12 Nisan 2013 Cuma

Şehir ve Şehir

Kitap, her yılbaşı yeni bir yazarla tanıştırma geleneğimizin bir  örneği olarak Mussano'ya alınmıştı. Henüz kendisiyle buluşma imkanı bulamamış olsa da açılışı tarafımdan yapıldı.


Yılbaşı yaklaştıkça  çocuklara seçilecek kitapları araştırmanın, şahsımı farklı yazarlarla tanıştırdığı gibi  hiç bulaşmadığım türleri de tanımam açısından faydası olur.

Bu yıl, Şehir ve Şehir pek çok yerde karşıma çıkması ve tanıtım yazıları dolayısıyla ilginç gelmiş ve seçim adına öne çıkmıştı. Asıl istediğim yazarın, çok istediğim kitabını tüm çabalarıma rağmen bulamayınca ikinci seçenek olan China Miéville'in  kitabını tercih etmiştim.

Ancak çocuklar için aldığım bu kitapların ve yazarların hiçbirini okumam ben. Gerçi bu geleneği bu yıl "Artık şu dünyada bir Murakami de sen oku" minvalinde bir duyguyla bozdum. Gerçi onu da son iki yüz sayfasında terk edip araya üç kitap  aldım ama kendisi tamamlanmadığı için geleneğin bozulduğunun bir ibaresi de sayılmaz sanki.

Bu geleneği bozan ilk kitap Şehir ve Şehir, türünün severleri ne düşünür bilmiyorum ama tantımında yazan "Okuyucuyu sanatsal doruklara çıkaran bir gerilim romanı," cümlesinin özellikle sanatsal vurgusundan yola çıkarsam beni, edebi anlamda herhangi bir doruğa çıkaramadı. Ancak hem polisiye hem de fantastik öyküleri seven okurlar için bu anlamda bir doruk olabilir; bu noktada benim görüşümün özellikle fantastik öykülere uzak duruşum itibariyle hiçbir önemi yok.

Kitap öyle derin bir edebi dile de sahip değil.  "Vay be!" diyeceğim derin bir cümleye rastlamadım, tüm okuma sürecim boyunca. Benim, bu arızalı tavrıma ve  özellikle iki türe uzak bir okuyucu olmama rağmen kitabın keyifsiz olduğunu söylemem de mümkün değil.

Önemli ve çok keyifle okuduğum üç kitabın ardından fazlasıyla ilginç ve verimli bir ara sıcak oldu kendisi. Sıkı kitap okuyan ve söz konusu türleri seven okur için iki günde bitirilecek, meraklandırıcı bir akıcılığa da sahip üstelik..

Benim asıl altını çizmek istediğim ise akademik kariyeri de olan yazarın derinliği olan ve kapsamlı bir akademik  tezi, didaktik ve statükocu bir öğretmen edasıyla değil de son derece başarılı bir üslupla sıkmadan ve eğlendirerek okuyana geçirmeyi başaran bir yolu seçmiş olması. Tabii ki bu bir roman: Ama olay örgüsünün altında ortaya koyulan insan grupları, ilişkiler ve elbette ki  tutumları, ve bunları yazarın kendi doğrularıyla işleyişi ve dile getirişi özellikle siyasal görüşlere, işleyişlere ve politik tutumların çeşitliliğine merakı olan okuyucuya "evet ya böyle" duygusu yaratan kuramsal doğrular olarak da yansıyor.

Tümüyle kurgusal bir şehirde geçen ama şahsen bana Doğu-Batı Berlin özelinde benzer farklılıkları olan pek çok ülkeyi ve şehiri çağrıştıran Bezsel'in iki farklı ideolojiyle yönetilen iki yakasından iki polisin, bir cinayeti araştırdıkları  bu "varoluşsal polisiyede" yazar: Dünyadaki göçmen hareketleri, onların entegre olmaya çalıştıkları toplumlar içindeki pozisyonları ve o toplumun yerlileri tarafından algılanışları ile dinler üzerine çok didaktik olmayan, ana olayın akışında  olağan bir şekilde yer alan derin analizler ortaya koyuyor.  Tüm bu kıyaslamaları yaparken ve hikayenin alt teması olarak kullanırken asla savunduğu ideolojinin klişelerine sarılmıyor. Bir durum ortaya koyuyor.

China Miéville'in, okuyanı, yer yer kendi bakış açısından farklı düşürse de rahatsız etmeyen, kasılmayan, çok tatlı bir bilmişliği var. Ülkemiz ve yakın coğrafyamızdaki siyasal durum ve olan biten üzerine değerlendirmeler de yapmaya olanak yaratan bu kurgusal kitapta Türkler, İslam ve Atatürk vurgularına rastlamak da kitabı ilginç kılan bir özellik.

Şahsım için -roman olarak- hayran olunası bir kitap olmasa da türü ve sevenlerini göz önüne aldığımda; hem polisiye, hem fantastik anlamda güzel bir bir tadı olan Şehir ve Şehir'in değerli kitaplar seviyesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim sanki..

Ya da öyle olduğunu hissediyorum diyelim.


8 Nisan 2013 Pazartesi

Erasmus'la Yaşamak

5.5 aylık Polonya maceramı noktalayıp yurda ayak bastığım tarih olan 22 Temmuz 2011 gününden bu yana içimde yeniden Varşova sokaklarını arşınlamak, Nowy Swiat'ın hemen girişinde sağ köşede yer alan ve iki yaşlı Polonyalı teyzenin işlettiği, her gittiğimde beni sıcakkanlı gülümsemeleriyle karşıladıkları o küçük, biraz da izbe ama sevimli pub'da Varşova'nın kendine özgü, sert, yoğun birası Krolewski'nin tadına yeniden varmak, Palace of Culture'ın önündeki parkta oturup, onları uyaran güvenlik görevlileriyle gelen geçenden para ya da sigara isteyen evsizler arasındaki tatlı sürtüşmeleri izlemek, hemen karşısındaki Warszawa Centralna'dan trene atlayıp Polonya'daki son iki ayımı öğrenci hayatı anlamında dolu dolu geçirmeme olanak sağlayan 4 saat uzaklıktaki küçük ama bir genç için işlevi son derece büyük bir kent olan Olsztyn'e yeniden gidebilmek gibi özlemlerle yaşamak benim için çok zor oldu.

Rehavete kapılmamak ve kendime olan sorumluluğumu yerine getirmek adına yeniden sıkı bir
şekilde abanmaya mecbur olduğum dersler ve sınavlarla baş etmek bir başka zorluktu.

Bir üniversite öğrencisi olarak elin Avrupalı meslektaşımın sahip olduğu serbest dolaşım hakkını, toplu taşımayı kullanırken ve eğlence yerlerine girerken yararlandıkları %50'lik indirimleri hatırlayıp hayıflanarak, onları Facebook'tan sağda solda fink atarken takip etmek, 'Bizde niye yogh?' diye haykırmak istemek tam anlamıyla felaketti.

Bu 1 sene içinde okuldaki hocalarım, arkadaşlarım, ailem kısacası beni önceden beri tanıyan yakın çevrem tarafından sonradan görme ya da “Avrupa gördü, bi tarafları kalktı” gibi algılanmamak için verdiğim mücadele hepsinden daha da zordu.

Çünkü bir Erasmus'u en iyi ancak başka bir Erasmus anlayabilir. Hatta bazen bu bile yetmeyebilir. Her Erasmus'un yaşadıkları, edindiği tecrübeler ya da fikirler, gittikleri ülkelerde çevreleriyle kurdukları iletişim ve aldıkları tepkiler farklı olabilir. Kimi gittiği ülkelerde daha önceki hayatı boyunca yaşadığı topraklarda öğrendiği şeyleri sürdürerek yaşamaya devam edebilir. Çevreyle fazla ilgilenmez. Yurttan okula tekdüze bir hayat sürebilir. Sadece kendi ülkesinden olan Erasmuslarla takılmaya devam edebilir. (Bu kolonizasyon faaliyetinin kralları biz Türkler ve İspanyollardır)

Kimiyse bi daha mı geleceğiz Erasmus'a diyerek, her anın tadını çıkarmaya çalışır. Kendini sokaklara, yollara, parklara, publara atar. Ota boka burnunu sokar, gittiği her yeni Avrupa kentinde birileriyle tanışıp insanlarla ve kültürlerle ilgili bilgiler toplamaya çabalar. Tüm bu süreç sayesinde de farkında olmadan bilinçaltına bir ton güzel anı atar ve hayatı boyunca bunların tekrarlanacağı anları umut ederek yaşamaya mahkum edilir.

Ya da tam tersi, yeteri kadar donanımı, kültürü ve insani vasıfları olmadığı halde biraz torpille ya da şansla Erasmus'a giderek 'Bari çekileyim bi kenara uslu uslu oturayım, gözlemlerimle bişeyler öğrenmeye çalışayım, kendimi burada geliştireyim' demeden, çevreye uyum sağlama gayreti göstermeden Türkiye'de uyguladığı mafya rejimini orada da sürdürüp çıkardığı kavgalarla, 21. yüzyılda yaşadığını, yani artık sınırların ve milliyetlerin giderek önem kaybetmeye başladığını unutup, biraz da bilinçaltında pompalanan Osmanlı'dan kalan dünya hakimiyeti zihniyetiyle ve insan gibi içmesini bilemediği, yalnızca erkeklik gösterisi sandığı alkolün de gazıyla hem Erasmus yaptığı ülkede kendi halinde yaşayan Avrupa insanının huzurunu; hem de taşıdığı ay-yıldızlı pasaportumuz yüzünden Avrupalıların kafasında olumlu izler bırakabilmek için çabalayan diğer Türk Erasmusların da huzurunu kaçırabilir.

Yurda ayak basınca da Avrupa fatihi edasıyla etrafa caka satar. Artık egosunu sonuna kadar tatmin etmiş, yedi düveli dize getirmiş bir yiğittir o ne de olsa!

Zaten çoğu ülkede bize karşı hala yoğun ön yargılar var. Her üç kişiden biri bize alenen terörist, barbar demekten çekinmiyor. Biraz empati yapın! Türkiye'ye gelen başka ülkeden Erasmuslar ulu orta yerde gruplar halinde dolaşıp içip içip çevreye sataşsa, kızlarımıza laf atsa, sürekli kendi ülkesinin propagandasını yapsa, hala kendi ülkesinde yaşıyormuş gibi hareket etse, sonra da başlarına dert açıldığında Erasmus'un arkasına sığınıp kaçak dövüşse ne tepki veririz acaba?

Her fırsatta genç nüfusuyla övünen, en az 3 çocuk isteyen devlet büyüklerine sahip olmasına rağmen, hala kapsamlı bir gençlik politikası olmayan ülkemizde yaşadığımız koşullar nedeniyle agresif yapılı insanlar olarak yetiştiğimiz bir gerçek. Benim de özellikle son zamanlarda belli durumlar karşısında zaman zaman sinirlendiğim, şirazeyi kaçırdığım anlar oluyor; ancak en azından Erasmus'tayken aynı tavrı sürdürmenin hiçbir manası ve gereği yok.

Yabancı diliniz ile insanlara ve çevrenize saygınız burada iki kilit unsur. Bu ikisi kendinizde ne derecede bulunuyorsa, Erasmus'unuz da o derece hareketli ve eğlenceli geçer. Adaptasyonunuzu ve insanlarla iletişiminizi kolaylaştırır.

Bu arada itiraf edeyim Erasmus'tan önce ben bir koyunmuşum. Yoksa yurt dışına en avantajlı şekilde çıkmanın tek yolunu diplomatik pasaport sahibi olmak sanarak illa diplomat olacağım diye tutturup 18 yaşımda Kırıkkale gibi yaşaması benim için son derece güç olan bir şehre adım atmazdım. Mantığım o zamanlar tekdüzeydi: Ne istiyorsun Mussano? İngilizcemi geliştirmek ve ileride fırsat bulabilirsem bir süreliğine de olsa yurt dışında yaşamak. O zaman Uluslararası İlişkiler mezunu olacaksın. Bu sayede gideceksin Dışişleri Bakanlığı'nın kapısına ben şu şu ortalamayı yaptım, şu kadar dil öğrendim diyeceksin ve en kısa yoldan ancak böylece yurt dışına çıkacaksın.

Erasmus'a gitmeden önce doğup-büyüdüğüm ve bu ülke sınırları dahilinde en çok sevdiğim kent olan Samsun, hayatta istediğim gibi yaşayabileceğimi düşündüğüm tek yerdi. Başka bir şehirde barınabilmek benim gözümde imkansızdı. Ama hayat enteresan ve sürekli ileriye doğru akan bir süreç gerçekten. Samsun'dan sonra hayatıma giren çok daha düşük profilli bir kent olan Kırıkkale'nin bana açtığı Erasmus kapısı Samsun'un yanına Varşova'yı, Gdansk'ı, Olsztyn'i, Krakow'u, hatta Prag'ı, Viyana'yı ekledi.

İşte bir sene boyunca kafamda tüm bu düşünceler ve içimde taşıdığım duygularla, yemeyip içmeyip biriktirdiğim 1000 euro civarı bir parayla, bu kez değişiklik olsun diye vize başvurumu Polonya Ankara Büyükelçiliği yerine İstanbul Başkonsolosluğu'na (Daha doğrusu aracı şirket VFS Global'e) yaparak, yine benim gibi bir senedir Post-Erasmus depresyonundan muzdarip olan, kafasında Erasmus'a dair atomlar parçalayan bir arkadaşımla birlikte yeniden yollara düştüm.

Acaba Erasmusum boyunca en uzun zaman geçirdiğim iki kent olan Varşova ve Olsztyn'de bu süreçte neler değişmişti? Özellikle sahip olduğu eşsiz kampüsü ve Erasmus imkanlarıyla kendi aramızda 'saklı cennet' olarak tanımladığımız ve bolca ortak anılarımızın da olduğu Olsztyn bizim için çok önemliydi. Bir insanın başka bir ülkedeki bir şehri bu kadar benimseyebilmesi gerçekten çok garip bir durum. Bugün Samsun'a bir şey olsa ne kadar üzülürsem, Olsztyn'e de en az onun kadar üzülürüm.

Erasmus olmakla arada tek ama büyük bir fark vardı yalnız. Artık ilk kez yurt dışına çıkmanın verdiği ürkeklik ve tedirginlikle değil, çok daha tecrübeli olarak geçecektik sınırı. Bu da şüphesiz çok daha iyi gözlemler yapmamıza ve yeni maceralara daha güvenli atılmamıza olanak sağlayacaktı.

Mottomuzu ise gittiğimiz ülkelerde tanışacağımız insanlara karşı kullanmak üzere Erasmus'tan, After ya da Pro-Erasmus'a çevirmeye karar verdik. Bize 'Siz burada necisiniz?' diye sorduklarında yeni kimlik tanımlamamız bu olacaktı.

Yazının devamı: Edirne'yi Geçerken

3 Nisan 2013 Çarşamba

Edirne'yi Geçerken

25 Ağustos 2012 sabahı yani geçtiğimiz yaz, yolculuğa beraber çıkacağımız arkadaşım Ahmet'in İstanbul Fındıkzade'deki evinde uyandığımda cep telefonuma bir mesaj düşmüştü. VFS Global, vize başvurumun sonuçlandığını ve pasaportumu Şişli-Halaskargazi'deki şubesine giderek teslim alabileceğimi söylüyordu.

Vize sürecim çok sıkıntılı geçmedi. Polonyalı bir arkadaşımın gönderdiği davet mektubu, banka hesap cüzdanımdaki 1000 Euro (Yaklaşık 4000 zloti) ve daha önce Erasmus sayesinde elde ettiğim 6 aylık D tipi vizem sayesinde Polonya Başkonsolosluğu bana 1.5 aylık bir Schengen vizesi vermeyi uygun bulmuştu sağolsun. Artık zaman kaybetmeden Wızz Air'in internet sitesine girip ucuz charter uçuşlarından birine bilet almak zamanıydı. Bu saatten sonra Lot'tan ya da başka bir havayolundan Polonya'ya bilet almak pahalı olurdu. Bütçemiz belliydi ve zamanımız dardı. Mümkün olan en kısa yoldan ve en ucuz şekilde geçmeliydik Edirne'yi.

Ne yapsak ne etsek diye kafa yorarken, internette Bulgaristan'ın diğer AB ülkelerinden Schengen vizesi olanlara 5 günlük bir transit geçiş hakkı tanımaya başladığı haberine rastladık. Yani benim vizem Polonya tarafından verilmiş olmasına rağmen, AB topraklarına ilk girişimi Bulgaristan üzerinden yapabilirdim. Bu da bize yeni bir fikir verdi. Bulgaristan'a İstanbul-Burgaz otobüs seferiyle geçecek, Burgaz'dan da Polonya'nın güneyindeki şehirlerden Katowice'ye uçacaktık. 60 liraya Metro Seyahat'ten İstanbul-Burgaz seferine, 150 Bulgar Levası (Yaklaşık 150 lira) karşılığında da Wızz'dan 28 Ağustos tarihine Burgaz-Katowice uçuşuna biletlerimizi aldık.

Burgaz'a 6 saatlik bir otobüs yolculuğunun ve sınırı ilk kez karadan geçmenin verdiği heyecanın ardından vardığımızda gördüğümüz manzara bizi hem şaşırttı hem de oldukça etkiledi. Düşük profilli bir kent bekliyorduk; ancak tam anlamıyla bir tatil ve eğlence merkeziyle karşılaştık. Burgaz'da yalnızca bir gece kaldık; ama kentin taşıdığı imkanları görünce 'Acaba kalış süremizi uzatsa mıydık?' diye iç geçirmedik değil.

Burgaz'da neden tatil yapılır?



1-Karadeniz kıyısında olmasına karşın plajı, şehrin genel havası ve farklı ülkelerden turistlerin yoğun ilgisi sebebiyle herhangi bir Akdeniz tatil beldesinden farksız.

2-İstanbul'a sadece 5-6 saatlik mesafede, kendinizi başka bir evrene geçmiş gibi hissedebilirsiniz. Bulgaristan'ın bize karşı geçmişten gelen politik tutumunu, vize ve kontrol işlemlerini az da olsa gevşetmeye başlaması nedeniyle kafa boşaltacak kısa tatiller için tercih edilebilir.

3-Herşey çok ucuz. En azından biz gittiğimizde çoğu Avrupa ülkesi gibi Bulgaristan da krizle boğuşuyordu. Bu durumun etkisi var mıdır bilmem ama, örnek verecek olursam Old Town'ın en lüks mekanında kahve 1 leva. Yani yaklaşık kur hesabıyla yalnızca 1 Lira! İki çeşit yemek ve 6 biraya ödediğimiz para ise yalnızca 24 liraydı. Türkiye'nin herhangi bir tatil beldesinde bu paraya yırtabilmek oldukça güç.

4-Otellerin durumu oldukça iyi. Booking.com aracılığıyla ucuz ve orta halli bir otelde rezarvasyon yapmıştık ve gerçekten iyi bir yerle karşılaşıp karşılaşamayacağımızdan şüpheliydik; fakat gördüğümüz manzara bizi sevindirdi. Geceliği kahvaltı dahil yalnızca 25 liraya çok güzel ve yeri merkezi bir otelde kaldık.

Burgaz'da geçirdiğimiz iki günün akılda kalan bazı olayları oldu. Bunlar daha çok yol bulmak amaçlı kurduğumuz iletişimlerden kaynaklandı. Önce bir bar sahibine kalacağımız otelin yerini sorduk; ancak İngilizce bilmediği için bir karşılık alamadık. Şansımızı Lehçe denemeye karar verdik ve Doğu Avrupa dillerinin birbirine benzerliği sayesinde sonuç aldık. 'Levo, levo, prosto' yanıtı bizim dilimizde 'Abi iki sol yapcan, sonra dümdüz kaptırcan' demekti ve yolu bulmak Türk olduğumuzu duyunca bize Türkçe 'komşu' diye seslenen bir Bulgar çift sayesinde oldukça kolay oldu.

Burgaz'da tek kötü olay havalimanında Katowice uçağına binmeden önce pasaport kontrolünde yaşandı. Diğer yabancılar hiçbir aksatmaya uğramadan direk salona geçerek uçağa alınırken, biz çok daha sıkı bir kontrole ve soru yağmuruna tutulduk. X-Ray'de ötmememize rağmen baştan aşağı iki kez arandık ve pasaportumuz neredeyse cildinin kalitesine, sayfalarının tam olup olmadığına varıncaya  kadar defalarca evrilip çevrilerek incelendi.

Polonya'ya indiğimizde çok daha kibar ve misafirperver karşılanacağımızı biliyorduk ne de olsa, varsın bu küçük aksaklık nazar boncuğumuz olsundu.

Uzun süredir ağlamamıştım; ama Katowice'ye indiğimde çok duygulanacağımı ve Varşova'ya vardığımda muhtemelen oturup hüngür hüngür ağlayacağımı hissediyordum.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP