserleri, kütüphâneleri, geçmişe ışık tutan târihin kıymetli vesikalarını, mektepleri, rasathâneleri yok ettiler. İnsanları kılıçtan geçirdiler ve şehirleri yakıp yıktılar."... (TRT 1-Batı'ya Doğru Akan Nehir adlı belgesel)

Not:“Tüfek, Mikrop ve Çelik”'i Emre Kongar bir Yorum Farkı sırasında bayağı övmüştü. “Tanrıların Arabaları” ise şanını, evde uzayla ilgili ne zaman bir muhabbet dönse kendisinin adını anan hane halkına borçludur.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Fısıltılar

- Baba!
- Çekmiyorum.
- Çekiyosun:)
- Şu aslanla ve müze ile bir fotoğrafını çeksem.
- İstemiyorum.
- Neden?
- İstemiyorum ya!
- Bak eskiden şurada oturma yerleri vardı; küçük bir havuzun etrafında ve yarım ay şeklinde.
- Şurada da çay bahçesi. Onun arka bölümünde bir lokanta. Bayılırdık orada ızgara köfte yemeye; kızarmış patates, pilav, domates ve biberle süslenmiş tabakta... tabii ki geçen gün Migrostan aldığımız nostaljik şişelerin orjinallerinden içtiğimiz kola ile. 
- Gündüz gelirsek, babannem lahmacun yaptırırdı, bir semaver çayla onları yerdik, halam, annem, halan, amcan hep birlikte. Ama babamla akşam gelmek ızgara köfte demekti ve süperdi.:)
- Kandıramazsın beni :)

- Valilik binasının merdivenlerinde çekseydim.
- İs te mi yor um!:))
- Şuradan sular akardı, altlarından rengarenk ışıklar aydınlatırdı. Hatta hatırlat gösterim; tam şurada mahalle arkadaşları ile çekilmiş bir fotoğrafımız var. Fuar döneminde ve temmuzda çekilmiş. Ama siyah- beyaz.
- Abin burayı hep Kiev'e benzetirdi, biliyor musun? Adamın çizdiği kent planlarına şaşardım. İlkokul bire bile gitmiyordu. 
- Hadi gel bir resmini çekeyim:) Çocuklarına gösterir ve anlatırsın belki, buraların eski halini.
- Ye mez ler:))

- Hayırdır:))
- Profil resmi yapabilirim.
- Bloga koymayacaksın ama.
- İstemediğin hangi resmi koydum ki.
- Koyuyosun tabii.
- Hayır koymuyorum.
- Koyuyosun.
- Söyle bir tane o zaman.
-Var.
- Hangisi  söyle kaldırim.
- .......
- Nooldu sus oldun:))
- Bi tur atalım, hem vakit geçer.
- İstemiyorum.
- Tırsıyosun.
- Hayır:))
- Hadi o zaman
- Hem bişeyler içeriz kafeteryasında.
- İstemiyorum, aç değilim.
- Tırsıksın:))
-:)))
-Yeter ya:))
- Dur bunları çekmem lazım.
- Hatta birazdan birisi için bir şey yapacağız. Tam Kurtuluş Yolu üzerinde.
- Adama bak ya, bir de poz veriyor.
- Anladı bizde biraz köpeklik olduğunu:))
- :)))
- Ekmel Bey (Denizer)Samsunu çok seviyor biliyor musun? Her telefon konuşmasında "Buraneroscuğum; Şöyle gökyüzüne başını kaldırıp, bu kutsal şehrin havasından -benim için- derin derin çeker misin?" diyor. O kadar güzel sözler ediyor ki  ben bile her seferinde yeniden anlamlandırıyorum şehri.
- Burası iyi!
- Ne için?
- Ekmel Bey İçin soluyacağız ya havayı.
- Ulan bi sattir kan kusturuyosun ya bana fotoğraf yüzünden:)))
- Bak karşıdaki heykelin yanındaki adama, sanki iki arkadaş sohbet edip kuğulara bakıyolarmış gibi.  - Çekim şunları iki dakika:))
- Ya adam, yeter yaa!:))
- Oturalım mı biraz?
- Hayır, hayvanat bahçesine gidelim.
- Saat kaç?
- İstersen Yalova Gemisinde bişeyler atıştırabiliriz
Fotoğraf çekmeyeceksin ama :))
-Şunları kesin çekmem lazım.:)))
- Ufff:)))
-Ördekler süper de kafaları dışarıda yakalabilsem.
- Asıl şuradakiler bak:))
- Bigün Birtat'tan çeşit yapıp kolalarla buraya gelelim, şu masalarda otururuz.
- Hatta seni acaip yenim:)) 
- En son ne zaman yendin ki:)))
- Yaa sıkıldım valla:)))
- Tamam bitiyor, ama bunları da boş geçmek olmaz di mi:))
- Şimdi trenleri de çekersin... işimiz var:))
- Yok yok çekmiyeceğim, hayvanat bahçesine giriyoruz. :))

- Nooldu, ben adamımı bilmem mi:))
- Napim olumm, söyle kaçar mı bunlar:))
Başlıcam şimdi:((
- Hadi hayvanat bahçesine..:)))
- Girmicem, istemiyorum.:((
- Deminden beri başımın etini yiyodun:)))
- İstemiyorum; orada da iki saat fotoğraf çekersin şimdi.
- Makinayı bana bırakırsan:))

- Hadi şurada iki poz fotoğrafını çekim. Profillik:))
- İstemiyorum:)))
- Bak yıkılır buralar, sonra çok hayıflanırsın:))
- Amcamı arayalım arabadan Lap-Topumu alim, halama gidelim.
- Nerdesin?
- Köprüdeyiz, 15 dakikaya geliriz.




* fotoğraflar Tırtıl'ın makinası Nikon L 23 ile çekilmiştir 17.Aralık.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP