30 Mart 2010 Salı

Kontes Mariza

Bileti aldığım ilk günden beri heyecanla beklediğim bir akşamdı. Çok keyifli bir gece olacağı konusunda beklentim oldukça yüksekti. Sezon başından beri takipçilerini hiç yanıltmayan, her gösteri sonrasında seyirciyi mutlu mesut salondan uğurlayan Samsun Devlet Opera ve Balesi sanatçılarına güvenim tamdı. Çok keyifli bir sezon geçiriyorduk. Kontes Mariza konusunda içimi en çok kıpırtadan, bana gün saydıran, çok ama çok beğendiğim afişi olmuştu. Özellikle, bütünüyle bir şölen olan "Mevlana -Çağrı"nın (bence) gösterinin güzelliğine hiç yakıştıramadığım afişinde kullanılan renklerden sonra...

Her zaman; kitapları, plakları ve cd'leri kapaklarına bakarak satın almayı severim deyip, onlar da beni hiç yanıltmazlar diye eklerim ya! İşte Kontes Mariza böyle bir operetti. Özellikle ikinci perde, sonrası ve finalde yaşadığım keyif, süreç boyunca aklımdan geçenler, gösteriden kalan lezzet, bahar yağmurunun ıslattığı gecede yürürken daha da çoğalmıştı. Kontes Mariza, bir kez daha seyredilme arzusu uyandırıyordu insanda... Bence, bu sezonun en güzel gösterisiydi. Buradan, sakın ötekileri daha aşağıda gördüğüm anlaşılmasın. Belki de yazının ilerleyen bölümlerinde sözünü edeceğim nedenlerden oluştu bu hissiyatım. Okuyup görececeğiz...

Yine dolu bir salondu... Dün gece oyunun galası olmasının bunda etkili olmadığının altını çizeyim.

Salon kapıları açılıp da içeri girildiğinde göze çarpan dekorun seyircide yarattığı etki; seçilen renklerin, bir salonu kısa ve öz simgeleyen koltukların, gerekli sahnelerde aynı dekoru başka mekanlara çevirmeyi başarabilen detayların ne kadar doğru düşünülüp uygulandığının kanıtıydı.

Dekorun oturtulduğu platformun dönmesiyle öne gelen iki oda ve o iki oda da yaşananları ışığı kullananarak birbirinden ayırma uygulaması çok güzeldi. Öyle bir dekor uygulamasıydı ki; o an hangi konsept yaratılıyorsa oyunda, dekor da o ana uygun bir mekan halini alıyordu algınızda. Alev Tol'du bu başarının altındaki imza...

Ve Sevtaç Demirer: Sanki bir defiledeydik, ilkbahar-Yaz kolleksiyonu sergileniyordu ve karaeografi bir davet şeklinde düzenlenmişti. Çok güzel bir müzik seçilmiş, danslarla zenginleştirilmiş, merdivenlerden inilen bir salon fon yapılmış, biz de podyumun kenarlarında oturmuş, pastel pembeler, pastel sarılar, morlar, maviler ve ekrularla bezenmiş birbirinden güzel kıyafetleri izliyorduk. Yani olağanüstü kelimesi anlatabilir mi; şık şapkalar ve aksesuarlarla desteklenmiş kostümlerdeki güzelliği ve başarıyı, bilmiyorum. Kontes Mariza'nın, sadece dekor kostüm uyumundaki başarısını alıp bir kenara koysanız, onu öne çıkarıp sadece oradan baksanız, sadece o bakış açısıyla izleseniz oyunu, diğer kısımları sizi ilgilendirmiyorsa bile memnun ayrılırsınız salondan.

Ve Neslihan Öztürk: Bale, modern dans, kankan... Hepsi, çok güzel harmanlanmıştı tüm güzelliklerin içine; asla kasmayan ve kasılmayan, son derece yumuşak ve naif, ritmik jimnastik ya da asker düzeni bir disiplin ve kusursuzluk kaygısı taşımayan kareografisiyle muhteşem bir katkı sunuyordu oyuna. Oyuncuların danslarındaki ufak senkronsuzluklar, kanımca bilinçli bir seçimdi ve böyle de olmalıydı. Oyunun genel doğallığını, seyirciyi hiç kasmayan samimiyetini ve sıcaklığını öne çıkaran ögelerden biri de bu nüansdı... Romantizmin bütün simgeleri, şirin bir anlatımla yedirilmişti ikili dans sahnelerine... Hüzünün, neşenin, aşkın dansları o kadar başarılı geçişlerle yerleştirilmişti ki kareografinin bütünlüğüne, bu başarı, oyunun genel akışkanlığına olağanüstü bir destek veriyordu.

Hikaye güzeldi, mizahı yerindeydi, neşeliydi ve müzikleri muhteşemdi. Macar topraklarından çıkarda içinde çigan olmaz mıydı? Hepsi vardı. Budapeşte'den başlayıp Viyana üzerinden Paris'e uzanmış Emmerich Kalman'ın(1892-1953), tüm bu yörelerin tınılarını kullandığı muhteşem bir müzik üzerinde oynanıyordu Kontes Mariza. Bazen gözlerimi kapatıp sadece bu keyifli müziği dinledim. Yazı ilerledikçe farkediyorum ki Kontes Mariza, onu bütünleyen her ögenin kendi başına başarılarının çok güzel harmanlanmasından ortaya çıkan çok başarılı, çok samimi, hiç kasılmayan şahane bir gösteri. Tüm bu güzellikleri derleyip toparlayıp bir araya getiren, bu mükemmel uyumu yaratan Rejisör Kenan Korbek için de; lütfen ayağa kalkarak bir alkış...

Ve... ve... ve... Eda Bingöl. Nam-ı diğer Kontes Mariza: Bu ne alım, bu ne fettanlık, bu ne sempatiklik, bu ne romantizm! Bu ne neşe, bu ne zarafet! Bu ne.. bu ne.. bu ne sayılarını çoğaltarak, "bir sürü kadın halini bir bedene sığdırmak nasıl bir yetenek Eda Bingöl ?" diye sorası geliyor insanın. Bütün bu hallerin seslerini yaratarak bir birinden güzel şarkılara hayat vermek, bütün o halleri danslara katmak, yine bütün o hallere oyunculuk eklemek ve hep sevimli olmak... Bu adı not alın ve yakaladığınız yerde izleyin! İleride bir gün, "ben bu sopranoyu izlemiştim" demek için.

Ve Tassilo- Onur Polat: Orkestranın sesinin sanatçıların sesinden bir miktar yukarıda kalarak baskın çıktığı ilk perdede bile (belkide kadın sanatçılara göre daha önde söylediği için şarkısını) sesini duyurmayı başarıp kelimeleri anlaşılır kılan muhteşem tenor. İlk perdenin bu küçük aksaklığı dolayısıyla karakterleri, algısında bir yerlere oturtmakta güçlük çeken izleyiciyi ilk ele geçiren performansın sahibi. Özellikle, kalabalığa katılmayarak bahçede kaldığı bölümde olduğu gibi; her hüzünlü anında, kemana teslim olarak söylediği şarkılarda doruk yapan güzel sesli kişi.

Lisa da Esra Çetiner, Popelescu da Şahan Gürkan, Zsupan da Bilal Doğan, Stephan da O. Onur Özcan, Tschekko da Özgün Şengül, Prenses Bozena da Tuba Akın, Penizek de Mehmet Erkoç ve Manja da Seda Ortaç muhteşemdiler.

Aslında, ilk perdede açıkcası karamsarlığa kapılmıştım. Orkestranın baskın hali, şarkıların sözcüklerini seçmekte zorluk yaratıyordu. Bir an, acaba bende mi sorun var diye düşündüm. Sonra, arka tarafımdan gelen konuşmadan yansıyan sözcüklerden kusurun bende olmadığını anladım. Birinci perdenin sonunda düşüncemi yanımda oturan genç kızla paylaştığımda, onun da aynı dertten muzdarip olduğunu fark ettim. Kontes Mariza'nın dekor, kostümler, renkler, şarkılar, oyunculuklarla yarattığı başarılı atmosferinde, bir ufak baharat eksik kalmıştı sanki. İçimde, şikayet eden biri türemişti, eksik kalan bir şeyi tamamlamaya gayret ediyordum sürekli. Yoksa, beklentilerimi yüksek tutmamın bedelini mi ödüyordum? Bu umutsuzlukla ilk kez kendimi bir oyun arasında, 1. perdenin sonunda fuayeye attım.

İkinci perdenin başında ısınırken ve şefi beklerken orkestra, çıkan seslerden bir şeylerin değiştiği anlaşılıyordu. İkinci perdenin ilk saniyesinden itibaren, öylesine kusursuz, öylesine dinamik, öylesine lezzetli bir gösteri vardı ki; kelimenin tam anlamıyla nefessiz kaldık. İzleyici olmaktan çıkıp oyunu yaşadık. Sürekli artan bir hayranlık, bir memnuniyet hakimdi salona... İlk perdedeki, ilgisi yer yer sahneden uzaklaşan izleyici gitmiş, kovsanız koltuğunu terk etmeyecek bir izleyici gelmişti yerine. 3 gün 3 gece sürse oyun, kimsenin şikayeti olmazdı. Öylesine bir taddı. İlk perdedeki serzenişlerinden, şımarıklığından utandı izleyici. Bütün salon, aynı ruh halinde nefes alıp veriyordu. İçten bir saygıyla kopup gelen alkışlarıyla gösteriyordu memnuniyetini. Burada bir küçük parantez açmam gerek, seslenmezsem çatlarım çünkü. Ön parterde oturan ve gece dolayısıyla muhtemelen protokolden olan ahali; bir dahakine nazik popolarınızı kaldırıp da ayakta alkışlayın lütfen...

Ve ışık... Sanki bir oyun listesinin en normal insanıymış gibi görünür hep. Tüm emeklere alkış kıyamet koparken, onların değeri ve önemi anlaşılmaz sanki... Oysa, bir insanı överken, onun güzelliğini vurgularken, en çok kullandığımız cümle şu değil midir? Öyle bir ışığı var ki!
O zaman, O. Murat Yılmaz'a kocaman bir alkış, bu güzel gecedeki bütün güzellikleri ışığıyla anlamlandırdığı için...

Marcus Baisch, yine en çok alkışı alan ve izleyicinin kopmasına neden olan kişiydi. Orkestra her zamanki gibi muhteşemdi. İlk perdedeki durumla ilgili eleştiri kötü çaldıkları anlamına gelmesin sakın. Çünkü gece, gerçekten muhteşem bitti.


*Cast'da varsa bir eksik ya da yanlışlık, tüm sorumluluk; günlük cast listesi yayınlamayıp, sadece fotoğraflarla yetinen ve izleyiciyi uğraştıran SDOB'a aittir, duyurulur:))

29 Mart 2010 Pazartesi

Silivri’nin Kaymaklı Yoğurdu*

Gazetede yazılana göre tam bir tilki divanı kurulmuş; adamın toprağını üç milyon dolara kapatmışlar, araya bir milletvekilini sokup anakent belediyesinde imar değişikliği yapıp değerini arttırdıktan sonra on dokuz milyon dolara satmışlar. Her şey tıkırında gidiyor gibiyken içlerinden hakkı yenilen biri de kızgınlığıyla elindeki belgeleri karşı taraftakilere verivermiş…

Durur muyum?..

“Mahkeme Kapısı”ndaki hikayeleri daha ilk okuduğumda karar vermiştim; büyüyünce ben de adliye muhabiri olacağım, diyordum ya, işte şimdi kağıt önümde kalem elimdeydi ve ben bugüne bugün çiçeği burnunda bir adliye muhabiriydim. Bugün dediğim; savcılara müddeiumumi dendiği zamanların bugünüydü. Hatta güneşli güzel bir teşrinevvel günü….

Nasıl ki Cervantes’in kalemi,”Yalnız benim için doğdu Don Kişot, ben de onun için; o yapmayı bildi, ben de yazmayı” demiş, ben de yaz kalemim yaz, dedim…

Otuz beş yaşlarında, sarı saçlı, mavi gözlü, yanakları al al, biraz dişlek, kasketi elinde, baştan ayağa bir Trakyalıydı. Hakim, gözlüklerinin üzerinden bakıp, olayı bir daha baştan anlat bakayım oğlum, deyince, efendim, diye söze tekrar başladı. Benim bu işte bir suçum yok, ben şoförüm. Aslında bacanağın kaynatası vefat edince Edincik’e gitti. Bir haftalığına muvakkaten onun yerine çalışıyorum. O sabah patronu evinden almaya gittim ama yazıhane yerine, arabayı tarif ettiğince sürüp, İnhisarların arkasındaki sokakta, dur, dediği yerde durdum, kendisi inip bir yazıhaneden içeri girdi. Yarım saat kadar sonra elinde büyük bir bavulla çıktı. O güne kadar öyle bir bavul görmedim; deve hamutu gibi; daha çok çuvala benzeyen bir bavul… koştum elinden alıp bagaja koydum. Kapıyı açtım arka koltuğa oturdu, Londra asfaltından yola devamla üç saatte Şehremanetine geldik. Al bavulu benimle gel, dedi. O önde ben arkasında binadan içeri girdik. Şehreminin odasının kapısında bavulu benden aldı, git arabada bekle, dedi bana. Ben de dediğini yaptım. Bir zaman sonra geldi ve Mahmutpaşa’dan, Sirkeci’den, Eminönü’nden epeyce bir alışveriş yaptı, Mısır Çarşısı’ndan bana da bir nevale düzdü, yemek ısmarladıktan sonra dönüşe geçtik. Çok keyifliydi. Hep aynı türküyü mırıldanıyordu. Hakim, hangi türküydü hatırlıyor musun, diye sordu. Şoför biraz düşündükten sonra “seni kimler duurdu” diye yuurtlu bir türkü var ya onu efendim, deyince, (burada hakim, günümüz Türkçesiyle koptu) ben de korktum, hakimi de, şoför Sefer Devran’ı da kalemi de bir tarafa bıraktım, içine edilirse edilsin hikayenin deyip bastım sansürü. Recep, şaban, ramazan…Şunun şurasında üç ayların sonuncusu bitiyor, oruçluyuz, üstelik mübarek kadir gecesi kimsenin günahını, almayalım dedim. Aslında hikayeyi Hollandalıların, “Hırsızlar kavga eder, çiftlik ineğine kavuşur” atasözüyle bitirecektim ama aklıma nerden geldiyse Neyzen babanın hani, “partiye ettim telefon / o şimdi mebus dediler” dizeleriyle biten ünlü hicvi geldi. Çıktım evden yürüdüm Kavaklıpark’a kadar, girdim çay içilen bölümden içeri oturdum bir masaya. Zaten adliye koridorlarını aşındırmadan, oturduğun yerden muhabirlikmiş mi olurmuş? Benim yapacağım; haberi öyküleştirmekti. Ama beceremedim. Böylece canım sıkkın düşünüyor, güme gitti-gitmedi bizim öykü derken, Vayni’de, merhaba, deyip karşıma oturmaz mı?.. Niyetliymiş çayımı içmedi. Kiremitlerin altında neler var biliyor musun, dedim. Bilmiyorum hocam, deyince başladım anlatmaya. Nerede okuduğumu, kişilerin adları neydi unutmuşum. Lakedomanya kralı Atinalıları yenince kazandığı paraları torbalara doldurup generalin birine verip ülkesine yollamış. Kral seferine devam ededursun, ülkesine dönen general çuvalların altını söküp epeyce bir miktar parayı tırtıklayıp çatısındaki kiremitlerin altına saklamış. Torbaların içindekileri teslim alan yetkililer, her torbada ne kadar para olduğunu yazan notlar bulunduğu için eksikliği görmüşler. Hırsızlığın meydana çıktığı bu sırada generale bir nedenle gıcığı olan hizmetçisi de, (o zamanlar Atina paralarının bir yüzünde baykuş resmi varmış ya) “kiremitlerin altında daha çok baykuş var” diye bas bas bağırırmış.

Derin bir soluk alıp, öğrendin mi şimdi kiremitlerin altında ne olduğunu, dedim. Doğrusu çok kitap devirmiş, kibar adamdır Vayni, bilmiyormuş gibi sonuna kadar beni sabırla dinlediğini biliyorum.

*Sayın Ekmel Denizer'in 2009 yılında Silivri Aktüel'de yayımlanmış yazısıdır.

28 Mart 2010 Pazar

Aksiyonlu Günler... Umur 2

1.bölüm...

Neye uğradığımızı şaşırdığımız bir şiddette mermi yağıyordu, dört bir yandan. Sanki; karşı kaldırımda durmuş, arabanın her bir noktasına isabet eden mermilerin açtığı delikleri seyrediyor, her bir merminin saca değerkenki sesinin dişlerimi gıcırdatmasına gözlerimi kısarak, bakıyordum. Yoğun bir korku, sürekli oraya buraya değen mermilerin çıkardığı tiz metal sesi, yoğun dumanın boğazımda oluşturduğu gıcık ve birbirimizin gözlerine bakarak kurduğumuz iletişimle andan çıkmak için oluşturmaya çalıştığımız planların arasında, bir nefes anı arıyorduk.

Kesif bir dumana ve barut kokusuna karışmış yanık kokusu, giderek artan bir yoğunlukla çöküyordu; meydana... camiye... ve arabanın üzerinde kaldığı caddeye. Otomatik silahlardan çıkan takırtı, bir ölüm müziğinin notaları gibi saçılıyordu gün batımının alacasına... Onlarca merminin değdiği lastiklerden duman çıktıkca araba sarsılıyor, jantlara değen mermilerin çıkardığı metal sesi diğer seslere karışıyor, her mermi grubunda araba biraz daha asfalta yapışıyordu. Fırlayan jant kapakları bir süre yuvarlandıktan sonra girdaba kapılmışçasına kendi etrafalarında dönüyor, ritmi gittikçe artan sesler çıkarttıktan biraz sonra oldukları yere kapaklanıp, susuyorlardı.

Arka sol tarafta, koltuğa iyice kaykılarak, kendimi kapının sac bölümünün korumasına teslim etmeye çalışıyordum. Dış sacı delen her bir merminin, kapı sacıyla kapı iç döşemesinin arasında kalan üzeri metal kaplı tahtayı geçemeyip de ona saplandığında çıkardığı tok sesi duyuyor, bu rus ruleti halde, hâlâ devam eden şansıma seviniyordum. Üzerime dökülen camların kırıkları, her mermi grubunun yarattığı sarsıntıyla üzerimden kayarak arabanın tabanına dökülüyordu. Birden, sanki bir rüyanın sıcağına teslim olmuşum gibi ısındı içim. Gevşedim. Cam kırıklarının akışını oyuna çevirdim. Yemyeşil bir vadideydim: ayaklarımın hemen dibinden debisi oldukça yüksek bir dere köpük köpük akıyordu, sıcaktım ama titriyordum. Henüz kıştan bahara dönen doğa, gripal hallerin ateşindeki türden bir soğukla titretiyordu bedenimi. Durduğum derenin tam karşısındaki yüksek kayalığın yol bulduğu yerlerinden bahar sersemi karların suları akıyordu. Bu minik çağlayanlardan neşeli şırıltılarla gelen sular dereye karışarak, onu daha da çoğaltıyorlardı.

Gözlerimle gögüs kısmımdan aşağı doğru akan cam kırığı çağlayanı takip ederken dizlerimin üzerindeki kanı farkettim. Tam bir refleks haliyle elimi başımın sağ tarafına, minicik bir çocukken halam ve arkadaşlarının oynadıkları voleybol esnasında kafama gelen topla düşüp kaldırım taşına vurduğum, sonucunda üç dikiş yediğim, izi çocukluk anısı olarak hâlâ alnımın sağ tarafında duran yere götürdüm. Elime kan bulaştı.

Arabanın korumalı metal bölümlerini siper sayıp, o siperlere attığımızda kendimizi, şaşkınlığın yerini sakinlik almıştı oysa... Seslerin ve mermilerin geldiği yönleri saptamıştık ama pozisyonumuz çok berbattı. Her şeyden, kendi canımızdan bile daha önemli bir dezavantajımız vardı; ateş edeceğimiz alan sivillerle doluydu. Seçerek ateş etme şansımız yoktu. Attığını vuran çocuklar olduğumuz için bu görevdeydik; ama attığımızda vuracağımız hedefleri görme şansımız yoktu. Yolun tam orta yerinde, planlarını önceden yapmış ve anı bekleyen, her türlü avantaja sahip düşmanın önünde, çırılçıplak bir hedefdik. Dur durak bilmeyen mermi sağanağı devam ediyordu. Tek çare; kımıldamadan duran darmadağan olmuş aracın içinden sadece silahların namlusunu çıkararak havaya doğru taciz ateşi yapabilmek, bunun caydırıcılığından yararlanmaktı.

O an gülümsediğimi hatırlıyorum; valinin koruma polisleriyle gittiğimiz bir barda, laf dönüp dolaşıp silahlara geldiğinde, çıkardıkları tabancalarının 9 milimetrelik mermileriyle pek bi hava atmışlardı bize... Sadece, biz kendi silahlarımızın mermilerini gösterene kadar sürmüştü bu cakaları... Hem tabancalarımız hem de otomatik tüfeklerimizin mermisi aynıydı: 11.43 milimetre... Atış eğitimlerinde en çok hoşumuza giden görüntü: içi saman doldurulmuş mankenlere attığımız mermilerin girdikleri yerlere bakmaya gittiğimizde, sırtlarında açılmış olan kocaman delikler oluyordu. Amerikan polisiyelerinin etkisiyle sokakta poliscilik oynayan çocuk tadı alırdık bundan. Ama an, hayallerin rahatlığına hiç benzemeyen bir gerçeklik olarak karşımızdaydı.

Daha önce de "gün olağandı" demiştim, değil mi?

O an istediğim tek şey uzaktan yapılan ateşle ölmekti. O sıkışmışlık halindeyken arabanın dibine kadar gelip, gözümüze baka baka kafama sıksınlar istemiyordum. Bu; bu dünyadan giderayak kaldıramıyacağım bir şeydi. Gözümün önüne, o günden 3 yıl önce şehrin meydanında bir akşam üstü yirmi kişilik (karşıt görüşlü) grup tarafından etrafı çevrilmiş 17 yaşındaki halim geldi. O gün de bir tek şey dilemiştim: iyi bir yumruk yiyip yere kapaklanmak ve orada ne olacaksa olsun! Ayakta dururken, onların yüzüne bakarken, o sorguya çekilme hali içinde tokatlanmak, hırpalanmak ve karşılık verememenin gurur kırıcı dakikalarını yaşamak istememiştim.

Öte yandan; bir gün, "sağcılarla solcular, aynı yere 'özellikle' koyuldukları için" sürekli huzursuzluk çıkan koğuşlardan birinden, huzuru bozansın diye alınan solcu bir gencin, sorumlu bir assubay ve erler tarafından küfürler eşliğinde nasıl dövüldüğüne, falakadan patlamış kan revan ayaklarıyla nasıl tuzlar üzerinde yürütüldüğüne, kova kova sularla nasıl ıslatıldığına, sonra tekrar dövüldüğüne rast geleceğim; o çaresizliğe eklenmiş gurur kırıklığının alınamamış öfkesinin hapisane günlerinin zorluğunda nasıl çoğaldığına tanık olacağım güne, henüz gelmemiştim.

Silah seslerine ve patlayıcılara ne kadar da alışıktık ilk gençliğimizde onu düşündüm. Gecenin herhangi bir anında, sokağın köşesinden bir silah sesi, ya da iki sokak ötedeki bir binaya koyulmuş bombanın patlamasını duymak, ne kadar da olağandı.

Üzerime ilk silah doğrultulduğunda 16 yaşımdaydım. Kaçarken, sanki mermiler kafamın üzerinden geçiyor sanmış, sürekli kafamı aşağı eğerek kendimi mermilerden korumuştum. Oysa ne silah ateşlenmiş ne de herhangi bir mermi bir yerime değmişti, sadece, bizimle aynı yaştaki çocuğun belinden çıkardığı silahı bize doğrulttuğunu görmüştük.

Çok eskide yaşanmışcasına gözümün önünden geçen bu anlara; tank kullanmak dahil her türlü silahın eğitimini almış, her türden silahı söküp takabilen biri olarak bakıyor; yüzümdeki gülümseme eksilmeksizin, ülkenin içinden geçtiği döneme, görmüş geçirmiş kocaman bir adam gibi; 15' le 20 yaş arasında yaşadıklarımdan ahkâm kesiyordum. Şimdi, tüm bunları yazarken, onca şeyi o ana nasıl sığdırmış olduğuma gülüyorum.

Onca gürültü patırtı ve toz duman içinde ilk şoku atlatınca; arka koltukta, benim sağ tarafımda oturan komutanın ikinci cümlesi duyuldu. O cümlesini daha bitirmeden, Cemal, telsizin mandalına basıp anonsu geçmeye çoktan başlamıştı: "Bayrak 01, Merkez!"

3.bölüm...

 

26 Mart 2010 Cuma

Savarona Hakkında Belki de Hiç Duymadıklarınız

Şu an gündemde olan haberler ışığından bakınca... Hani şu yeniden kiralanması gündeme gelince hatırlanan, tarihsel değerine anca o zaman vurgu yapılan, sıradan bir mal gibi bir işadamına pazarladığında yürek yakmayan, sahip çıkılmayan, hiç farkedilmeyen... Şu an itibariyle de televizyon haberlerinin magazin boşluklarını dolduran, derin vefa duygularına yalap şap hitap eden heyecan ve sorumluluk yüklü(!) magazinsel sözlerle döne döne anlatılan Savarona haberlerinin iki yüzlülüğüne, yüzeyselliğine, bir magazin yıldızı muamelesindeki anlatımların sıradanlığına ve bilgisizliğine bakınca, al sana tarihe notlar düşme sorumluluğu yükleyen bir an daha dedim kendime.

Savarona'yla tanışıklığımın çok eskiye dayandığını belirtmekle başlayayım sözlerime... Ve belki de daha önce hiç bir yerde rastlamadığınız, küçük notlar sereyim önünüze...

İlkokuldan mezun olduğum yılın yaz tatilinde, o an itibariyle Çanakkale Ziraat Bankası müdürlüğünü yapmakta olan en amcamın yanına gitmiştik. Babaannem, halam ve ben...

Kilitbahir'de burçlara oturup gazoz içmiş, boğazın en dar yerinin karşı noktasına bakmış, Settülbahir'e gözlerimi dikmiş, amca dilinden "Çanakkale Geçilmez!"in tüm öykülerini dinlemiş, onun her cümlesinde bütün bir olayı film gibi yaşamıştım. Şu an, bu yazıyı yazarken gözümün önüne gelenlerle farkediyorum ki, ben o anların içine girecek ve yazıyı uzattıkça uzatacağım. Çünkü, o kadar çok şey var ki anlatacağım. Tüm bunları başka bir yazıya bırakmaya karar vererek, an itibariyle başlıyorum Savarona notlarıma...

O dönemde Deniz Harp Okulu öğrencilerini gezdirmek, aynı zamanda onlara eğitim vermek amacıyla özellikle yaz aylarında, liman liman gezmekteydi Savarona. Gittiği her limanda da müze görevi üstlenerek ziyaretçilere açılmaktaydı. Bizim Çanakkale'de rastgelmiş olmamız çok daha anlamlı kılmıştı ziyaretimizi... Savarona'nın hikayelerini, tarihin en önemli savaşlarına tanık olmuş destansı bir denizin üzerinde dinlemek, Atatürk'ün oturduğu koltuklarda onu hayal etmek, yatağını görmek, gerçekten çok etkileyiciydi. Okulla gittiğimiz filmlerde gördüğüm Ülkü'nün bulunduğu yerde durup koltuğunda oturan Atatürk'e bakmak, 12 yaşındaki bir çocuğun o anında nasıl şekillenirse, tam o anlamda bir gerçeklik hali içindeydim. Açıkta demirlemiş Savarona'ya giderken bindiğimiz kayıktaki heyecanımı, merakımı anlatmaya kalksam, kelimeler yetmez. Yaşadığım her dakikasını, duyduğum her sözü bu kadar iyi aklımda tuttuğum iki andan biri Savarona gezisidir. Gemi bizim limana geldiğinde daha önce görmüş olmanın bilgiçliği ile nasıl kasım kasım kasıldığımı, ne havalar attığımı da bir kenara not edeyim.

Savarona hikayesine adının nereden geldiğinden başlamam gerek, biliyorum. O gün, bize yatı gezdiren ve anlatan görevlinin tüm söylediklerini bir bir yazacağım. Doğru yanlış sorgulamasını yapabilmem hiç bir şekilde mümkün olamayacağı için, varsa yanlış bilgiler, sorumluluk tümüyle o kişiye aittir.

Sava, o yıllarda Afrika'da nesli tükenmekte olan ve çok hızlı uçabilen bir kuşun adıymış, Rona da, yatın o anki sahibi kadının adı... İkisi birleştirilince, olmuş Savarona'nın adı... O günlerde dünyada bir benzeri olmayan yatın, ülkemiz adına alınış öyküsü de, ne gariptir ki bugünkü kaderiyle aynı... Rona adlı kadın satışa çıkarınca yatını; dünyanın dört bir yanından talipleri çıkmış... Kıran kırana pazarlıklar yapılmış... Tüm bu pazarlıkların olduğu süreçte, bizden daha zengin pek çok ülke ve kişi tarafından daha çok paralar teklif edilmesine rağmen bize satılmasının nedeni: Atatürk'ün ''Biz savaştan yeni çıkmış bir milletiz, ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerekiyor" diye başlayan ve cümlenin bir atasözü olduğuna vurgu yapan sözleriymiş.

Savarona'yı gezme şansına sahip olanlar bilir; yatta çok güzel bir şömine vardır. Onun hikayesi de (yine o gün bize anlatılana göre)çok ilginçtir. Çok elit ve zengin bir çevresi olan, dönem sosyetesinin gözbebeklerinden Rona, bir gün, bir arkadaşının evinde bir şömine görür. Ve o şömineye vurulur. Onu yatı için arkadaşından ister. Arkadaşı vermek istemez. Hırslı bir kadın olan Rona, zaman içinde arkadaşının ekonomik anlamda zor duruma düşmesine sebep olacak ortamı yaratarak, onu evini satmak zorunda kalacak hale getirir. Sonuçta o evi alır. İçindeki şömineyi çıkarttırarak yata getirtir. Ardından bütün olayların nedenlerini anlatarak şöminesiz evi arkadaşına iade eder.

O gün bize rehberlik yapan kişinin anlattığına göre daha sonra kendisi de ekonomik güçlükler yaşamaya başlayan Rona; bunun nedeninin o şömine olduğuna, yaptıklarından dolayı tanrı tarafından cezalandırıldığına inanır. Hem ekonomik nedenler hem de bu hissiyatı dolayısıyla satmaya karar verir yatı. Tek şartı adının değiştirilmemesidir. Yatı, genç Türkiye Cumhuriyeti'ne sattığı için mutludur.

Şimdi düşünüyor ve gülümsüyorum; gemiyi kırkdokuz yıllığına kiralayan kişinin daha yirminci yılında masraflarının çokluğundan dolayı işletmekten vazgeçip yeni sahipler aramasının nedeni şömine olabilir mi?

Tarih, Savarona'ya değen ellerden bir çoğunun adını silerken... Bir adın hala pırıl pırıl parlıyor olmasının bir anlamı olabilir mi? Atatürk.

Not: Ben o gün dinlediklerimi anlattım. Bir eksiklik ya da yanlışlık varsa... Sorumluluk o rehber kişiye aittir.:))

25 Mart 2010 Perşembe

Nefes...Gecikmiş Bir Yazı

Nefes, vizyona girdiği ilk günden itibaren hep uzak durduğum bir filmdi. Milliyetçi bakışlar atan, tribüne oynayıp hassasiyetlerden nemalanmak isteyen, ticari öncelikleri ağır basan ve taraf bir film olduğu düşünceleriyle sıcak bakmamış ve bu yargılarım nedeniyle de gitmemiştim filme...

Bir iki ay önce, merakımı yenemeyerek, izledim filmi. Açılış sahnesine koyulan emek, ışık, kamera ve anlatım dilindeki lezzet bir anda, tüm algımı alaşağı edip kelimenin tam anlamıyla koltuğuma çaktı beni. O andan itibaren soğuğu hisseden, mermilerden sakınan, her bir acıyı teninde yaşayan, aynı kaygıları duyan ve ne olacağını merak eden bir karakter halini aldım. Sürekli olarak türün sevdiğim örnekleriyle kıyaslıyordum. Üzerine bir yazı yazsam neleri öne çıkarırdımın cümleleri bir bir aklımdan geçiyordu. O kadar çok noktadan, o kadar farklı düşünce yazmak istedim ki film üzerine... Tüm bunları derleyip toparlayabilmek için de hep öteledim yazacağım yazıyı...

Bugün sinema bloglarında dolaşırken, en iyi film ödülü aldığını görünce, ertelediğim düşüncelerin kısa bir özetini yapmak istedim. Düşüncelerimin en iyi film seçilmiş olmasıyla bir ilgisi olmadığının altını çizmek isterim. Bu konudaki kişisel düşüncem, ödüllere bakış açım, genel kabul gören nitelemelerden oldukça farklıdır. Bir filmin ödül almış olması, onun değerini farklı kılmaz benim gözümde.

Nefes; bir ana olay üzerinden genel bir durumun hallerini ortaya koyarken, aslında, kocaman bir sorunun farklı boyutlarını ve farklı algılamalarını da oldukça dinamik bir anlatımla sergiliyor. Bu satırbaşları nedeniyle insanlar çok da doğal olarak, kendi ideolojik yaklaşımları, sahip oldukları değerleri, özellikle de görmek istedikleri yerden ve sorunun savundukları tarafından okuyorlar filmi. Aslında bu durum; filmin ortaya koyduğu eleştirinin çeşitliliğini, saplantısızlığını, bakış açısındaki çok yönlülüğünü kanıtlayan bir veri olarak algılanıp, önemli bir artısı olarak hanesine yazılabilir. Yazılmalıdır da...

Nefes, askerler ekseninden gelişen bir öykü ortaya koysa da, benim gözümde asla militarist bir film değildir. Ülkemizin en temel gerçekliğinin ve sorununun niyelerini düşündürten, sahada uzun yıllar görev yapmış bir askerin kitabından uyarlanmış sağlam senaryosuyla bir durumu farkettiren, doğruya yol almak konusunda yeni düşünceler oluşmasına neden olabilecek, en azından bu anlamda ufuklar açıp katkı sunabilecek güzel bir film.

Uzun yıllardır uğraşmak zorunda kaldığımız, derin acılar yaşatmış bir sorunun tüm taraflarda nelere yol açtığının, her bir tarafa yaşattığı acıların, yanılgıların, önyargıların, kayıp zamanların ortaya koyulduğu türden de bir film, Nefes.

Gerçeğin tam ortasından sahneleri, simgesel anlatımları, aksiyonu ve görselliği ile dünyadaki benzerlerinden hiç de geri kalmayan, nitelikli bir sinema diline sahip, en azından bu özellikleri anlamında izlenmesinde yarar olan, başarılı bir yapım. Sadece final bölümündeki sahneler için bile izlenmeye değer...

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP