17 Nisan 2010 Cumartesi

Sevgili Doktor

Bu sezon izlediklerim içinden "en'ler" listeme girmeyi başaran bir oyun oldu Sevgili Doktor. Oyundan söz etmeden önce de bir oyuncudan söz etmem gerekiyor: Banu Manioğlu.

Sosyal, ekonomik ve sınıfsal konumları açısından farklı üç karakterin her birini başka bir oyuncu oynamış gibi, bir önceki skeçte canlandırdığı karakterin izini tümüyle silerek sevdirirken, yepyeni bir karakteri izleyici algısına yerleştirebilmek nasıl bir başarı olarak tanımlanırsa, tam anlamıyla o tanımın karşılığı bir oyunculuk gösterisiydi sergilediği...

Olağanüstü bir oyuncu izledim ben salı gecesi, bunu çok net söyleyebilirim. Size önerim; bu adı not alın ve onun oynadığı oyunlara gözünüz kapalı gidin. Emin olun ki, izlediğiniz oyun ne kadar kötü olursa olsun, Banu Manioğlu performansının bırakacağı tat, yetecek size...

Sevgili Doktor, Sivas Devlet Tiyatrosunun bir oyunu olunca tereddüt geçirmiştim. Aslında, gözden ıraklara el atmayı seven, bu konuda yeteri kadar tecrübesi olan biri olmama rağmen, genel algı sisteminin anlık esaretine düşmüş ve karar oluşturamamıştım oyun konusunda... Sanki, sadece belli başlı kentlerin tiyatrolarından iyi oyunlar, iyi oyuncular çıkarmış algısının tutsağıydım an itibariyle... Öte yandan da, durumlara oturttuğu mizahını çok sevdiğim A.Çehov'un öykülerinden oluşan bir oyun olması çekiyordu beni... Açık bir itirafta bulunmam gerekirse, o gün için bir başka seçeneğim olsa, gitmezdim bu oyuna. Bir de yoğun günlerin akşamında bir konsere gitmek, bir oyun izlemek; okul bahçesinde gün boyu top oynadıktan sonra kana kana içilen suyun tadında bir keyif yaşatır bana... O yüzden, bu tür günlerde, genellikle, "ne olsa giderim abi" modunda olurum.
Altı ayrı skeç; A. Çehov'un(Nesimi Kaygusuz) ara anlatımlarıyla ana karakter olduğu bir oyun kurgusuyla birbirine, mükemmel bir akıcılıkla eklenmişti. Başarılı geçişlerle ritmi asla düşürmeyen bir bütünlük sağlanmış, doğru ve çok iyi oyuncularla da iki perdelik, seyir keyfi üst düzeyde bir oyun oluşturulmuştu. Enfes bir müzik, mükemmel bir tat eklemişti oyuna, ki bu müzik (Farid Farjad) daha perde açıldığında sizi çekip alıyordu sahneye. Dekorlar son derece sade ama aynı oranda göz doldurucuydu; daha doğrusu, asla oyunun ve oyuncuların önüne geçmeden ve gözleri tırmalamadan, son derece mütevazi bir tat katıyorlardı oyuna... Işık ve görsel efektler son derece şıktı, özellikle sis ve sıçrayan suyun eklenmesiyle oluşmuş liman sahnesi göz alıcıydı . Kostümler kusursuzdu.Seçilen öyküler, farklı katmanlardan insanları farklı ortamlarda bir araya getiriyordu. Toplam beş oyuncu, altı ayrı öyküdeki, farklı sınıflar ve statülerden ve gündelik hayattan karakterleri canlandırıyordu. Dolayısıyla aynı kişinin değişik öykülerde ve birbirinin uzağı karakterlerdeki performanslarını izleme fırsatı buluyordunuz. Yaklaşık iki saatlik bir zaman diliminde, aynı oyun içinde farklı karakterlere bürünüp, bir önceki karakterin etkisini algılardan silerek yenisini yerleştirebilmenin zorluğunu da göz önüne aldığımızda, tüm oyuncuların performanslarının ne kadar başarılı olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ama ben yine de iki isimi öne çıkaracağım: Ümit Dikmen ve Banu Manioğlu... Gülin Ersoy da başta mürrebiye karakteri olmak üzere başarılı canlandırmalarıyla, yıldızı çok parlayacak bir karakter oyuncusu olduğunu hissettiriyor ve izleyicinin sempatisini üzerine çekmeyi başarıyordu. Sevgili Doktor, benim tiyatro zevkime çok uygun bir oyundu. Birincisi, sevdiğim bir yazarın öykülerinden uyarlanmıştı. Tiyatro dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biriydi Çehov. Konu sağlamdı, hatta ideolojik bir gözle bakıp, ezenler, ezilenler ve statüko üzerine çok güzel sözler edilebilirdi. E aşk, kadın erkek halleri, ilişkiler ve sadakat üzerine güzel sözler ve hallerde koyuyordu oyun ortaya... Yani, fazlasıyla hayatın içindendi ve tüm bunları da anlatan, daha doğrusu yazan A.Çehov'du.

Tüm bu öncelikli referanslara rağmen; bu kadar başarılı bir uyarlama ve bu kadar başarılı oyunculuklar olmasa, paylaşma gereği duyar mıydım blogda? Tabii ki hayır!
Eğer yolunuz Sivas Devlet Tiyatrosunun başarılı oyunu "Sevgili Doktor" ile kesişirse, sakın kaçırmayın ve kendinizi böylesine bir tiyatro tadından mahrum bırakmayın! Ve Banu Manioğlu adını, sakın unutmayın!

16 Nisan 2010 Cuma

Göğceli Cami'nin Hikayesi

Bu yazıyı yazmak fikri dün aklıma geldi. Yolum, iş nedeniyle caminin olduğu ilçeye düşünce, ki Ordu'ya gidiyorduk. Elbette, yolda durup meşhur Yalıköy Köftesini yemeyi de ihmal etmedik.


İlçeden çıkışı, caminin içinde bulunduğu mezarlığın önündeki caddeden yapınca, hikayeyi de paylaşınca Göksenin abiyle, bloga yazıp tarihe önemli bir not düşmek elzem oldu. Çünkü benim yazacaklarım, belki de Türkiye'deki hiç bir kaynaktan ulaşılamayacak ve birinci ağızdan edinilmiş bilgiler.


Bundan en az 15 yıl önce, mağazanın kapısının önünde bir Volkswagen minibüs durdu. Arabanın direksiyonundan inen kişi tanıdıktı; müze müdürlüğünün Pick-up'ını kullanan, tanıdığım en sorumlu, aracına en iyi bakan devlet şoförlerinden biriydi. İşi, Türkiyenin en uzun soluklu kazılarından biri olan İkiztepe'nin arkeologlarını ve elbette kazı malzemelerini taşımaktı. Konuya kişisel olarak da ilgi duyan biri olduğu için, işini büyük bir zevkle yapıyordu. Ondan söz ederken, o zamanki müze müdürü Mustafa Bey'den söz etmeden geçmek olmaz; devletin kıt bütçelerine aldırmaksızın, şehrin insanlarını harekete geçirip, bir şekilde yürütüyordu işleri. Ülkenin önemli ilaç fabrikalarından biri olan Adeka'nın, müdür beyin fark ettirmesiyle müzenin yeniden düzenlenmesine yaptığı katkılar unutulmaz. Müzenin aracının yedek parça sorumluluğu da bize yıkılmıştı; yıl boyunca, ihtiyaç duyulan yedek parçaları verir, parasını da yaz deftere yapardık. Sorumluluk duygusu, tatlı dil ve samimiyet, devletin bile ilgisiz kaldığı ya da yeterli ilgiyi göstermediği bir alandaki bir devlet görevlisinin kişisel çabası, yılanı bile deliğinden çıkarabiliyordu?

Yazıları biraz da kendime notlar olarak oluşturduğum için, uzun bir girizgah yapıyorum. Bu sizi sakın sıkmasın! Çünkü buradan edineceğiniz bilgi, olası bir Karadeniz Turunda, belki sizi güzergahınız üzerindeki bir sapaktan iki yüz metre kadar içeri sokacak ve bir "dünya malı"nı, bir tarihi, çok daha hissederek solumanızı sağlayacak.

O gün arabadan inen diğer şahıs bir Amerikalı profesördü; ertesi gün, Trabzon'da bir toplantıya katılmak üzere yola çıkmıştı ve arabasının ufak bir arızasını gidermek için Müze Müdürlüğünün şoförü ile sanayi sitesine gelmişti. Arabasını bizim karşımızdaki oto elektrikçisine yolladıktan sonra, başladık sohbete... Sohbet gelip dayandı bizim kültürel varlıklarımızın ne kadar farkında olduğumuza...

Profesörün konusu ağaçlardı; onları inceleyerek, o coğrafyalarda neler yaşandığını anlayabiliyordu. Çok doğal olarak da ağaçlardan yola çıkarak tarihler saptayabiliyordu. Bana bir takım yazılarının fotokopilerini vermişti. Yazıları, DSİ'nin dergisinde yayımlanmıştı. Bu yazıları yazma nedenlerini şöyle anlatmıştı: Sakarya Nehri üzerinde bir inşaat esnasında, DSi'nin kepçeleri suyun altından bol miktarda kütük çıkarıyorlar. Bu da, o sıralarda Ankara'da, şu an yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım Kayaş' da incelemeler yapıyor. O bölgenin asırlar önce derin bir kuraklık yaşadığını ve önemli bir veba salgını sonucunda önemli canlı kayıpları olduğunu tespit ediyor. Bölgedeyken, bir şekilde bu kütüklerden haberdar oluyor ve derhal DSİ'nin hafriyat yaptığı yere gidiyor. İncelemeleri sonunda bu kütüklerin, Gordion yolunun en önemli köprülerinden birine ait olduğunu saptıyor. Elbette bu yitiklik haline çok üzülüyor ve bunun üzerine, özellikle DSİ operatörlerine hitaben, bu tip hafriyatlarda daha dikkatli ve duyarlı olmaları ve yetkilileri haberdar etmeleri konusunda bir makale yazıyor. Elin gavuru işte!

Elin gavurunun bundan sonra anlattıkları ise çok daha şaşırtıcıydı. Bu konuda son derece hassas ve meraklı olan ben bile kendimden utanmıştım. Bir camiden söz etmeye başlamıştı; şehrin önemli ilçelerinden, arabayla yarım saatlik mesafedeki Çarşamba'da bulunan bir camiden. Daha önce incelediği bu caminin yapılış tarihini saptayan oydu. Onun tarihi saptadıktan sonra akıl yürüterek ve dönemi inceleyerek oluşturduğu kanaatleri şunlardı: Selçuklu hükümdarı l.Gıyasettin Keyhüsrev Trabzon'da bulunan Rum imparatoruna karşı bir sefer düzenliyor. Kış dönemini geçirmek ve hazırlıklar yapmak için Çarşamba ilçesinin bu bölgesine konuşlanıyorlar. Bölgeye Yeşilırmak üzerinden geliyorlar. Caminin yapılışında kullanılan tekniğin, gemi yapımındaki gibi; çivi kullanmaksızın ve tahtaların birbirlerine geçirilerek eklenmesi yöntemiyle yapılmış olmasından dolayı bu saptamaları yapıyor Profesörümüz. Yani l. Keyhüsrev caminin olduğu bölgede bir yandan Trabzon'a yapacağı sefer için gemiler yaptırırken, aynı ustalara bu camiyi de yaptırıyor. Aynı zamanda caminin içindeki direklerin dibine halıyı kaldırıp baktığınızda, bir nevi yay sistemi ile karşılaşmak şaşırtıcı. Bunca yıldır yıkılmamış olmasının temel sebebi de deprem esnasında yapının esnemesini sağlayan bu sistem.

Bu caminin aslında tahtadan bir minaresi de varmış, ama 'kıymet bilen varlıklar' olarak ne yazık ki, yıkılmasına ve yok olmasına engel olamamışız. Elbette yıkımlar bunlarla da kalmamış, çatısında fark ettiğiniz ucubelik de yenileme çalışmaları sonucunda oluşmuş. Kiremit çatı, çağdaşlaştırmış camiyi!

Aslında o günlerin, camiden daha önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken kıssadan hissesi ve utancı şudur benim için: O hafta sonu bir arkadaşım ve kardeşimle birlikte kameramı da alarak Çarşamba'ya gittik. Amerikalı Profesörden aldığımız tarife göre bir yere ulaştık ve herhangi bir levha olmadığı için sorup soruşturmaya başladık. Çok doğal olarak da "en iyi bilenler onlardır" diye bir taksi durağına gittik. "Buralarda tarihi bir cami varmış arkadaşlar, nasıl gidebiliriz?" diye sorduk. Bize tarif edilen yer; yine tarihi olan, hala işlevini sürdüren ve ilçenin merkezindeki bir popüler cami idi. Onu aramadığımızı, aradığımız caminin ağaçtan yapıldığını söyledik. Verilen yanıt şuydu: "Şu mezarlığın içinde bir cami var, o olabilir." Tarif ettikleri yer, bulundukları noktanın üç yüz metre ilerisiydi. Hem de aynı caddeden düz gitmek koşuluyla... İlçede yaşayanların bile değerinin ve varlığının farkında olmadıkları bir camiyi elin gavuru biliyordu.


Dış yüzeyi zaman içinde rüzgarın taşıdığı kumların etkisiyle betonlaşmış hissiyatı yaratan caminin arka tarafından gelen kuran dersindeki çocuk seslerinin melodisinde bir tatlı huzur bulmuş, ortamın ulviliğinden etkilenmiştik. Caminin içine girdiğimizde, yan kapıdan, başları fesli kuran okuyan çocukları görebiliyorduk artık. Afacan tavırlarla hocanın söylediklerini tekrar etmeye çalışan oyunbaz halleri, kızlı erkekli ve renkli giysileri, ve caminin içinin, dışarının sıcağına inat serinliğinin yarattığı ambiyans, gerçekten çok güzeldi. Yüzyılların ötesinden bir mekanda hala çocuk seslerinin yankılanıyor olması hoştu. Caminin tavanlarındaki işlemeler, ağaçların kusursuz düzlüğü, köşelerdeki çivisiz birleşmeler şaşırtıcıydı
.

Biraz sonra, caminin hocası; az önce çocuklara ders veren kişi, yanımıza geldi. Biraz sohbetten sonra içerideki floresan lambalarının tahtaların yüzeyinden geçen kablolarını göstererek "bunlar bu caminin yanmasına neden olabilir" diye bir uyarı yaptık. Sonra ekledik:"Yangın söndürücünüz var mı? Hoca başını yukarı kaldırarak, gözleriyle duvarda asılı duran söndürücüyü işaret etti. Gördüğümüz; bir otomobil yangın söndürücüsüydü.


Hani, bizim elin gavuru Trabzon'a gidiyordu demiştim ya! İşte o elin gavuru minibüsüyle Trabzon'a giderken camiye uğramış, o da bizim gibi durumu fark etmiş ve aracının yangın söndürücüsünü camiye bırakmıştı. Hoca, halkın ve ilgililerin yardım konusunda ilgisizliğinden şikayetçiydi. Caminin verandasının kenarındaki çatıyı tutan direklerden birinin üzerine asılmış bir kumbara vardı. Dokunulduğunda gurulduyordu. En azından, kabloların içinden geçirileceği borular alınsın diye bir miktar parayı kumbaraya attık. Caminin bizim bakışımızda, sadece dinsel nedenlere dayalı bir önceliği ya da bu noktadan bir önemi yoktu. Onu gözümüzde değerli kılan "dünya malı" olmasıydı.


O günlerde, Barış Manço; "Adam Olacak Çocuk" adlı efsane programının içinde bu türden haberlere yer veriyordu. Yaptığım kayıtları kurgulayıp ona göndermeyi düşünmüştüm. Bugün- yarın derken kalmıştı. İzlenimlerimi müze müdürü ile paylaşmıştım. Sonra bir levha koyulduğunu gözlemledim ana yola... Sonra, zaman zaman medyada yer buldu kendine Göğceli Cami... O profesör hala yaşıyor mu bilmiyorum. Ama sanırım hikaye artık yaşayacak, belki de birileri bunun üzerinden ilerleyerek daha önemli bulgulara ulaşacak.


*Fotoğraflar 22. Şubat. 2012 tarihinde yeniden çekilmiş olup caminin son halidir.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Kesişen Yollar

Polonya uçağı düşüp de, başta devlet başkanı olmak üzere, devletin üst kademesinden bir çok insan öldüğünde, pek çok insan kendince baktı olaya... Bazılarımız, insanca bir duygusallıkla üzüntü duyarken, bazılarımız da "keşke bizimkilerin başına gelseydi" diye aklından geçirdi ya da bunu açıkca telafuz etti. Olay, dış kapının mandalı birileri hissiyatında, duygusal sızıyı pek de yaşatmayan bir ruh halinde geldi, geçti ve unutuldu.

Yaşam enteresan aslında...

Olayın önündeki haftanın pazar gününde, Tırtıl'la çok keyifli, eğlenceli bir gün geçirmiştik. AKM de bir sergiyi gezmiş, müzeyi ziyaret ederek özellikle İkiztepe kazılarından çıkan 3000- 4000 yıllık buluntulara bakmış, hayvanat bahçesinde turlamış, üzerine bir yazıyı hak eden Birtat Pastanesinde tatlı krizimizi gidermiş, sahil boyunda yürümüş, kısa deniz turları yapan teknenin kalkışını seyrederken, gelen insanlardan hangilerinin bineceği üzerine tahminler yapmış, isabet oranımızın keyfini çıkarmıştık.

Belediyenin oluşturduğu balık satış merkezinde, "gel satıcılardan balık seçip restoranda pişirtelim" teklifimi her zaman olduğu gibi reddetmiş ve kendi tercihi olan şehir hatları vapurunda, denizdeki zıplayan balıkları ve limandaki gemileri izleyerek pizza yeme keyfini dayatmış, sonuçta da kazanan o olmuştu.

Aslında o güne damgasını, Polonya "geyikleri" vurmuştu. Günün neredeyse tamamında eksik olmamıştı Polonya cümlelerimizden... Ki bu abartı halini özellikle yaratmıştım; çünkü, bu abartı haline Tırtıl'ın isyan cümlelerini de katarak bol diyaloglu yeni bir oyun yaratmıştık, bir süredir. Aslında, her biri içinde kocaman bir mizah barındıran esprilerin bazıları, Tırtıl'ın "iğrenç!" nidalarına mazhar olsa da - ki bu haller de, aramızdaki bir başka şakalaşma halidir- genelde, Varşova başta olmak üzere bol bol Polonya hayalleri kurmuş, dolaştığımız mekanları Polonya'ya, insanları da Polonyalılara benzeterek çok eğlenmiştik. Üstelik bir Polonyalı tanıdığımız da vardı; Naz'ın ve Tırtıl'ın "Filip abi" diye çağırdıkları...

Mussano, geçtiğimiz yaz, içinde şu cümlelerin de bulunduğu "Polonya ve Türkiye" başlıklı bir yazı yazmıştı:

Yıllarca, aramızda hiç bir bağın olamayacağını düşündüğüm ülkelerden biriydi Polonya. Lise boyunca, arkadaşlarla kafamızda kurduğumuz gezi planlarında adı bile geçmezdi örneğin. En basitinden gezmek için yurtdışına gidecek olsak, o ülke Polonya olmazdı muhtemelen... Hayat en büyük üniversiteymiş gerçekten. Sadece üniversite okumak ayrıcalığına!! kavuşamayan kişiler anlamlandırmıyormuş bu klişeyi. Yaklaşık iki hafta önce bir kaç günlüğüne bizde kalan Polonya'lı bir misafirimiz olmasa, ya da organizasyon kapsamında örneğin Amerikalı biri bizim eve düşse, Polonya benim için çok uzak bir yer olarak kalmaya devam edecekti. Üstüne üstlük, okuduğum bölüm icabı Amerika'nın kuruluşunu ezbere bilirken (aramızda bize dayatılanlar dışında hiç bir kültürel bağ olmamasına karşın) , ayrı bir ders olarak okutulabilecek zenginlikteki Polonya-Türkiye ilişkilerinden haberim bile olmayacaktı. Obama aslında Türk vs. gibi saçmalıklara bile, Polonya'yla aramızda ufacık bir yakınlık bulanabileceğinden daha fazla ihtimal verecektim belki de.

Önceki hafta sonu, "geyiklerimizin" nedeni Mussano'ydu. Akademik notu ve dil sınavından aldığı puanların ortalamasıyla bölümünde birinci olarak, Erasmus adayı olmuştu. Uluslar arası ilişkiler bölümünün anlaşması da Polonya üniversiteleriyleydi. Yollar kesişmişti.

Haberi Tırtıl vermiş ve biz harıl harıl Polonya çalışmıştık, hafta boyunca... Üniversitelerin sitelerine girip bakmış, daha önce giden öğrencilerin deneyimlerini okumuş, epey bilgilenmiştik. Polonya, bir başka şekliyle hayatımıza girmişti.

Yaşam, sürekli gelişen ve çoğalan aidiyetler sunuyor insana... Ve bu aidiyetler çoğaltıyor yaşamın anlamını... Bu anlam keyifli kılıyor yaşamı ve zenginleştiriyor onu...

Sanırım!

12 Nisan 2010 Pazartesi

Devvare*

Toplamının hepsi ya da hepsinin toplamı bir hesap.. yani tamam; ayvaz kasap, bir hesap. Hasip’mi, Ayvaz’mı derken kasabın adı, kasap atladığı gibi arabasına gitti kasabasında kayınbabasına. Kasabada ne işi mi vardı kasabın? İşte önemli olan burası zaten. Burası öykünün kırılma noktası anlatacağımızın.

Düşünüyoruz şimdi bir açıklık getirelim bu işe diye. Yok mu, oyunlarda, filmlerde konuk sanatçılar; biz de öykümüze bir konuk kahraman getirelim dedik.. katkı maddesi gibi.., diyoruz falan, okuyucuyu oyalayaraktan.

Hani bir gün, başı cumhurun, işini bilir benim memurum, demişti ya, bir zamanlar. Hayatından ve adından memnun değilse de adı Memnun’du adamın. Kazada sıkışıp kalmıştı kaportasına, nalları dikmiş minibüsün.. zar zor çıkarmışlardı Memnun’u. Ölmediğine memnundu Memnun, ama ölmemişti işte. Aklına geldikçe gülüyordu hep, kurtarılışını beklerken susmamıştı kasetteki şarkı, dönüp sarıp baştan başlıyordu, gık’ını çıkaracak yoktu da hali, sanki onun yerine söylüyordu Mukadder: “Kader kime şikayet edeyim seni, bilemem”.

Zor da olsa gelelim asıl konumuza…

- Bir kez kere daha ve son defa söylüyorum arkadaşlar: kim döndürüyorsa devvareyi durdursun.. ben iniyorum!

Tıs, yok. Herkes birbirine bakıyor, yanlış mı duydum; tayyare mi demek istiyor bu adam, diyor.
Ben, “devvare bunlar devvare!..”

Niye devvare diyorum ben onlara?..

Kim biliyor bunu?

Her şeyi bir bilene sormak mı lazım? Bir bilene mi sormak lazım herşeyi?.. Her bilmeyen Sokrat’mıdır ki; bilmesin bilmediğini?. Sözlük de olsa, bir kezcik olsun, açsın baksın bir kitaptan, bir sözcük okusunlar, neymiş devvare, diye…Gerçi onlar, niye devvare dediğimi düşünmezler.. boş ver, deyip döndürülmelerine koyulurlar. Tutup başından döndüren olmadıkça kendi kendine döner mi devvare? Bir anakaranın başındadır döndüre döndüre döndüren, onları. Anakara ile Ankara’nın arası bir a’lık uzaklıktır kızıl telefonla yada neyleyse…

Semazenlerin de başında vardır bir döndüreni, ama o mübarek, tutup da başlarından döndürmez, böyle şeylere temsil, temessül, tevessül, tenezzül etmez, alet yerine koymaz semazenciklerini.

Okuduysanız eğer, Borges’in “Düşsel Varlıklar” kitabını biliyorsunuzdur bir tepenin tepesinde daireler çizip duran Pinnacle Grous adlı, tek kanatlı kuşu. İşte bu kuşa benzer bizim ulusumuz; sağduyusu iyidir de, cumhura uğrattıkları için sol duyusunu, dön baba dön, döner böyle pergel gibi.

Öğrendik mi şimdi ne demek olduğunu devvarenin?

Bu arada, dönmedi memuriyetine, uydurdu işini, malulen emekliye ayırdı kendini Memnun. Minibüs sahibinin ödeyeceği zarar ziyanın ve kaskonun üstüne ekleyip tazminatını aldı minibüsü. Çalışıyor şimdi Bakırköy-Bağcılar hattında. Katkı maddesi Ayvaz ise kayınbabasının vefatından kalan malları kattı -bereket- sürüsüne ve döndü geldi yine İstanbul’a. Şimdi havayı kokluyor girecek bir partiye ama hangisine? Merak edecek bir şey yok yan işleri iyicesine…

*Sayın Ekmel Denizer'in yayımlanmamış bir yazısıdır.

11 Nisan 2010 Pazar

Güzel Bir Gün Güzel Bir Tanıklık

Dün, Bandırma Vapuru ve çiçeklerle süslü alanda dolaşıp toplara ve mayınlara bakarken ve bolca da şakalaşırken Tırtıl'la, toplardan birinin yanındaki levhada yazılı olan (ve bilmediğim) hikâye dikkatimi çekti. Açıkcası, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı'yla ilgili bazı yazıların, bazı hikâyelerin, bazı kişiler tarafından samimiyetsizce abartıldığını da düşünen biriyim.

Zaman içinde kendi bakış açımı geliştirdikçe, birçok şeyi de yerli yerine oturtmaya başladım. Önemli olan, okuduğumun ya da baktığımın o an ruhumda titrettiği yerler oldu. Ruhumda ve aklımda yarattığı etkiye göre kabul görür oldu belgeler, hikâyeler.

Bir kopyasını buraya taşıdığım, eğer uzun bulmazsanız okuyacağınız yazı, ilk satırlarından itibaren nefessiz bıraktı beni, çok etkilendim. "Aslı var mıdır, yok mudur?" diye hiç sorgulamadım. İnandım.

Küçük ve çok kola içen bir çocuk, hatta babaannesi her namaza durduğunda, "Şu kolayı icad edene de bir dua eder misin?" diyecek kadar kola tutkunu olan bir çocuk olarak; "Aynı şişeye bir daha rastgelir miyim?" merakıyla şişelerin altına iz bırakırdım. Bu yüzden belki de gerçekliğine çok inandım ve belki de bu yüzden çok ısıttı yazı beni...


GAZİ KOVAN

Mart 1921 İnönü Ovası insanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş´un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu. Ethem Çavuş, 75 mm´lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu. Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı. Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.

Kovanın üzerinde: "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4.Alay 2.Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339*İnönü" yazıyordu.

Birinci İnönü Savaşı’nın en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara´daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi. Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının "kalem" dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı.

"Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü"

Beş gün sonra Ankara Atölye´nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı.

"Kamil Usta! Müjdemi İsterim! Senin yavru cepheden dönmüş!".

Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kamil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kamil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır duaları ediyorlardı.

Ustalar, İş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.

Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı.

Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.

Kovan, Birinci İnönü Savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kamil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.



Eylül 1922 - Ankara

Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı.

Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklal Savaşı’nın her zorlu durağından Ankara´ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu. Türk ordusunun İzmir´e girdiği gün Ankara´da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta;

"Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8.Batarya 12 Muharrem 1341*** Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;

Bismillahirrahmanirrahim.

Selamün aleyküm gayretperver ustalar.

Allah´a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir´e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz´daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar´ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuş´un ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik.

Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum. Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.

Yüzbaşı Muhsin Talât 4.Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"

Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.

Kamil Usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.


Ocak 1923-Ankara

Savaşın bitmesinin ardından Ankara´daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu.

Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının-belki de yıllarca- sandıkların İçinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı.



29 Ekim 1923 - Ankara

Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu.

Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu.

101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş´un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat´ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.

"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.

"Evet teğmenim? Sizi dinliyorum"

Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı.

"Yüz birinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"

Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.

Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı.

Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...

On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi.

Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara´nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki.

Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı.

Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile…


Eğer okuyup da buraya ulaştıysanız Bandırma Vapuru'nda bir turu da hakettiniz demektir, iyi seyirler. (Sanal turu sakın ihmal etmeyin.) 

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP