31 Mayıs 2012 Perşembe

Sıçan

Bu sezon -hayatımda- ilk kez bir oyundan çıkmama sebep olan, yine hayatımda ilk kez "izleyeninki de can" noktasından bakarak bir oyunları hakkında eleştirel bir yazı yazdığım, benzer nedenlerle tanıdığım bir çok kişi tarafından hakkında ön yargılar oluşturulmuş İzmir Devlet Tiyatrosunun oyunu Sıçan: Bu yıl izlediğim gösteriler listemde kendine ön sıralarda ve hatta ilk beşte yer bulan, önümüzdeki sezon yakalandığı yerde mutlak izlenmesi gereken, şiddetle tavsiye edeceğim muhteşem bir oyun.


 "Birbirlerini yıllardır görmeyen, geçmişe ve ailelerine ait sorunları çoktan halının altına süpürmüş olan iki kız kardeş, yıllar sonra bir araya gelince, ailenin kirli çamaşırları trajikomik biçimde ortaya dökülür. Aile içi çekişmelere eğlenceli bir üslupla yaklaşan oyunda, ablanın evine dadanan “sıçan” ev içi hallerimizle adeta dalga geçer, ne denli komik aile sırlarına sahip olduğumuzu gözler önüne serer..." cümlelerini içeren ve bence gerçek değerini yansıtmayan, derinliğini hissettirmeyen hatta değerini düşüren tanıtım yazısının çok daha ötelerinde, son derece etkileyici ve izlemesi keyifli bir oyun Sıçan.

Bir kere işlediği konu kesinlikle birinci sınıf bir gözleme dayanıyor. Psikolojik analizleri müthiş ve bu psikolojiyle yetişmiş iki kız kardeşin davranış biçimleri "budur" dedirtiyor. İki karakter üzerinden insanın derinliklerini ve arızalarını ortaya koyarken oyun -aslında- bir dramı anlatıyor.

Bu halin dışa vurumu normalde insanlara komik gelse de ince ince düşünülmesi ve sorgulanması, hatta fark edilmesi gereken nüanslar da içeriyor. Kesinlikle altını çizeceğim bir nokta daha var ki yazar aslında dramatik bu hali o yapısıyla ortaya koymayıp da mizahı tercih ederek çok doğru bir yol seçmiş. Tüm esprileri düzeyli oyun, gerçek bir mizah şaheseri; "komikliklere" başvurulmadan da güldürülebileceğini, güldürürken düşündürülebileceğini, güncel ve popüler esprilere bile şıklık katılabileceğini gösteren, başarılı çevirisi ve kurgusuyla akıp giden enfes bir oyun bu.

Bazı yorumlarda bahsedildiği üzere oyun bir yüzleşmeyi ortaya koymuyor. Anne baba kızlar ilişkisinin kendine özel halinden yola çıkarak, sorunlu anne baba'dan oluşan ve bencil bir yapının içinden çıkan iki kız kardeşin hayattaki ve kendi evliliklerindeki gerçek hallerini ortaya koyuyor.

Birbirlerini kıyasıya yerken üçüncüye, -eş bile olsa- bir yabancıya karşı kurdukları ittifaklara, birbirlerinin eşleri üzerinden kendileri hakkında oluşturdukları şüphelere, büyük kardeşle küçük kardeşin seçtikleri eşlerin nicel ve nitel özelliklerine baktığınızda ve bunu hayattaki karşılıklarıyla kıyasladığınızda hiç de şaşırmıyorsunuz.

Oyunu izlerken çoğu zaman oyunun kalitesini ben mi abartıyorum diye sordum kendime... Bu şüpheyle salona baktığımda gördüğüm hava; bu sezonki en konsantre, en memnun ve izlediğinden son derece keyif alan bir seyirci görüntüsüydü. Üstelik İzmir Devlet Tiyatrosunun bu sezonki performansına benden daha kesin tavır almış insanlara oyunu tavsiye ederken, alacağım olası vebalden kaynaklı endişelerim de vardı. Ama gelen teşekkürler derin bir nefes almamı sağlamanın yanı sıra oyun hakkındaki düşüncelerimin sağlaması da oldu.

Oyuncular kesinlikle ve altını çizmeliyim ki çok başarılıydı. Özellikle iki kız kardeşi oynayan Özlem Başkaya ve Hande Gürler enfesti. Eşlerini oynayan Musa Zindan ve Özkan Gezgin müthiş tamamlıyorlardı onları.

Dekor Tasarımı Melih Karakurt’a, Kostüm Tasarımı Yıldız Köse İpeklioğlu’na ve Işık Tasarımı Zeynel Işık’a ait. Reji Asistanlığını H.Emre Başer’in üstlendiği, Justine Del Corte tarafından yazılmış, çevirisini  Barış Eren'in yaptığı, Sinan Pekinton tarafından sahneye koyulmuş güzel oyun Sıçan bir kez daha altını çizerek belirtmeliyim ki hemen listeye alınmalı ve önümüzdeki sezon asla ıskalanmamalı.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Sor Bana Pişman mıyım?

Aylardan Nisan Günlerden 26. Perşembe

Tam çıkmak üzereydim ve son bir keyif için süt ilaveli bir kahve yapmıştım. Kahveye şöyle bir bakmış, güzel olduğunu fark etmiş, unutulmazlarımdan biri olan; bir Ayancık dönüşünde Oğuzlar Petrol'ün yan bahçesinde içilmiş kahveyle kıyaslamıştım.

Kahvemi alıp klavyenin başına geldim. Posta kutumu açtım. Ve koyu renkli ismi gördüm. Sizce aklımdan geçen ilk cümle ne olmuş olabilir? Bingo'yu ben kullandım. Hatta gittiğim kuran kursunda öğrendiklerimi bile... ve ne hikmetse hep gökyüzüne bakıyordum.

İnanılmaz bir biçimde kahvenin ikincisini istedim, ki o gün de istemiştim.

O günkü nedenim tümüyle farklıydı; illet bir başağrısıyla uğraşmak zorunda kaldığım, midemin bulanma arzusuyla anamı ağlattığı, arabanın arkasına geçip yattığım, en abilerden ikisiyle birlikte yolculuk ettiğim, aslında çok da keyifli bir gündü. Ama dönüş yolundaki başağrısı mahfetmişti...

Yolda midemin içindekileri yolculamıştım. Oğuzlarda geleneksel molamızı vermiştik ve sütlü kahve istemiştim. Hala anlatabildiğime göre, o kahveyi döven bir kahve bugüne kadar olmamış demektir!

Ve bugün e-postayı okurken ikinci kahveyi istedim ne yalan söylim. Hatta onunla kalmadım. Hani müzikle yeniden sarmaş dolaş oldum ya ben; şarkılar geçiyor aklımdan, hatırlıyorum yavaş yavaş, onlardan biri de dank diye düşüverdi işte!

"Adı neydi, kim söylüyordu, üstelik blogda yayınlamış olmam lazımlar" arasında dolaşırken ben, en iyisi sor Google'a dedim. Aslında uğraşmazdım eminim... ama bırakamadım sonraya.

Nedense?

15 Mayıs 2012 Salı

Ben Bazen...

Aylardan Nisan Günlerden 12. Perşembe

Yine çok şey anlatmak isteyip de nereden başlayacağını bilemeyen bir şaşkınım an itibariyle...

Şöyle bir yöntem seçmeliyim sanırım "Anlat bakalım ne olup bitiyor sabahtan beri?"

Yani havanın haliyle  tezat bir keyif hüküm sürmekte bende; bunda, şu raporlama işinden sıyırmış, dolayısıyla "sabah şunu bir halletsem"in baskısından kurtulmuş olma halimin etkisi de olabilir...

-Bak köpeği salmayı ve yemeğini vermeyi unuttun şaşkın.!

-Valla elimdeki "lavaş içine serilmiş kelem yatağında üç peynirli ve tereyağı ile tatlandırılmış Tostadas Con Salchichas*"ımı bırakıp da  bir yere gidemem.

Tostadas Con Salchichas'ın tadını çıkarırken yüzüne konmuş ve muhtemeldir ki  onu terk etmeyecek tebessümle devam eder. Gün içinde karşı tarafı  üzecek bir iş için görüşme yapmayı da planlamaktadır. Belki de karşı taraf gerekli teminatları sunup yeni bir değerlendirme imkanı sağlayacaktır kendisine ki bu şu an için önemli değildir.

Sabah bilgisayarını açınca bugün bir şarkı ya da kısa film yollamak ister. Aklından geçenler vardır: Mesela Fikret Kızılok, sonra bir reklam filmi ki kendisi bu filmin fırlama halini çok sevmektedir, sonra başka biri... O ara uğraştırmamak için yazısının başlığını yollamak ister; yazı aslında aksiyonlu günler kapsamındaki diğer yazılarla bir bütünlük sağlamaktadır. Böyle düşünür.

Bir anda Vera'nın albümünün çıkmış olduğunu hatırlar ve aralarında bir yazısı dolayısıyla güzel bir bağ kurulmuş grupla ilgili ihmaline kızar. İlk iş olarak gidip albümü almayı ve üzerine bir yazı yazmayı planlar. Bir karara da varmıştır: Vera'nın albümünden- ki ilk albümleridir- bir şarkı yollamaktır bu.

Şarkıyı seçer aslında... ama şu garip tereddüt düşer içine. O tereddütten bağımsız, düz bir bakışla beğenmiş olmasına rağmen epey cebelleşir bir kaç yanıyla... Aslı ise gülmektedir kahkahalarla, ve saçlarını  okşamaktadır bu haylazca cebelleşmenin...

Sonra tereddüt yaratan şarkıdan vazgeçip başka bir şarkıda karar kılar... ama o şarkının klibi yoktur ve mecburen başta karar verdiği ama tereddüt yaşadığı şarkıya döner. (mecburen)


*Sucuklu Tost'un google translate ile ispanyolcaya çevrilmiş halidir.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Bazen Ben...

Aylardan Nisan Günlerden 13. Cuma...


Person Of Interest ile bundan yaklaşık bir bir buçuk ay önce bir pazar günü rastlaştık. Hayatıma katılmış olmasından çok mutluyum. Onda eski yılların "özellikle beklenen" dizilerinin tadını buldum. Gerçi büyük ikramiye vurmuş birinin, bu sayede çoğalan tebessümlerinin yanında amorti bile olamayacak bir dizinin yüze yerleştirdiği keyiften söz etmesinin de pek manası yok ya... konuşasım var işte.

Çünkü Kara Cuma:

Bugün yapılacak fazlaca bir iş olmaması sebebiyle akşamdan yapılacakları planlamıştım. Ağırlıkla avarelik promosyonları yerleştirmiştim gün içine...

Akşam dizi bittikten sonra göz attığım Kurtlar Vadisinde Polat Alemdar'ı omlet yaparken görmek; bu kez ele silah alıp bir kaç kişinin kafasına sıkma yerine daha hayırlı bir işe vesile oldu ve bende şiddetle omlet yapma arzusu oluştu. Ülkede durum nasıl bilmiyorum ama!

Person Of Interest hayatıma girince kötü bir şey oldu aslında; kadim dizilerimden Kurtlar Vadisi ile aramızdaki bağ aynı gün oldukları için doğal olarak koptu. Çünkü pazar günleri olduğunu sandığım Person Of Interest'in asıl yayın gününün perşembe olduğunu fark ettim. Gerçi Polat Alemdar her taşın altında olduğu gibi bu ayrılığımızın müsebbibi olarak da İsraili göreceği için kafama sıkılma riski yok.

Ben bugün için planlar yapıp içine de promosyonlar koyunca Kara Cuma da "senin kaderin senin elinde değil bende," dedi. Dolayısıyla gün ışıdığı andan itibaren aramızda bir güç gösterisi başladı.

Sabah omlet hayaliyle kalkışmıştım, kafada malzemeler reçete edilmişti, fakat ilk hayal kırıklığı dolap açıldığı anda yaşandı. O da ne?! Yumurta yok! Üşenilmedi ve en yakın bakkaldan gidip yumurtalar alındı. İç malzemeler ince ince kıyıldı, ki sebze ve peynir ağırlıklı bir omlette karar kılınmıştı. Buradan ötesinde bir sorun yaşanmadı; yayın akışındaki önemli sarkmalar dışında... Ha bu arada ben omletin yumurtalarını çatalla hatifçe çırpar ve içine iki yumurta için iki çorba kaşığı su koyarım. ( bilgi yıllar önce yayınlanan çok da güzel bir dergi olan Tat'tan alınmıştır. Fransızlar böyle yaparmış)

Normalde 8'de yapılıp aradan çıkartılan kahvaltı diğer aksaklıklar yüzünden ancak 10'da yapılabildi. Olsun dendi ve vücutta herhangi bir gerilim emaresi görülmedi. O arada mail yazmak için posta kutusu açıldı, ilk harf yazılacakken telefon!( hay dendi).

(Bu arada Vera ile ilgili yazıyı da yazma fikri var ama akışta yer bulmak gittikçe zorlaşıyor. Artık her şey ana kumandaya kalmış)

Maili yazmak arzum dep dep depreşiyor. Açıyorum e-postayı, yanıtla diyorum o da bana "E-Posta hizmetiyle ilgili bir sorun (bilgisayarınızla ilgisi olmayan geçici bir ağ bağlantısı sorunu) oldu. Lütfen daha sonra yeniden deneyin." diyor. Benim inadım inat ama onun ki benden inat.

Sonuçta benim inadım onu yendi ve Kara Cumayı pembe yapan tebessüm koşa koşa gelip, boynuma sarılıverdi .

Yani durum normal, ben aptal aptal gülüyorum an itibariyle. Zaten bu ara yolda yürürken, bir yerde otururken, alışveriş yaparken yoldan gelip geçen herkese iyi geliyorum, eminim. Ne de olsa insanların birbirlerine selam verip gülmediği bir ülkede yaşıyorlar ve en azından aklından geçenlerin, okuduğu satırların, hayalini kurduğu mekanlar ve bazı hinliklerin tadıyla baktığı yerin farkında olmadan gülümseyen bir şaşkının, kendilerine gülümsediğini sanıyorlar.

Kasadaki kız soruyla karşılaşınca gülümsedi ama bu gülümseme bilgisi olduğundan değil de varmış gibi yapma eylemine yüklenmiş, "biliyorum kimse almadı" diye tercüme edilebilecek bir gülümsemeydi.

Kızın zekasını sevdim ama, çünkü böyle bir sorunun cevabının olumsuz olabileceğini o kısa sürede hesap edip doğru cevabı gülümsemesine yerleştirmeyi başarmıştı. "Bilmiyorum" deyip susmamıştı.( bir eleman asla bilmiyorum diyemez) Bir de poşetin içine "Acaba kimin CD'si?" diye düşünüp de bakmasaydı iyi olacaktı. O son hareketi yapmamış olsa belki gerçekten bu kız alakalı ve biliyor duygusunu geçirebilirdi karşıya.

Person Of Interest üzerine bir yazı yazmayı da planlıyorum bu arada...

Dün akşam D&R'a gidişim ve gelişim çok zevkliydi.

Mesela yolda bir büfeden bira alacaktım, adam "biz de sadece Efes" var dedi, normalde "olsun ya!" diyebilirdim. Ama demedim. Neden?

Bir de nedense gözlerim sürekli Tuborg levhası olan mekanlara bakıyordu.

Bildiğim hatta emin olduğum bir şey daha var.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Tekrarı Olmayacak Bir Carmina Burana Gecesi

Uyarı
Bu yazının içinde ve etrafta, kısa bir süre önce hayatı cuma tadında yaşayan bir fani tarafından iksir içirilerek görünmez yapılan çok sayıda ve oldukça zıpır iyi ki vardır. Okurken kafanızı gözünüzü sakının..

Belki de anlatmanın benim açımdan en zor olduğu gecelerden biriydi Carmina Burana Konseri... Şahane kelimesinin yetmeyeceğinin kesin olduğu, anlatılmaz yaşanır klişesinin belki de ilk kez gerçek karşılığını bulup değer kazandığı bir konser akşamıydı...

Bense, günlerimin hepsini cumaya çeviren sebebimle aynı salonda, üstelik de aramızda bir sıra ve  beş koltuk varken ve an itibariyle aynı havayı soluduğumuzun farkında değilken...  uzun zaman sonra bir konser salonunda yalnız değildim.

Ve üstelik o gece ufacık bir izden yola çıkarak tamama erdiremediğim şahane bir serseriliğe imza atacağımın, bu erdirememişliğe ertesi sabah  sevineceğimin ve yine o gecenin sabahında; "Her halde bir insanın sahip olabileceği en güzel anlardan biri kendini, çenesi ve yanağı avuç içiyle yumruk olmuş parmaklarının arasındayken; en saf, en farkındasız bir tebessümle ve bütünüyle önündekinden kopmuş, bir önceki akşamı izleyen, hatta o akşamı bitimi upuzun bir şarap gibi gittikçe çoğalarak yaşayan bir vaziyette yakalamasıdır. Ben kesinlikle yaşamın bahşettiği adamlardan biriyim, bu çok net. Sadece şu sabah yaşadığım, tarif etmeye çalıştığım ana bile asla paha biçilemez." cümlelerini kuracağımın da farkında değildim.

Ama kurdum.

Bunun hayatımın en zor yazılarından olacağını biliyordum. Çok severek yazdığım ve kendi yazdığımı çoğu zaman sanki başka biri yazmış gibi okuduğumda gerçekten beğendiğim bazı yazılarımı aşması gerekiyordu bu geceyi anlatanın...

Ama ben bu geceyi anlatacak kelimeleri seçemiyordum.

O muhteşem orkestra, o muhteşem koro, üç muhteşem solist,  yine muhteşem son derece disiplinli, kusursuz çocuk korosu ve istemsizce, bütün samimiyetimle "Büyüksün Maestro hem de çok büyük!" diye haykırmak istediğim  Şef  Rengim Gökmen'in yaşattıkları geceyi; bütün duyguları, anları, emeği, güzellikleri,  tüm salona hissettirdikleriyle anlatabilmek için en az bir cilt kitap yazmak gerekiyordu ki o çap da bende yoktu.

Eser zaten muhteşemdi. Bu müziği seven sevmeyen herkesi kesinlikle etkileyecek, hiçbir insanın tüylerinden herhangi birinin duyarsız kalamayacağı muhteşem bir girişi vardı üstelik... Ancak bu dünyada binlerce kere yapılmış eylemlerden bir tanesini tüm ötekilerden farklı kılmayı başaranlar da vardı. Ve bu yaşamın altı kalın kalın çizilecek bir realitesiydi. İşte o gece belki de Carl Orff yattığı yerde en mutlu olduğu anlardan birini yaşıyordu.

Olayın teknik analizini yapmak beni aşar; bu noktada yorum yapmayı sevmediğim gibi yeteri kadar donanımım da yok, ama söz konusu duygular olduğunda üzerime pek de insan tanımam. Bir şeyi izlerken ya da dinlerken kötünün ne olduğunu bilirim. İyi konusundaki tek ölçüm ne hissettiğimdir. Kolektif alanlarda yükselen duyguların nasıl bir armoni oluşturduğunu da sezer, hisseder, yazıya da dökebilirim. İşte bu noktadan baktığımda bu konserin   dünya çapında bir performans olarak nitelenebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta daha da ileri gidip -bir tek hal dışında- hayatımda bir kez daha bir Carmina Burana gecesi olamayacak diyebilirim. Bu tadın üzerine başka bir tat koymak istemiyorum çünkü.  Bu unutulmaz gecede "oradaydım," diyemeyenler için çok üzgünüm.

Aslında tüm popülerliğine rağmen resmettiklerini fark etmenin yanı sıra, kendi resmini de yaratamayan dinleyici için zorluklar içeren, sıkıntılar yaratabilecek bölümleri de olan bir eser Carmina Burana. Bu noktadan baktığımda içimdeki ukala; verilen emeğin ve çalışmanın apaçık görüldüğü, son derece disiplinli ve coşkulu performans esnasında yer yer sahneyi alkışlarıyla ödüllendirmekte eksik kalan, o anları kaçıran izleyiciye kızıp bu yazının  içine "Sahne 10 İzleyici 0" gibi bir ibare koymayı da düşündü. Daha da ileri gidip ve bundan sonra mutlaka yapmaya karar verdiği üzere koltuk numarası vererek cep telefonlarıyla vedalaşamamış izleyicileri yazının içinde teşhir etmeyi de düşündü. Ama öyle bir final yaptı ki izleyici  ona da özür dileyip fikrinden vazgeçmekten başka bir çare kalmadı.

Muhteşem bir finaldi; terlemeyen izleyici kalmadığına eminim. Görkemli final müziğini bıkmaz tükenmez bir istekle sürekli çağırdı. Ve kelimenin tam anlamıyla da sahnedeki performansın ve emeğin hakkını verdi.

Sonra fark ettim ki ben izleyiciye kızmakta haksızdım. Kusur gerçeği algılamakta sorun yaşayan bendeydi; aslında tüm o eksik bulduğum anlarda izleyici kocaman bir büyünün esaretindeydi. Yaşadığı emsalsiz dünyadan geri dönmekte zorluk çekiyordu. Bu inanılmaz  rüyalar zincirinden kurtulup da bir türlü koltuğuna dönemiyordu. Yakaladığı her boşlukta, anın farkına varmaya çabaladığı her saniyede yeni bir rüya elinden tutup götürüyordu. Haklıydı seyirci.

Üç şahane solist Bariton Kevork Tavıtyan, Tenor Erdem Erdoğan ve özellikle muhteşem kıyafeti, sahnede duruşu,  bileziği, kulağındaki küpesi, saçının modeli ve alçak gönüllü, kendinden son derece emin edasıyla Soprano Görkem Ezgi Yıldırım ve elbette ki muhteşem koro  anlamadığımız bir  dilde söylerken şarkıları aslında akıllarımıza Türkçe alt yazılar geçiyorlardı. Öylesine muhteşemdi yorumları. Ve seyirci çok haklı olarak şaşkındı.

Şu satırları yazarken bile öylesine gecenin içindeyim ki ve şu dakikada bile içimden geçenlerin hiçbirini yazamamış olduğumu fark ediyorum ama elimden de daha fazlası gelmiyor. Çünkü geceyi anlatabilmek için herkesten, her saniyeden çok seçkin kelimelerle bahsetmem gerekiyor.

Oysa ben hala anın içinden çıkmayı başaramadığımı, hislerimi kelimelere dökmekte yetersiz olduğumu, bütün sermayemin gecenin ihtişamı karşısında fakir kaldığını fark ediyorum. Belki de duygularımı ve takdirlerimi ifade edebileceğim yegane cümle şu: Hayatıma bu kadar muhteşem bir gece kattığınız için teşekkürler.

Size de.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP