27 Ocak 2011 Perşembe

Bilette Record Locator Olayı!

Elinizde, bir seyahat acentasından biletiniz diye size verilen, uçuş bilgilerinizi içeren antetsiz bir beyaz kağıt var.

Ucuza maledeyim diye düşünüp, tarihleriniz de kesin olduğu için erkenden aldınız, o gün için belki de üzerinde durmadınız ama bir an geldiğinde; bir üçkağıda getirilmiş olabilir miyim ya da bir yanlış giriş yüzünden tam uçağa binecekken başıma bir iş gelebilir mi diye endişelendiniz... içinize bir şüphe düştü ve an itibariyle bilet olduğunu düşündüğünüz belge kağıt parçasından öte bir anlam taşımamaya başladı sizin için...

Siz de şüphelerinizi gidermek, içinizi ferahlatmak amacıyla havayolunun sitesine girip Booking Number yazan yere "muhtemelen budur" diyerek, elinizdeki kağıtta yazılı olan Record Locator sözcüklerinin karşısına denk gelen ve muhtemelen harflerden oluşan karakterleri girdiniz. Name yazan kısma da tıpkı elinizdeki kağıtta yazılı olduğu şekliyle soyadınızı yazdınız. Hadi bakalım bul dediniz ve beklemeye başladınız. Fakat o da ne?

Ekrandaki yanıt endişelerinizi diken diken edip, vücudunuzun kimyasını bozdu. Çünkü; "böyle bir kayıt yok" ibaresiyle yüz yüze geldiniz. Sonra kağıt üzerindeki tüm rakamları bir bir girerek defalarca denediniz. Ne yapsanız ne etseniz de bozulmuş kimyanızın ateşini düşürüp içinizi rahatlatacak sonuca bir türlü ulaşamadınız. Başka çareler aramaya, bu konuda bir deneyim var mıdır acaba diye Google'da sözcükleri taratmaya, onun yardımıyla bu konudaki bilgilere ulaşmaya çalıştınız. Emin olun bu yazı yazılana kadar Record Locator ya da "elimdeki biletimsinin numaralarını giriyorum ama bir sonuç alamıyorumla" ilgili bir bilgi yoktu. Deneyle sabittir:))

Aslında son derece soğukkanlı ve telaşsız olan ben geçen gün kendim için uçak bileti alırken ve doğal olarak sistem kimlik numarası sorunca, bir anda acaba Mussano'nun biletini alırken kimlik numarasını yanlış söylemiş olabilir miyim endişesine kapıldım. Kesinlikle yanlış söylediğime karar verdim. Hatta bileti verecek görevli kadına cüzdanımdan kendi kimliğimi çıkararak numaraları söylediğim sahne geldi gözümün önüne. Doğal olarak oğul için endişelendim. Elimdeki a4 çıktıdaki bilgilerden yola çıkarak bileti havayolunun sitesinden kontrol etmek istedim. Ne yapsam ne etsem, hangi numarayı girsem kapı duvardı. Bileti direk havayolunun sitesinden aldığımızda elimizde e- bilet oluyordu ve doğal olarak bu bir soruna sebebiyet vermiyordu. Ki masanın üzerinde kendi bilgisayarımdan kendi ellerimle aldığım üç bilet vardı. Onlar gayet sağlıklı duruyorlardı.

Özellikle daha küçük ve burada merkezleri olmayan yabancı havayolu şirketlerinin biletlerini seyahat acentalarından almak zorunda kaldığınızdan, elinize düz bir çıktı veriliyor. Muhtemeldir ki derdinize çare ararken bu yazıya ulaştınız ve elinizde bu türden bir belge var.

Şimdi durum şu: Seyahat acentalarının, bilgisayar sistemi üzerinde ortak bir çalışma alanları var. Biletleri o sistem üzerinden alıyorlar. Dolayısıyla sizin elinizdeki belgede yazılı olan Record Locator karşılığına denk gelen numara o sisteme ait ve siz ulaşamıyorsunuz.

Yapmanız gereken, bileti aldığınız seyahat acentasından -bir telefonla- biletinizin ait olduğu havayolu şirketindeki pnr kodunuzu istemek. Onunla sisteme girdiğinizde bilgilerinize kolayca ulaşıyorsunuz ve içiniz rahat ediyor. Genelde endişeli biri iseniz ve illa da biletimi havayolu şirketinin sitesinde görmek istiyorum diy0rsanız benim tavsiyem; özellikle seyahat acentaları üzerinden yaptığınız yurt dışı bilet alışlarınızda, biletinize ait pnr numarasını verilen çıktıya yazdırmanız.

Ha benimki bir endişeli hal yanılsamasıymış. Kimlik numarası zaten sorulmamış, doğal olarak ben de söylememişim.:)) İnsan kendi için telaşsız olsa da çocuklar söz konusu olduğunda başka biri oluyor zannımca...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Asansör Meselesi

Bugün yaygın olarak kullanılan asansörler, hidrolik ve ipli olmak üzere ikiye ayrılır. Çok katlı bir binada kullanılan tipik halatlı asansörü kabaca ele alalım. Yöntem basittir. Kabin çelik halatlara, halatlar da apartmanların üst katındaki asansör dairesinde makaraya, makara elektrik motoruna bağlıdır. Motor bir yöne döndüğünde makara asansörü kaldırır, diğer bir yöne döndüğünde asansörü indirir. Makara motor ve kontrol sistemi asansörün omurgasıdır. Ayrıca kabini kaldıran halatlar bir karşı ağırlığa bağlıdır. Asansörün yüzde kırkının dolması dahilinde karşı ağırlık ile kabin dengeye gelir. Dengenin amacı enerjiyi korumaktır. Denge halindeki bir sistemi herhangi bir yönde bozmak için daha az kuvvet gerekir. Ayrıca rehber yaylar hareket halindeki kabinin ve karşı ağırlıkların ileri geri sallanmasını engeller. Bu sistem dahilinde, bir apartmana asansör sistemini döşeyebilirim. Elbette ilerde…

Her neyse...

Demek istediğim; işleyişin belki farkında belki bihaber bizim, asansör kullanırken çektiğimiz çile. Bir binanın katları arasındaki yolcuğunuzu kolaylaştıran bu icadın herkes için ayrı bir anlam teşkil ettiğini hadi saklamayalım birbirimizden.

Asansörü olmadığı için bir binada daire bile tutmayabilirsiniz. Asansör bozulduğunda merdivenlerle pek bir haşır neşir oluşun verdiği sıkıntı küçümsenecek değildir.

Çoğu zaman sizin bulunduğunuz katta değildir kabin. Kabini çağırdığınız birkaç dakikalık zaman diliminin içinde önce, kat kapısının ortalanarak üst kısmına yerleştirilmiş 4-5….8 kişiliktir yazısını görür, ve kabinin dolu olmaması ihtimalini düşünürsünüz. Bu bekleme süresinin ne kadar gereksiz ve zaman kaybı olduğunu beyniniz çokça kez dile getirir. Eğer katta yalnız siz asansör bekliyorsanız yapacak çok şey yoktur. Elinizdeki poşetlerin ağırlığından şikayetçi olup, onları yere bırakabilirsiniz. Elinizde bir evrak varsa kontrol edebilir, hiç olmadı elleriniz boşsa burnunuzu kurcalayıp, çıkan pisliği kapıya yapıştırabilirsiniz.

Asansörün birkaç dakika sonra geldiğini varsayalım, iki ihtimal vardır: Birincisi sizin için yer yoktur; asansörde olması gerektiğinden hep bir fazla kişi bulunur ama sizin için yer yoktur, kapı açılır ve kabin içindekiler meraklı gözlerle size bakıp ceketinizi, ayakkabılarınızı, küpelerinizi veya pantolonunuzu o kısacık anda inceleyiverir. Bunun için de iki ihtimal vardır: Sizin katınızda bir iki kişi inmezse kapı kapanır ve o dayanılmaz birkaç dakikalık bekleme süresi yeniden başlar, diğeri ise kapı açılıp bir iki kişi indiğinde, sizin için kabinin en lüx kısmı yani süiti hazır demektir. Çünkü kalabalık bir asansörde en önde olmak hep daha iyidir. İnsanlara kıçınızı döner ve sizinle muhatap bile değilim bakışını atarsınız. Aynı zamanda ineceğiniz kata geldiğinizde rahatlıkla hareket edebilirsiniz. İner, arkanızdaki sümsüklere bakmadan koridor boyunca ilerlersiniz, ama eğer yanlış katta indiyseniz ve kapı kapanmadan asansöre yetişmek zorundaysanız; bunu fark ettiğinizi hiç kimseye çaktırmayın ve kesinlikle yapmayın derim.

En başa dönelim; bir apartmandasınız, asansörü beklediniz ve geldi. Bindiniz ve içeride bir sürtükle birliktesiniz, o dokunmatik ekran telefonuyla uğraşıyordur, muhtemel olarak sevgilisinin sevişelim mi, yiyişelim mi gibi sorularına karşılık bulmakla meşguldür. Telefonla meşgul değilse, bluzunu düzeltiyordur ya da çantasında bir şeyler arıyordur. Siz, o, orda yokmuş gibi davranamazsınız. Bir bayansanız ilk yapacağınız şey yüzünün güzelliğine bakmaktır, değilse önemi yoktur, ama güzelse kendinizi onunla kıyaslayacak onlarca şey bulabilirsiniz. Saçları sarı ama kesinlikle boya. Ayakkabıları güzel ama çakma vb. Bir erkekseniz önce kilosuna ardından yüzünün güzelliğine odaklanabilirsiniz. O an içinde aklınızdan hatunu nasıl götürebilirim, ya da gideri var bunun gibisinden pek çok şey de kurabilirsiniz. Her ne olursanız olun yapılacak en önemli şey sizin ona baktığınızı fark etmemesidir. O da sizi elbette kesecektir, yaşınız ne olursa olsun 2 metrekarelik bir alanda onun özel sahasına girmiş biri elbette dikkatini çekecektir.

Asansör yolculuğu boyunca elinizde telefonunuz ya da benzeri meşguliyet verecek bir şeyiniz yoksa etrafa bakınır, kendinizi aynada izler ve kabindeki ışıklandırmanın yüzünüzü ne kadar çirkin gösterdiğini düşünürsünüz. Çünkü ışıklandırma üsttendir, bu şekilde yüze vuran bir ışık demeti ne var ne yoksa açığa çıkarır.

Asansörde aşık bile olabilir insan. Gerçi bu bir kız yurdu için ne kadar doğrudur bilinmese de, bir apartman asansöründe veya yüksek bir iş hanının kabinindeyseniz içeri giren adam/kadın sizin aşkınız olabilir. Asansör aşkları varacağınız kata ne kadar uzakta olduğunuzla doğru orantılıdır.

Asansörde sevişilebilir de... Eğer azgın iki gençseniz ve etrafta sinema dışında öpüşüp koklaşacak hiçbir yer yoksa, güvenlik sistemi basit, ucuz veya devre dışı bir binanın asansörü bu iş için en ideal yerdir.

Asansör de hasta olabilirsiniz. Eğer bir panik atak hastası iseniz veya kapalı alan korkunuz varsa, yine de bunu göze alarak merdiven çıkma derdi var diye bindiyseniz, ani bir biçimde kabinin düşme ya da kat arasında kalma ihtimallerini aklınızda çoğaltabilir, kan ter içinde kalabilir, yolculuğun bir an önce hayırlısıyla bitmesi için Fatiha suresini hatırınıza getirmeye uğraşabilirsiniz . Süreci yarıda kesip inebilme olasılığınız da vardır.

Asansör bir işkencedir. Bir asalak ile aynı kabini paylaşmak zorundaysanız o an kendi ayakkabılarınıza bakmaktan başka çareniz yoktur; size iyi akşamlar diyen bir tanıdığa, cevap vermekten başka seçeneğiniz de yoktur. Ya da kapıdan girdiğinizde içerdekilerin tanıdık olup olmadıklarını sezmeniz, onların pahalı ya da bir süpermarketten alınmış parfüm kokularını koklamanız gerekmektedir; en kötü ihtimalle ter koklarsınız. Asansör ömürden çalar. Asansör stres yapar. Asansör seslidir. Asansör düşündürür. Asansör yuva yıkar( o kadar da değil)
Asansör eğlencelidir.:)

18 Ocak 2011 Salı

Erasmus Kullanım Kılavuzu 2... Frengistan'a ayak basmadan önceki son viraj: VİZE

Vize başvurunuzu finalleriniz başlamadan önce yapabilmeniz, otobüs yolculukları sırasında değil, evinizin sıcak ortamında rahatça sınavlara çalışmanızı sağlar. Sizi sabah 7'de yollara düşüp, 12'ye kadar vize başvurunuzu halledip, öğleden sonra 3'teki sınavınıza yetişme çabası gibi sıkıntılardan kurtarır. Oldu ya, bir aksilik halinde vize başvurunuzun ertesi güne sarkması gibi durumlarda manevra kabiliyetinizi arttırır.

Polonya Büyükelçiliği için böyle bir durum söz konusu değil gerçi, kağıt üstünde son vize başvurusu kabul saati 12.00 olarak gözükse de, 12'den önce elçiliğin kapısında beklemeye başladıysanız, sizi içeri kabul ediyorlar. Vize sırasında tek sıkıntı, Ankara'nın ayazında 2 saat civarı ayakta dikilmek. Bu çok tatlı bir dert; eğer evraklarınız tamamsa, sıcak bir gülümseme karşılığı Polonya'dan vize almak kadar kolay bir şey yok çünkü. Pasaportunuzun dolu sayfalarının, tüm Schengen ülkelerinde geçerli Sağlık Sigorta Poliçe'nizin ilk sayfasının, gideceğiniz okuldan edindiğiniz kabul belgesinin ve kendi okulunuzun elçiliğe hitaben yazmış olduğu Erasmus öğrencisi olduğunuza ve hibe aldığınıza dair belgelerin asılları ve fotokopileri ile; daha önceden elçiliğin internet sitesinden çıktısını aldığınız D tipi vize başvuru formunu doldurmanız yeterli.. Bir de iki adet biometrik resim teslim etmeniz gerekiyor.

Polonya belli ki bu Erasmus işini milli gelire ciddi bir katkı olarak görüyor ve Erasmus öğrencilerine karşı oldukça sıcak davranıyor. Vize başvurunuz sırasında yetkili konsolosa Erasmus öğrencisiyim demeniz, sadece Polonya değil "Avrupa'ya" giriş biletinizi cebinize koyuyor. Çünkü en fazla 10 gün sonra adresinize geri gönderilen pasaportunuzun vize kısmında, "D tipi, Çok Girişli" gibi ifadeler yer alıyor. Bu, son Avrupa Konseyi kararına göre, 6 aylık Erasmus Öğrenim süreniz boyunca tüm Schengen ülkelerinde 90 gün bulunabileceğiniz anlamına geliyor. Burada sanırım önemli olan konu sigortanızın süresi; çünkü ben sonradan farkına vardığım bir dangalaklığa imza atıp, vize başvuru formuna Polonya'da bulunma süremin aralığını uçak biletlerimin tarihine göre işaretlememe karşın, (10 şubat-22 Temmuz) vizemdeki süre aralığı sigorta poliçemin tarihine göre geldi. (10 Ağustos'a kadar) Dolayısıyla sigorta poliçenizin süresini en az 6 aylık yaptırmaya bakın derim ben..

Nihayet vizeniz de elinize geçtikten sonra, 2-3 gün boyunca pasaportunuzla birlikte uyuyup sürekli vizenize bakma ihtiyacınızı da giderince, sıra yolculuk öncesi son adımlara, gerekli belgelerin AB Ofisi'ne götürülüp fotokopilerinin bırakılmasına geliyor. Şahsen bizim okul sağlık sigortamızın, Euro hesap cüzdanımızın ve pasaportumuzun birer fotokopisini istedi. Diğer okullarda sistem daha farklı işleyebilir tabii ki..

Sonrasında sıra, velinimetiniz devletinizin Erasmus öğreniminiz dolayısıyla vereceği hibe için onunla bir anlaşma yapmanıza geliyor. Başbakanın tıpkı Türk Telekom Arena'yı yaparken ve basketbolculara prim dağıtırken olduğu gibi, bizzat cebinden ödediği (!) ve gideceğiniz ülkeye göre değişen miktarlardaki hibeniz karşılığı en az 3 ay yurtdışında bulunmayı, dersleri savsaklamamayı ve belli bir not ortalamasını tutturmayı taahhüt ediyorsunuz. Söylemesi ayıp, bu rakam, örneğin Polonya için aylık 403 Euro gibi bir ücrete denk geliyor. Bu rakamın %20'si ise yurtdışında bulunmanız gereken süreyi doldurduktan sonra elinize geçmek kaydıyla sanırım TOKİ'lerin yapımında falan kullanılıyor...

Yazının 1. bölümü: Hazırlık süreci

Yararlı Linkler:

Ankara Polonya Büyükelçiliği (Yeri çok kolay Kuğulu Parkın hemen karşı köşesi, Tunalı'nın girişinde kime sorsanız gösterir)

Erasmusum.com (Erasmus yapan ya da yapacak öğrencilerin yer aldığı bir forum, hemen her konuda bir topic mevcut)

17 Ocak 2011 Pazartesi

Erasmus Kullanım Kılavuzu (Frengistan'a ayak basmadan önce yapılması gerekenler)

İşi Kolaylaştırıcı Faktörler: Önceden edinilmiş İngilizce, sabır ve sizden daha hevesli bir baba..

Yaklaşık 2 yıl önce..

Baba: Şu Erasmus işiyle ilgilen, gerçi ders bırakırsan gidemezsin..

Oğul: Baba alttan dersle ilgisi yok. Sadece dil sınavından yüksek not almak ve not ortalamanın 2.50'nin üstünde olması gerekiyor.

Baba: Olur mu öyle şey.. Ders bırakmış olan adamı almazlar..

Yaklaşık 1 yıl önce..

Baba(telefonda):
Dil sınavından 90 almışssın, bölüm 1.'si olmuşssun..

Oğul: Sizin nerden haberiniz oldu?.. (içten içe bir gülümseme)

Ardından Polonya geyikleri ve gidilecek okul seçimi üzerine tatlı tartışmalarla geçen bir yaz.. Megalomanlık fırsatını değerlendirmek isteyen oğulun, sürekli internetten Erasmus'la ilgili birşeyler öğrenip önüne koyan babaya, "abartacak bir şey yok, daha erken, bunalıyorum" tarzındaki artist hareketleri...

Bu süreçte bütün eş-dost, akrabanın durumdan haberdar olması ve omuzlardaki yükün artması..

4 ay önce, okulların açılmasıyla birlikte:

Öğrenci: Hocam şu işlemleri bir an önce başlatsak, tarihler belli olsa da uçak biletini ucuzken alsak. Hehe..

Erasmus Bölüm Koordinatörü: Hiç bu kadar erken başlamamıştık.. Siz zaten 2. dönem gideceksiniz, daha var. Kasım'ın ilk haftası gibi hallederiz işlemleri..

(Bu olay 1 ay boyunca 4-5 kez tekrarlanır ve her seferinde hocanın kapısından bir sonuca ulaşılamadan dönülür)

Kasım'ın ilk haftası ise, aksilik bu ya, vize haftasıdır ve bu yoğunlukta hocanın yüzünü gören cennetliktir!.. Peşi de bayram tatilidir. Yine de pes edilmez ve hocanın yakalandığı bir aralıkta gidilecek okulun açılış tarihi mail attırılarak öğrenilir..Biletler Lot'tan en fiyakalı uçaklardan, İstanbul-Varşova gidiş-dönüş 470 lira gibi gayet cüzi bir miktara alınır..

2 ay önce:

Şimdi doldurulması gereken formlara gelir sıra. Application Form (Gidilecek okula gönderilmesi gereken başvuru formu), Learning Agreement (Seçilecek dersleri kapsayan bir nevi öğrenim anlaşması, seçilebilecek dersler size gideceğiniz okul tarafından bildirilir, öyle her dersi alayım okul kolayca bitsin yok! 30 kredilik bir sınır var) ve Recognition Sheet (Tam çevirisi konusunda tartışmalar yaşanmakla birlikte, sanırım akademik tanınırlık belgesi diyebiliriz).. Formlar hoca tarafından öğrencilerin eline tutuşturulur. Pardon mail yoluyla atılır. Bir ihtimal -yüksek ihtimal- yazıcınız yoktur da, çıktı masrafları falan sizin cebinizden çıksın diye!

Siz de bunun üzerine avanak avanak gidip 10 sayfa civarı renkli çıktı alırsınız ( yaklaşık 5 lira tutuyor) Hatta centilmenlik yapıp 2 arkadaşınız için daha çıktı almanız, cebinizden 15 lira çıkmasına yol açar. 15 lira bizden bir öğrenci için, Ankara'ya gidiş-geliş otobüs ve 2 kullanımlık ego parasıdır!

Formları bir şekilde doldurup bölüm koordinatörünüze götürmek üzere güle oynaya odasının yolunu tutarsınız. Ancak sevincin kursakta kalma hali bir tokat gibi çarpar suratınıza.

-Bu formlar bilgisayarda doldurulup sonra çıktı alınacaktı. Siz önce çıktı alıp, sonra kalemle doldurmuşssunuz, olmamış!

Formların üzerinde “siyah kalemle doldurulmalıdır” gibi bir ibare bulunmasına karşın itiraz hakkınız vicdanen yoktur. Çünkü karşısınızdaki adam, okul boyunca aldığınız ve alacağınız en zor dersleri veren hocalardan biridir. Önünüzdeki sınavları riske atmak istemezsiniz. O bir heykele ucube derse, çok büyükmüş, güzelmiş diyemezsiniz. Derseniz eğer, basından kayıtların silinmesini rica etmek zorunda kalırsınız.

Böylece eve dönülür. Formlar sıfırdan başlanarak bilgisayardan yeniden doldurulur ve cepten bir 15 lira daha çıkar..

Ancak sürprizler bununla sınırlı değildir. Karşı okuldan alacağınız “Polish Language” dersinin doğal olarak sizin okulunuzda bir karşılığı bulunmamaktadır. Durumu Recognition Sheet'i doldurmadan önce farkedip bölüm koordinatörünüze sormanız: “Ne akıllılık ettim be!”, gibi bir böbürlenmeye yol açabilir. “Türkçe yazın” cevabını alarak hocanın odasından 150. kere ayrılırsınız. O odaya sahibinden sonra en çok girip-çıkanlardan biri olmuşsunuzdur ve artık odayla aranızda duygusal bir bağ oluşur.

Bölüm koordinatörünüzün odasına 151. girişiniz, Erasmus sürecinde yaşanan tatsızlıklar listenize yeni bir çentik atacaktır. Çünkü “Çocuklar ben size dersin karşılığı olarak Türkçe yazın dedim; ama Lehçe olacakmış” cevabı formları bugün de teslim edemeyeceğinizin habercisidir. “Bu hafta çok yoğunum konferanslarım var, haftaya gelin” şeklinde devam eden kara haberler zinciri Aralık'ın 15'ine kadar formları karşıdaki okula gönderemeyeceğinizi tescil eder. Siz olayın şokunu atlatamayıp “Lehçe mi yazılacakmış?” diye afallarken, karşıdan gelen cevap psikolojik dayanıklılığınızı test etmeniz için önemli bir fırsattır: “Polonyaca mı olacaktı? Hahaha...”

Formları teslim edemeseniz de, bu bir haftalık süreyi -eğer halletmediyseniz- pasaport başvurusu yaparak, hibenizin yatacağı bir Euro hesabı açtırarak (Bizim okul Ziraat Bankası'ndan açmamızı istedi), sağlık sigortanızı yaptırarak (tüm Schengen ülkelerinde geçerli ve minimum 30.000 euro teminatlı olmalı, maksimum 45 euro gibi bir fiyat tutuyor) değerlendirebilirsiniz. Pasaport başvurusu yaklaşık 10 dk sürmekte ve e-pasaportunuz 3 gün içinde aps'yle adresinize gelmektedir. Başvurunuzu tercihen küçük şehirlerde yapmanız lehinizedir. Bu süreçte “Almışken Ankara'dan alalım” deyip, 1 hafta randevu sırası bekleyeni çok gördüm ben..

Bu arada, pasaport başvurunuza gitmeden önce AB Ofisi'ne uğrayıp sekretere, Vergi Dairesi'ne onaylatıldıktan sonra başvuru sırasında Emniyet Müdürlüğü'ne verilecek Harçsız Öğrenci Pasaportu dilekçenizi yazdırın. 50 lira cüzdan bedelinin yanında 95 lira harç ödememek için.. İki büyük parasından fazla bir meblağ sonuçta.. Gerçi 24 yaşın altındaysanız içemezsiniz, unutmuşum..

Biz asıl sorunsalımıza dönelim. Formları en sonunda kusursuz bir biçimde doldurduktan sonra, bölüm koordinatörünüze imzalatmanız gerekiyor. Bu 3 formu (Application Form, Learning Agreement ve Recognition Sheet) bölüm koordinatörünüz en sonunda imzaladıktan sonra sıra AB Ofisi'ne teslim etmenize gelir. AB Ofisi'nde çalışan amcalarla iyi ilişkiler kurmanız, sizin İngilizce bilginizi test etmek için sordukları sorulara tüm zorluğuna rağmen gülümseyerek cevap vermeye çalışmanız lehinize sonuç verir. Gideceğiniz okula gönderilecek Application Form ve Learning Agreement kopyalarının posta masrafından kurtulmanızı sağlar. "Bu ay su faturası da 30 lira geldi, hehe.." şeklinde araya sıkıştıracağınız ajitasyonlar önemli.. "Tamam, tamam biz Rektör Yardımcısına da imzalatıp, postaya veririz" cevabını alıp içinizde bir rahatlama yaratır.

Gerekli formları gideceğiniz okula gönderdikten sonra sıra vize öncesi son aşamaya gelir. Karşıdaki okuldan gelecek adınıza hitaben yazılmış kabul belgesi "Acceptence Letter"'ı beklemeye başlarsınız. Bu işlemin Noel Tatili civarına denk gelmesi cevabın gelmesini geciktirebilir. Bizde bir sorun olmadı, kabul belgelerimiz 1 hafta içinde geldi. Ancak diğer okula gitmeyi tercih edenler öğrendiğim kadarıyla "sabır testlerini" henüz sonuçlandırabilmiş değil. Biz şu sıralar vizemizi bağrımıza basarken, onlar gergin bekleyişlerini sürdürmekte.

2.bölüm:Vize alma süreci ...

15 Ocak 2011 Cumartesi

Sokak-tan

Cephelerini, Sülfür dolu yağmur sularının kirletip soldurduğu, 70 li yıllardan kalma sokağına nostalji katan binanın eski, koyu yeşil zeytin rengine çalan çerçevelerden metal pencereleri ve balkon kapıları vardı. Renk uyumunu takiben külüstür ve basıldığında zangır zangır titreyen yangın merdiveninin 4. Kata denk gelen basamaklarında oturmuş, tüm evrenin kendisinden bihaber olduğunu varsaymaya çalışıyordu. Tüm evren kafasının içindeyken…

Dizlerinin üzerine çöküp oturdu, kollarını parmaklıklardan aşağı salıp yerçekiminin hala yerinde olup olmadığını kontrol etti. Kendine neden burada olduğunu soracakken beyninden nikotin uyarıları alıp, elleri ceplerini kurcaladı. Parmaklarının arasında, tütüne sarılı kimyasalı aleve verdi ve şehrin daha yeni sisten kalkmış dev cüssesi üzerine ciğerlerinden duman üfledi.

Dumanla birlikte; günlerin yorgunluğunu, uykusuzluğunu, işinden ötürü bilgisayarda ne kadar vakit geçirdiğini, ev kirasının boktan bir muhitte oturmasına rağmen gereğinden yüksek olduğunu, üstüne üstün işi ile dairesinin arasında iki vesait değiştirmesi gerektiğini, karısının artık ne kadar ruhsuz seviştiğini, eskisi kadar romantik, heyecanlı akşamlar geçirmediklerini, boyattığı saçlarının kızıllığının ona hiç yakışmadığını ama bunu ona söyleyemediğini, sabahlarının tatsızlığını, akşam yemeklerinin zevksizliğini hatta paketinde kaç dal kaldığı düşüncesini de üfledi.

Sanki kocaman, geri dönüşü olmayan bir hata yapmıştı. Günlerdir, hedefsiz sonunu bilmediği bir şeyi bekliyor gibiydi. Yaralarını sarsa da izleri kalmış gibi.

Bense bir binanın önünden geçiyordum. Bu şehirde havanın ne kadar kirli olduğunu düşünürken…

10 Ocak 2011 Pazartesi

Pazar Gezmesi

Behzat Ç. en severek izlediğim televizyon dizisidir. Onunla birlikte özellikle seyrettiklerim Sakarya-Fırat ve Kurtlar Vadisi'dir.

Kurtlar Vadisi izliyor olmam beni tanıyanlarda bir şaşkınlığa sebep olsa da, güncel olayları kendi bakış açılarıyla yorumlamalarından beslenirim, beni yormaz, merak ettirir. Oyunculuk yeteneklerini ve kalitelerini başarılı bulmasam da samimi çabalarını kabul eder ve o hallerinden dolayı izlemeyi severim.

Ama Behzat Ç. benim vazgeçilmezimdir. Hani derler ya iki elim kanda olsa... Tam anlamıyla o derece de bir izleyicisiyimdir. Bütün bir haftanın, kafa içi sohbetlerin en şahane dağıtıcısıdır. Müthiş eğlenir, bazen kahkahalarla güler ve rengarenk bir keyif alırım ondan.

Bir polisiye roman serisi olarak zaten piyasada yer tuttuğunu, kendine özel bir kitlesi olduğunu sonradan öğrendiğim dizi ilk bölümlerinden itibaren içine çekse de beni; zaman zaman, lanlı lunlu konuşmaların, ana kahramanların her cümlesinde kendine mutlak yer bulan küfürlerin ve alkolün fazla kaçtığı konusunda, "acabalı itirazlar" da oluşmuştur kafamda...

Fakat sonra, her bölümünde farklı bir olay ve karakterlere de yer veren, ama bütününde ana kahramanlarının öykülerini de sürdüren sağlam bir metne dayanması, görüntü anlamında 80'li yılların film renklerini ve kamera açılarını kullanıyor olması, film jeneriği tadındaki girişi beni ona bağlayan en önemli etkenler oldu. Sağlam müziği, keyifli diyalogları, oyuncuların başarıyla canlandırdıkları kendine münhasır karakterlerinin yanısıra... İçine kasmayan türden bir mizah yerleştirilmiş, parodisel bir abartıyla lezzetlendirilmiş, şahane göndermeleri de olan, tümüyle insan kokan masalımsı tadı nedeniyle benim için olmazsa olmaz bir dizi olmuştur Behzat Ç.

Bir ara reyting sorunları yüzünden yayından kalkacağı gibi bir söylenti çıktığında çok üzülmüştüm. Tıpkı en sevdiği oyuncağı elinden alınacak bir çocuk gibi hissetmiştim kendimi... Neyse ki sonrasında Behzat Ç. kitlesi bir takım alanlarda baskı yarattı ve dizi eski saatine dönerek, üstelik reytinglerini de artırarak yayına devam etti.

Ve fakat dün; Tırtıl'ı kursa bırakmanın ardında geçirdiğim sürede kahveme katık ettiğim gazetedeki bir haberi okuyunca, koşup Behzatıma sarılmak, onu alıp evin en bulunmayacak yerine saklamaktı istediğim. O meşhur darbenin ertesi günlerinde daha tımtıfıl bir çocukken, annem ağlamasın diye ağlaya ağlaya yaktığım kitaplarımı uzun süre sakladığım yeri uygun gördüm önce...

Sonra kahveden bir yudum aldım, gazetedeki başbakan ve bir bakana televizyon programlarıyla ilgili yetki veren düzenlemeyi okudum. Çocuklarına sadece önerilerde bulunan, doğru olduğuna inandığı alanları bir çeşitlilik içinde sunan, gösteren, tanımalarına olanak yaratan ama farklı kararlarına çoğu zaman -mesela Mussano'nun Galatasaraylı olması, Tırtıl'ın da gitara ya da bir başka enstrümana hiç bulaşmaması gibi durumlara- bağrına "taş basarak" saygı duyan bir baba olarak, benim çocuklarımın ve benim neyi izleyip neyi izlemeyeceklerine bir başbakanın karar verecek olmasından haz etmedim. Bir de çok iyi anla(ma)dığım şöyle bir şey var: Misal en erotik yayınlardan şikayet edenler sayesinde haberdar oluyorum. Muhteşem Yüzyıl, benim oyuncularının bazılarından dolayı kenarından bile dolanmayacağım bir dizi... Ama çok şükür ki farketmeme, merak etmeme, onla ilgili tartışmaları izlememe imkan sağlandı. Neden karşı fikirler sunulup, saygılı bir tartışma ortamı yaratılıp kamuoyu bilgilendirilmeye çalışılmaz da, illa ki bir yasak gerekir?

Sonrasında dışarı, caddeye çıkıp yürüdüm. Bir pasajdaki sinemanın afişlerine, bir iki mağazanın vitrinine göz atıp, Fenerium'un önünde bir süre kaldım. Pasajdan çıkıp caddeye yöneldiğimde, koltuğunun altına sıkıştırdığı gazeteleriyle pazar keyfine koşar adım giden Ümit abiyle karşılaştım. Ümit abiye bir parantez açarsam; kendisi "Ufacık Bir Dokunuş" başlıklı yazıda bahsettiğim Selahattin Amcanın oğludur. Orada yaşamış olmayı tanrının bir lutfu olarak gördüğüm, 12 yaşımdayken ayrıldığımız mahallenin en şık abilerinden* en şık olanıdır. Onun şu an "Anneler Parkı" olan eski Modern Pazarın henüz pazar olmadan önceki halinde oluşturulmuş küçük toprak sahada, mahalle takımımız Rasattepe'nin şampiyon olduğu final maçında taç çizgisinin korner çizgisine yakın noktasından rövaşatayla attığı golünü; o genç milli takıma gittiğinde, uluslararası bir turnuvadaki maçta tüm mahallenin radyo başındaki heyecanını, onun adının geçtiği her anda kopan alkış kıyameti, ondan gelmesi arzulanan golün kıpır kıpır beklentisini hiç unutamam.

11 numaralı formanın en çok yakıştığı Ümit abiye kısa bir hal hatırın ardından, babasının sağ olup olmadığını sordum. Sağ olduğunu öğrenince inanılmaz sevindim. Çok selam söylemesini tekrar tekrar istedim. Selahattin Amca hakkında bir yazı yazdığımdan söz ettim. Sonra, o yazının linkini not alıp bir başka karşılaşmada Ümit abiye vermek üzere yanımda taşımaya karar verdim. O amcanın büyük bir zevkle ve içtenlikle, hesapsızca yaptığı bir davranışın en azından bir çocukta bıraktığı olumlu izleri görsün, pek çok ünvan sahibi önemli adamla yolu kesişmiş, dost olmuş o çocuğun pek çok bürokrat, "cemiyet insanı", işadamı yerine neden onu kahramanlarından biri yaptığını bilsin istedim. Belki de ona olan borcumu yüzüne konduracağım bir tebessümle ödemek istedim.

Şehirin ve kendimin sokaklarında bir süre daha yürüdükten sonra okulun bahçe kapısından geçip, hemen komşu bahçedeki, uzun süre adı Cumhuriyet İlkokulu şimdilerde Sosyal Bilimler Anadolu Lisesi olan kendi ilkokulumun binasına, kendi sınıflarıma bir süre baktım. Tırtıl'ın okulunun ana kapısından geçip salonda bir banka oturdum. Bacak bacak üstüne atıp tekrar gazeteye göz atmaya başladım. Bu kez bir başka ucubeyle karşılaştım. İnsanların kişisel bakışlarıyla, bir şeyi istememelerine, beğenmemelerine hep saygı duydum. Hiç bir zaman bir lokantada yemek yerken, ne yemeğin tuzuna, ne soğukluğuna ne de lezzetine lafım olmadı. Elbette fikrim ve itirazlarım oldu. Ama o alanların kollektif yerler olduğunu, oralara farklı zevklere sahip, tad alma duyguları birbirinden farklı çeşit çeşit insanın geldiğini hep bildim. Sonuçta lokanta insanlara "sunan" bir yerdi. Her insanın da kendi beğenisi doğrultusunda yemeklerle ilgili kararlar oluşturma ve ona göre seçimler yapma hakkı vardı. Ben yemeklerini beğendiğim lokantaya gidebilir, istediğim yemeği seçebilirdim. Aslında bunu bana çok küçük yaşlardayken öğreten, bir lokanta aşçısı olmuştu; yemeklerini eleştiren bir ukalaya verdiği cevapla. "Ben bir sanatçıyım demişti... benim duygularım ve görüşlerimden, sevgimden, işime saygımdan çıkan yemek bu! Sizin de istediğiniz yemeği ve sanatçıyı seçme şansınız var... Burayı beğenmiyorsanız, kendi damak tadınıza, beğenilerinize uygun bir yeri seçin. Ama benden her nabza göre şerbet vermemi beklemeyin..."

Şahsen ben bir başbakanın herhangi bir şeyi ucubelikle niteleme hakkı olduğunu düşünürüm, buna saygı duyarım. Sonuçta kendine özgü bakış açısı ve zevkleri olan bir insandır o da.... İtirazları olabilir her birey gibi, bir takım şeylere... Ama şunu kişisel düşüncem ve tavrım olarak uygun bulmam: Toplumun tamamını kendi aklınca terbiye etme düşüncesi içinde olmasını, onlara kendi zevkince ve düşüncesince yönler çizmesini, toplumu tektipleştirmeye çalışmasını... En önemlisi de bunu başkalarını hiçleyen bir saygısızlıkla yapmasını... Özellikle halkın hizmetkarı olduğunu sıklıkla vurgulayan birinin. Sonra şunu da çok anlamlı bulmam: Vatandaşın oylarıyla seçilmiş, herhangi bir kentin sorumlusu olan bir Belediye Başkanına, o şehrin tüm yaşayanlarının oy haklarını, düşüncelerini hiçe sayarak "şunu şunu yapın, bunu yapmayın" türünden emirler vermesini, üstelik bunu tüm ülke kamuoyu önünde yapmasını... Bir de daha önceki bir yazımda kullandığım şu cümleyi severim:"...Tıpkı YÖK sisteminin cumhurbaşkanına verdiği yetkiler kendi düşünceleri doğrultusunda kullanıldığında sessiz kalanların, o yetki bir başkasına geçtiğinde bağırıyor olmaları gibi..."

Ben Yaşar Kemal olarak hatırlıyorum ama yanılabilirim de, sık tekrarladığım bir söz vardır; geçmişte ki kitap yasaklamalarını ve toplatmaları kastederek söylenmiştir: "Eğer insanların kendi rızalarıyla satın aldıkları bu kitaplar onları fikren zehirleyip bir yere taşıyorsa, bu kitapları yasaklamak için okuyan insanların çoktan o kitapların etkisine girmiş birer asi olmaları gerekirdi."

Haftayı Behzat Ç. ile kapattım. Dün geceki yakıcı soğuğun tersi bir güneş var bu sabah. Çocuklarımın hallerine gülümsüyorum. Mussano'nun profiline koyduğu son fotoğrafına bayılıyorum. Aklımdan geçirip de söylemediğim şeyi yapmış olmasına sevindim. Onu en güzel anlatanın o fotoğraf olacağını düşünmüştüm.:))

Edit:))... Dün gece nerede Kültür Bakanı demiştim, açıkcası ondan bir tavır beklemiştim. Buradaymış dedim az önce. Haberlerde Ertuğrul Günay'ın "ortalığı toparlamaya çalışan" konuşmalarını görünce!

*'mahallenin en şık abileri' Hakan Dilek'in kitabının adıdır.

9 Ocak 2011 Pazar

Hey Dostuum!

İnsana, hayvana, doğaya, bitkiye... kısaca bu dünyadaki her şeye karşı o kadar hesapsız, o kadar kocaman bir yüreğin var ki...


Bir doğum günü pastasından kocaman keyifler çıkarıp, üzerlerine bir sürü anlam yüklediği öpücüklerle, anlatılabilmesi için kocaman kocaman sayfalara ihtiyaç duyulası çeşit çeşit duyguyu en kısa yoldan ama alabildiğine derinlikle suratıma boca edip, bana kocaman keyifler yaşatan şahane çocuk...

Doğum Günün Kutlu Olsun.

7 Ocak 2011 Cuma

Dokundu/m

ODTÜ'de "kötü çocuklar"ın yaptığı eylemin akşamında, Can Dündar'ın Canlı Haber'ine -ertesi günkü köşk davetine çağrılı oldukları için-konuk olan biri Gazi Üniversitesinden diğeri Bilkent'ten iki "cici" üniversiteliye baktığımda, o yaşları daha farklı koşullarda yaşamış biri olarak tebessüm ettim.

Daha önceki bir kaç yazımda bu "cici" çocukları şu hoşgörü ve anlayış cümlelerimle savunmuştum: Bu ülkede yakın tarihli bir nokta koyma(12 eylül) döneminin ardından, farklı oyuncaklarla düşünmekten uzaklaştırılan, evcilleştirilmeye çalışılan, biçimlendirilen, düşünme ve tartışma alanları daraltılan ve bunda hiç bir sorumluluğu olmayan bir nesil bu... Ve hepimizde biliriz ki insan algısı (merak duygusuyla eleştirel ve sorgulayıcı bakmayı öğrenemediği sürece) sunulanlarla biçimlendirilebilir bir şeydir.

Sevgili Arzu'nun bir yazıma yorum yaparken kullandığı, okuduğumda çok hoşlandığım, çocuk sevinçlerimi zıplatan "Sen de haddini bilmeyen yaramaz çocuklardan biriymişsin." tanımlamasındaki ben yine de "seçilmiş cici çocuklar"ın o yemeğe, ceket ilikleyip kravat takmayan yaramaz akranlarının başkaldıran eylemleri dolayısıyla katılabildiklerini fark edemeyecek kadar evcilleş/tirilebil/miş olmalarına üzüldüm.

Dizlerime yatırıp saçlarını okşamak istedim.

Bu ülkede tüm olumlu hakların kötü çocukların mücadeleleri ve kavgalarıyla elde edilmiş olduğunu anlamıyor olmaları açıkçası bana dokundu. O yemek masasında; akıllara bal çalmayı seven popülist siyasetin, bir imaj yaratımının "şeyleri" olarak yeraldıklarını anlamamalarına içim acıdı.

Pornografik ve yetişkin bir kurgunun "varlıklarını" topluma mesaj olarak sattığını... bu halin, cici çocuğunu sevip yüceltişini diğerlerinin gözüne sokan "terbiyeci" bir ebeveyn tavrı olduğunu görememelerine şaşır(ma)dım!

Yemek sonrası ekranlara yansıyan, o yemekte olmakla onurlandırılmış olmanın hazzını dudak kenarlarından akıtan, kullanıldıklarının farkında olmaksızın giyindikler büyük adam halli cümlelerini görünce de, ruhumda bir sisli hava oluştu.

Oluşan bu sisli havayı Elif Şafak Uncu'nun, yani şu üniversitedeki porno filmin kahramanı kızın "Bu yaptığım benim genel kişilik yapıma aykırı değil. Küçüklüğümden beri farklıydım ve bu farklılıktan hiç rahatsız olmadım. Ama hayatımda ilk kez anne ve babamdan habersiz bir şey yaptım. Akademik bir çalışma olsa da kabul edilmesi zor. Şunu söyleyemezdim değil mi: "Merhaba baba, ben bugün porno çektim, haberin olsun!"

Bunu Türkiye'deki hiçbir aile kaldıramaz. Benimkiler bile. Ama özel olarak onlardan saklamıyorum da...Ben kendimi sadece kendime ait hissediyorum. Bir şey yapıyorsam, bunu kendim için ve kişisel olarak değer verdiğim başka bir insana yardımcı olmak için yapıyorum. Başka biri sorsa asla kabul etmezdim. Ama Deniz'e "Tamam" dediğim andan itibaren bu benim için "iş"ti. Bu filmden pişman da olmadım. Yaptığımız yasak değil, buna rağmen çok fazla insanı çok rahatsız edebilir. Edecektir. Gelecek tepkilerden çekinmiyoruz.
" cümlelerindeki derinlik, farkındalık, diklik ve yere basış... ve elbette ki köşkte ağırlanmayıp dışarıda kalan kötü çocukların televizyon haberlerine yansıyan, öğrenci sorunlarına tam da içeriden dokunan, şirinlik kaygısı taşımayan, kasıntısız ve damardan cümleleri dağıttı.

Ülkeye olan umudum artarak devam ediyor.

Teşekkürler "Kötü ve Yaramaz Çocuklar"

4 Ocak 2011 Salı

Bu Yazın Esprisi...

Eskiden beri uçaklara ilgimiz yoğundur. Bunda, çok küçük yaşlardayken bir yakınımızın eski havaalanında -haftada bir ya da iki kez sefer yapan uçakların bakımlarından, iniş kalkışlarından sorumlu olmasının... Bir çok pazar gününde, çok istediğimiz ve merak ettiğimiz için baba tarafından havaalanına götürülmemizin... Kuleye çıkıp o anda gelmekte olan uçakla yapılan konuşmaları dinleme olanağına sahip olmamızın etkisi çoktur.

Bizlerin büyüklerin, çocukların da bizim yerimizi aldığı bu aralar; ailenin kâbesi olarak tanımladığım evin üzerindeki hava koridorunu kullanan, Avrupa'dan Uzakdoğu'ya giden ve elbette o noktalardan batıya dönen uçakları izlerken içlerindeki hallere uydurduğumuz espriler, ufaklıkların "şunların bagajları bir açılsa da kolalar düşse" cümleleri çoğu yaz gecemize damgasını vurur, sonra o kolaların düşme hızlarıyla birlikte düşecek diğer yiyecek, içecekler üzerine bir sürü fantazi üretilir.

Özellikle istanbul ve Ankara istikametinden gelen uçaklar dağdan hemen sonra iyice alçalarak, evin sol ya da sağ tarafından geçip deniz ulaşırlar. Deniz seviyesine geldikleri ve havaalanına kadar onun üzerinde devam edecekleri için, geçiş esnasındaki hızları oldukça düşük ve yükseklikleri çok yakındır bize... Tam anlamıyla süzülürler. Özelikle gece görüntüleri muhteşemdir.

Üç yıl önce evin arka bahçesine kurunca büyükçe bir havuz... Ve bu havuz (portatif olması sebebiyle) çekince ilgisini pekçok kişinin... Kaçınılmaz bir şekilde, havuz geyikleri de başladı bizde. Kalabalık pek çok masada, o anlarda geçen uçakları kastederek "bunlar havuzu göstermek için özellikle burayı tercih ediyorlar ve biletleri daha pahalı satıyorlar..."

Ya da;

THY dışındaki uçaklar yolu kısaltmak maksadıyla daha erken kıvrıldıkları için, üzerimizden geçerken hafif sağa yattıklarında "soldaki yolcular havuzu görebilmek için yine ayağa kalkıp sağ pencereye yığıldılar " benzeri pek çok espri ve o esprilerin parodisini yaparız.

Bu yaz, okuyucuya geçip geçmeyeceğinde emin olamadığım ama o anı tüm jest ve mimikleriyle yaşayan bizleri, Mussano'nun kendine has uslubuyla ortaya bıraktığı bir bomba dakikalarca gülmekten kırıp geçirmişti. Bunu hep birlikte yazın esprisi seçmiştik. Yazıp yazmamak konusunda çok tereddüt geçirdiğim bu hali, ailenin tarihine bir not düşmek adına, anı yaşayanların hatırlayıp da gülmesi için yazmaya karar verdim.

Yine bir kahvaltı sabahında uçak dağın üzerinden süzülüp tam üzerimizden geçerken aynı espriye başlamıştım ki, Mussano'nun uçakta pilotun yolculara yaptığı anonsu kasteden cümlesi geldi: " Aşağıda, üç yıldır aynı espriyi yapan adam var, şimdi onu izliyoruz"

Hazır uçaklardan söz etmişken, olur ya bizim gibi yıllarca yukarıdan geçen uçakların telsiz konuşmalarını dinlemeyi merak etmiş birileri çıkabilir. Onlar için geçenlerde bulduğum bir sitenin adresini vereyim hemen... Siteye girdiğinizde İstanbul Atatürk Havalimanının uçaklarla yaptığı konuşmaları dinleyebiliyor, harita üzerindeki uçakları takip edebiliyorsunuz. Uçakların üzerini tıkladığınızda, nereden gelip nereye gittikleri, hangi havayoluna ait oldukları, hızları, yükseklikleri hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Hatta biz bir oyun icad ettik... "O anki konuşmanın yapıldığı uçağı ilk kim bulacak" oyunu... Site sayesinde sevdiklerinizin uçaklarını takip etme olanağınız da var. Meraklısı için buradan lütfen

Görsel: Ön taraftaki Nar ile çok yüksekten ve uzağa giden bir uçak

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP