28 Haziran 2010 Pazartesi

Unkapanı’na doğru

Kış, kimi zaman Balkanlar’dan, kimi zaman Kafkaslar’dan tüm zorbalığıyla saldırır, amanını keser İstanbul’un. Kışın zorlu geçtiği böyle bir şubat günü, Burhan Felek ya da Ulunay’ın eski kışları anlatan bir yazısından, Saraçhane’de karın at boyuna eriştiği aklımda kalmıştı.

Aksaray, Saraçhane, Şehzadebaşı, Zeyrek çocukluk anılarımı bıraktığım yerlerdi. İçimden turist rehberiymişim gibi, bir dolaşma isteği geçti. Yukarıya, Saraçhane’ye doğru düşsel adımlar atmaya başladım. İşte şurada, Pertevniyal Lisesi’nin bitiminde, Horhor’a doğru inen yolun hemen sağında, bir eski mezarlık olacaktı. Mezarların arasına kaçan topumuzu alırdık. Yanılsama mı bilmem, orada küçük bir cami olduğunu da anımsıyorum. Kimlerin mezarlarıydı ve varsa ne camiiydi ve ne diye yok edildi, onu da bilmiyorum. Saraçhane’de Hava Şehitleri parkıyla karşı karşıya iki güzel park vardı. Belediye binasının Nato toplantısıyla yapılacak olan açılışı 1960 ihtilaline rastladı. Hava şehitleri parkının arkasındaki itfaiye ve askerlik şubesi binaları mimarileri ile turizme kazandırılacak değerdedir. Şimdilerde karikatür müzesi olarak kullanılan Gazanfer türbe ve külliyesinin, binaları, yüzük taşı gibi küçük ve tipik Osmanlı güzelliğiyle, koca Bozdoğan kemerine yaslanmış, anasının kuzuları gibi görünür. Karşısında Vefa’ya yönelen yolun başında, çocukken hem okumakta zorlandığım hem anlamını bilemediğim Hıfzısıhha Enstitüsü’nden sonra ilk binasında Kuzgun Acar’ın madeni bir rölyefi bulunan, İtalyan mimarın yaptığı İMÇ binaları Unkapanı’na kadar bir zincirin halkalarıymışçasına salınır. Mimarın, çarşının ardındaki görüntüyü kapatmama düşüncesi hep saygımı çekmiştir. Binalar zincirine bir yerde ara vermiş, Süleymaniye’nin önüne geçmemiştir. Eski bir çeşme yok edilmemiş, süsleyecek şekilde binalardan birinin duvarına gömülmüştür. Unkapanı’na yaklaştıkça Bedri Rahmi’nin olduğunu sandığım, duvar süslemeleri görülür. Küçükpazar’a giden yolun başında -bu kez yalın- bir Osmanlı yapıtı; Şep Sefa Hatun Camii ve Külliyesi vardır. Tam karşısında Bizans sarnıcının kalıntıları ve onun biraz üzerinde Sedat Hakkı Eldem’in Ağa Han Mimarlık Ödülünü almış olan SSK binaları bir selsebil gibi akar. Ne var ki, -dış cephenin bakımsızlığının üstüne tuz biber eker gibi- önüne dev bir reklam panosu kondurulmuştur. Mimarinin görünüşünü engelleyen bu saygısızlık, bir bakıma utancımızı gizliyormuş gibidir. Bir kaç yüz metrelik yokuşta, biri diğerinin omzuna yaslanmış, ayakta durmaya çalışan binalarıyla yorgun bir tarih izlenir. Bizans sarnıcının kalıntılarının üzerinde Zeyrek Mehmet Efendi Camii’nin, İstanbul alındıktan sonra camiye çevrilen ilk kilise olduğunu ve adı Pentokrator olan bu kilisede bazı imparatorların taç giydiğini okumuştum. Bu yükseltiden bakıldığında gözlenen görüntü; Harem’den Sarayburnu’na bakıldığında görülen güzellikle yarışan, insana resmini yapma isteği uyandıran bir görüntüdür. Sonra adının neden Filyokuşu olduğunu bilmediğim dik bir yokuş ve bundan sonrasına “Merhaba Cibali!” denir.

Bir insan, sevdiği mimari bir yapıyı ya da bir heykeli sabahtan akşama kadar etrafında döne döne seyredebilir. Sonra aydınlatılmış meydanda akşamdan sabaha kadar tekrar seyredebilir. Bu yapılara, ışığın değiştiği her açıda, hangi açıdan bakılırsa nasıl değiştiğini görmek için usanmadan bakılabilir. Resim seven biri için de geçerli bu. Koltuğunun karşısındaki duvarda asılı duran tabloya yıllar boyu bıkmaksızın bakabilir, keyifle kahvesini yudumlayabilir. Bir insan, sevdiği bir şiiri öğrendikten ölünceye dek yüzlerce kez söyleyebilir. Bu, bir şarkıyı seven biri için de geçerlidir. Hatta, elleriyle ayaklarıyla ritim tutup ıslıkla bile mırıldanabilir. Roman ve yedinci sanatın ürünleri bu bakımdan şanslı sayılmaz. En sevilen film kaç kez seyredilebilir? 1960’lı yıllarda okuyup da beğendiğim “Gazap Üzümleri”ni tekrar okumak isteyişimde, kitabın kalınlığı gözümün önüne geldikçe, isteğimden caymışımdır hep. Okuyamadığım daha bunca kitap varken onu ancak başka bir kitabın bulunmadığı ıssız adada yada hapsedildiğim bir odada tekrar okuyabilirim, diye düşünürüm. Tekrar tekrar okuduğum kısa romanlar ve seyrettiğim filmler yok değildir. Teknolojinin çılgınca gelişmesine baktıkça en kalın kitapların da beş dakikada okunabileceği günlerin -hem de çok yakında- geleceği şaşırtmıyor beni. Ne ki, yaşamımın o günlere erişmeyeceğini biliyorum..

Ekmel Denizer

Henüz yayımlanmamış Son Yılın Üç Mevsiminden...

25 Haziran 2010 Cuma

Mustafa Özkent ve Orkestrası ile kahve kokusu, yanında bir de kitap

Onu tanımıyorsanız dahi, eğer iyi bir Türk Filmi izleyicisi iseniz ya da yaşınız TRT'nin siyah beyaz günlerine ulaşıyorsa, şarkıları dinlediğinizde hemen hatırlayacaksınız.

Üsküdar'a gider iken

Benim Mustafa Özkent adını öğrenmem, yaklaşık üç yıl önce okuduğumda şaşırdığım bir gazete haberiyle mümkün oldu.

Köşeye sıkışmış haber; 1973 yılında çıkardığı Gençlik ile Elele adlı albümün, aradan geçen onlarca yıl sonra başta Amerika olmak üzere pek çok batı ülkesinin müzik listelerinde yer bulmuş olmasıydı. Üstelik  mesele sadece bu da değildi. Albüm, dünya müzik otoritelerince ve camiada kült kabul ediliyor, 2007'de müzik eleştirmenlerinin en iyi 10 albüm listelerinde kendine yer buluyordu. Mevcut kayıtları da Amazon.com'da satıştaydı.

Merak edip tıklamıştım. Ve "maymun kapaklı" bu albümü orada görünce, pek de sevinmiştim. Bu yazıyı o zaman niye yazmadım, hayret! Neyse, haberi olmayanlar duysun, duyanlar duymayanlara duyursun.

Burçak tarlası

Yine gününde yazmam gereken ama yazamadığım bir kitaptan, hem de dünyanın en ucuz ama aynı zamanda en yararlı kitabından haberdar edeyim sizi. Belki gazete köşelerinde rastladınız ya da bankanın duyurularıyla haberdar oldunuz. Buna rağmen, belki "adam sende" yaptınız. Çünkü az daha biz de yapıyorduk. Kitap, "Karneni göster kitabını al." sloganıyla sürdürülen kampanya çerçevesinde, -görme engelliler dahil- ilköğretim öğrencilerine hediye edilen "Yazarlarımızdan Öyküler". Ben elimden düşüremedim. Binlerce öykü içinden, adam sendecilik yapmaksızın, emek vererek bu kadar güzel bir seçki oluşturanları ve buna sebep olan T.İş Bankasını kutlamak gerek. Kitap, sadece Doğan Hızlan'ın "Güzel Öykülerle Baş başa" başlıklı sunuş yazısı için bile edinilmeye değer. Yazarlarımızdan Öyküler; özellikle kitaplara uzak duran küçüklere, sadece bu sunuş yazısı ile bile gaz verecektir, emin olun.

18 haziranda dağıtımına başlanılan kitap kalmış mıdır banka şubelerinde bilmiyorum. Her bir öykünün önünde yazarıyla ilgili olarak hem üslubu, hem yaşamı, hem de eserleriyle ilgili kısa ama içerikli bilgiler de var. 132 sayfalık, hazine değerindeki bu kitapta kimler yok ki... Bir kaç isim verirsem, bu seçkinin ne kadar lezzetli bir başlangıç kitabı olacağı; çocukları, Türk Edebiyatının bu çok değerli yazarlarıyla erken yaşlarında tanıştırarak onlara, ne kadar güzel bir yol haritası oluşturacağı daha iyi anlaşılabilir.

S. Faik Abasıyanık, Adalet Ağaoğlu, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Necati Cumalı, toplam 15 yazarın 15 öyküsünün yer aldığı bu güzel kitabın ilk aklıma gelen isimleri.

Kendi çocuklarınız ilköğretim çağını aşmışsa, ya da çocuklarınız yoksa, etrafınızdan bir çocuğun elinden tutun ve karnesiyle bir İş Bankası şubesine götürün. Onun kitaplarla süslenecek serüveninde ilk ayak izi siz olun.

Lorke lorke

24 Haziran 2010 Perşembe

Yazı İşte!

Saat dört gibi yağmurun sesine uyandım. Evin etrafındaki duruma bir göz atıktan sonra yatağa dönemedim. Buse'nin peşinden "abla abla" diye bağırarak koşan Sude'de takılıyım artık. Mardin'deki düğünevi katliamındaki küçük kızın gözyaşları hiç terk etmemişti beni... Hatta şöyle bir not düşmüştüm akıp giden zamana: "Saat 19:05. Televizyonda bir kız çocuğu hıçkırıklara boğulmuş, kimseler tutamıyor. Yakarışları can yakıcı, en çok da, gözyaşı ve feryada bürünmüş şu cümlesi: O benim ablam değil, annemdi... Benim, annem öldü.

Ben orada koptum... Yokum artık!.."

Cd çalara bir albüm koydum: Soledad Bravo. Önce, evet önce, küf kokulu izbelerin diken üstü karanlıklarında dizlerine yatılmış devrimci romantizm anlarına gittim.

Hasta Siempre'yi onun kadar güzel söyleyenine tanık olmamıştım, taa ki o güne kadar... İlk Joan Baez'la tanımıştım şarkıyı... Tıfıl devrimcilerin "ikon aşkı", Joan Baez.

Sonra, "sen zamanı olmayan zamansız bir yerindensin ömrümün neyleyim ben" geldi. Gitarı ve vokali aklıma karıştı...

Kanapeye uzanıp, birleşmiş ellerimi kafamın altına yastık yaptım. Bacaklarımı uzatıp, ayaklarımı kanapenin kolçağına koydum. Başı göklerde ağaçlara yoldaş oldum, pür kulak... Duyduğum en yalın, en içe işleyen, hikayesini en iyi anlatan seslerden birine, Soledad Bravo'ya teslim ettim kendimi... Bir başka sesi de, öleceğim güne sakladım.

Onu dinlerken, sanki birileri alt yazı geçiyor sanıyorum aklıma... Sanki o, sözleri Türkçe bir şarkı söylüyor. Müziğin evrensel bir dil olduğunu, en çok onu dinlerken hissediyorum. Dinlediğim albüm 68 ruhunun evrensel bir yansıması Cantos Revolucionarios De America. Bravo’nun otantik yorumu, doyulmaz, yalın, berrak sesinin gücü kaçınılmaz bir biçimde yoldan çıkarıyor insanı, alıp götürüyor zamanın derinliklerine.

Daha önce duydunuz mu, kendini tanır mısınız, hiç dinlediniz mi bilmem... Onu bana "Kitarist" tanıştırdı. Öyküsüyle, ruhuyla, karmaşıklığı ve kırılganlığı ile bu kadar örtüşen bir ad görmemiştim o güne kadar. Selvipınar... O bana gönderene kadar, hiç haberdar değildim devrimci şarkıların en güzel sesli kadınından, hatta başlangıçta, Latin bir grup sanmıştım.

Bir sinema sitesinde öylesine yazılar yazıyordum. O günlerin havasını atmadan, bu yazıdan geçemem ... Hayranlarım oluşmuştu. Çok güzel mesajlar alıyordum; uykusuz kalmış gecelerin suçunu bana yükleyen. Öyle insanlardan, öyle güzel cümleler duydum ki; sonunda kendimi bir şey sandım.

Yağmurun ritmine kapıldığım bugünkü yolculukta, yazma günlerinden edindiğim dostlukları düşündüm. Kitarist'in beni akademisyen biri sanmasına, hatta karşılaştığımız ilk gün mesleğimi öğrendiğinde şaşıran, beni edebiyat öğretmeni ya da öğretim görevlisi olarak hayal eden Captaiin'e güldüm. Farkettim ki; bugüne kadar, arkadaşlarım, iş çevrem dışından tanıştığım insanlar, hiç bir bağ kuramamışlar mesleğimle ben arasında... Oldukça kariyerli (akademisyen)bir kadının attığı şaşkın maile verdiğim yanıtları, bir yazıya konuk etmiştim zaten.

Yine klavyemin freni patladı farkındayım. Sabah, taslak bile olmamış satırların sele kapılıp "reader"a düştüğünün de farkındayım. Yarattığım kirlilik için özür dilerim.

Dedim ya, şaşkınım, üzgünüm, yolcuyum bugün. Bir abi ya da abla yitikliğinin gelecekten neler çaldığını bilirim. Kaç keyifli konuşma, gülüp eğlenme, dertleşme, teselli arama gecesi eksilir yaşamdan. Aynı odada bir gece ansızın tek kalmak, sonra yaşama yeniden başlamaya çalışmak. Zordur.

Venezüella'lı bir ailenin İspanya'da doğmuş, sonra Venezüella'ya dönmüş, 1943 doğumlu kızıdır Soledad. Mimarlık, edebiyat ve psikoloji eğitimi görmüştür. Çok geniş bir yelpazede söyler şarkılarını...

Çamaşır makinasının bile aklı şaştı bugün. İki tokat sağına, iki tokat soluna, anca öyle çalıştı.

Sersemlik diz boyu...




Hasta Siempre

Santiago de Chile

Que Dira El Santo


Görsel: Rachel Conable

22 Haziran 2010 Salı

Hayat bir şey olmamışcasına devam ediyor gibi yapalım mı?

İçim sıkkın... Oysa hevesim; geçen perşembe gününden beri yaşanan keyifli anları, konuğumuz olan -bir ilk- filmin yapımcısı, yönetmeni ve görüntü yönetmenin gözlerinden, keyifli bir rakı masasına her bir sözcükle birlikte dökülen ışıltıları yazmaktı.

Memleketin her köşesine dokunan şahane sohbetten sahneler aktarmak, bildiğiniz pek çok televizyon dizisinde yönetmen yardımcılığı, yönetmenlik, görüntü yönetmenliği, yapımcılık yapmış bu insanların; adı bende saklı bu filmin geleceği üzerine kurdukları düşlerin heyecanını, o heyecandaki samimiyeti, coşkuyu yansıtmaktı.

Henüz varlığından Kültür Bakanlığı ve yakın çevrelerinin, ekibin ve oyuncuların dışında kimsenin haberdar olmadığı filmden kısa tüyolar vermek, oyuncularından söz etmek, mekan bakma yolculuğundaki bu insanların ağzından henüz basına yansımamış ilk bilgileri blogda aktarmanın havasını atmaktı.

Çok keyifli ve heyacan yüklü bir yazı planlamıştım. Evin ufaklıklarının kulak kesilmiş tanıklıklarını, filmin perde arkası görüntüleri ve belgeseli için çekilen fotoğrafları, yapılan kayıtları, o kayıtlara ufaklıkların verdiği pozları, geceyi ve evimizin bahçesini süsleyen esprileri bütün sıcaklığıyla uzunca bir yazıya katmaktı arzum.

Önce Gediktepe'de şehit düşen askerlerin acısı, en çok da, evet en çok da bir servis otobüsünde ölen Buse'nin acısı, ellerimi ve yüreğimi klavyenin uzaklarına düşürdü.

Günboyu kendi yazılarımın içinde dolaştım.

Oturup durum üzerine bir yazı yazsam, her olay karşısında aynı nakaratları tekrarlayan büyüklerimizden, televizyonları işgal eden medya yıldızlarımızdan farkım kalmayacağını farkettim.

Çünkü 30 yıldır devam eden aynı nakarat...

Pazar günkü "baskını", onu baskın diye adlandıran medyanın haber yapma durumunu, olay üzerine ahkam kesenlerin uslubunu, siyasetçilerin tutumunu yazmak için yeni bir yazıya hiç gerek olmadığını, "Öfkem Büyük" adlı yazımı alıp sadece mekan adını değiştirerek yayınlamakla sorunu halledeceğimi gördüm. Siyasete vurmak istesem, "Kürt Açılımı Diye Diye..." ve "Güncel ve Gelecek Üzerine Ütopik Sayıklamalar"da söylediklerimden farklı bir şey söylemeye gerek olmadığını farkettim.

Birbirinin kopyası süreçler yaşıyoruz. Sürekli bir repete* hali...

Beni en çok, sorunun bir parçası ya da tarafı olmak anlamında en ufak sorumluluğu olmayan insanların hayatındaki "son" yazıları hırpalıyor.

Bir bitirebilsem, "Aksiyonlu günler... Umur" adlı yazı dizisini... Ki vurgusu "umur"a dır. O zaman daha çok anlaşılacak Buse ve Mehmetcik gibi örneklerle nelerin yitip gittiği...

Keyfim hiç yok. Dolayısıyla umutlu, gülümseyen, şıkır şıkır bir yazı da yok klavyemin tuşlarında. Ne yapsam, ne etsem olmuyor... olamıyor.

Buse'nin umutlarını, hayattan beklentilerini görüyorum ne yana dönsem. Kader denen şeyin ufacık hamlelerle değiştirilebilir olduğunu; tanıklık ettiğim, hikayeleştirmeye çalıştığım sürecin iki kahramanından biliyorum.

Ve ne yapıp etsem de, bugün keyifli bir yazı yazamıyor, akıp giden zamana küçük notlarımı düşmekle kalıyorum.

Buse'ye her baktığımda da, elinden alınmış hayallerini ve çocuklarımızı görüyorum.

*Giyim sektöründe aynı malın tekrarı anlamında kullanılan bir söyleyiştir.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Babasız büyümemek

L.N., savaş başladığında ondört, bittiğinde yirmi yaşındaydı. Sonra, bir 27 yıl daha savaş içindeki altı yılını yaşadı. Dört roman, otuzyedi öykü ve sayısız şiir yazdı. Yapıtlarının tümünde, altı yılın sadece bir gününü anlatıyordu. Tamamını yazması için daha haftalar, aylar ve pek çok 27 yıl gerekiyordu. Ama bir gece, elindeki kalem yere, başı defterdeki bitmemiş bir yazının “Silah tacirleri evlat acısı tatmadı, torpille cepheden uzak tuttular onları” tümcesi üzerine düştü.

T.R, savaş başladığında altı aylıktı, yaşını dolduramadan ya da ne olduğuna akıl erdiremeden, annesinin altında ezildi. Görenler anneannesi sandılar annesini, öldüğüne mutlu olmuştur, diye anlam verdiler, oysa yirmibirine yeni basmıştı ve ölürken, üstüne kapaklanarak yavrusunu kurtardığını, kendisinin son bulan “şimdi”sini bebeğinin geleceğine bıraktığı sanısıyla gülümsüyordu.

Savaş başladığında ellisekiz yaşında bir babaydı T.E.A, bittiğinde hem oğlunu, hem aklını yitirmişti. Sağ eliyle bir çocuğun elinden tutmuş da yürüyormuş gibi yürürdü. Daha ne kadar yaşadığı (yaşadı sayılır mı) bilinmez.

W.B., savaş bittikten sonra iki yıl daha, “Savaşa hayır”ın bildirisi; “Kapıların Dışında”yı yazmak için yaşadı. Öldüğü gün, oyununun yedi ülkede sahnelendiğinden habersizdi.

H.B: “Ve O Hiçbir Şey Demedi”


E.L’
ye göre, başladı bitti. Hep öndeydi, soluklanamadı doğru dürüst. Burnuna gelen barut kokusunu koklamamak için, ikide bir parmaklarıyla burnunu kıstırırdı. Böyle bir tikle ve her şeyi bilgece karşılayıp, karısının çocuğuna babalık yapmaya çalışarak yaşadı. Savaş konulu yüzlerce filmin hiç birini seyretmedi.

A.A., milyonlarda bir yetişen bilim adamıydı. Yurdunu terk edip, savaşsız bir ülkeye gitti. Bir daha geri dönmedi. Bir olasılıkla dargındı öldüğünde.

“Emredersin!”, R.B’nin ağzından çıkan ve aynı anda komutanı M.R’nin duyduğu son sözdü...

S.D.’nin ölümünü bay ve bayan M.D.’lere bildiremediler. Tanrı, onları evlat acısından esirgeyip, çok önce, daha ilk bombardımanda yanına almıştı.

M.B., savaş başladığında dokuz, bittiğinde, -annesiz, babasız, ablasız ve sağ bacaksız- bir sahra hastanesinde onbeş yaşında yeniden doğdu. Savaşı anlatan ne bir roman okudu ne de bir öykü...

R.R.D., düşünde ırmağın kıyısındaki evlerinin bahçesinde çocuklarıyla voleybol oynuyordu. Top tam sardunya öbeğinin ortasına düştüğünde düşünden de, uykusundan da sonsuza dek uyanamadı

Ne B.Y. salavat getirebildi, ne M.N. istavroz çıkarabildi, karşılıklı siperlerde ölümün eşitliğine yuvarlandılar...

E.H., Son savaştan onüçyıl önce “Güneş de Doğar” demişti.

İ.İ., savaş başladığında ellibeş yaşında, bir devlet başkanıydı. Ne savaşlardan çıkmış, çok gerilerde bırakmıştı Batı Cephesini. Ülkesini bu savaşa sokmamak için olağanüstü bir sabır ve gayretle yapayalnız savaştı. Bittiğinde savaşın tek galibiydi. Ülkesinin çocuklarına “Sizi aç bıraktım ama, babasız büyümeyeceksiniz” diye seslendi.

Ekmel Denizer


.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Kelimeye Takıldım ve Bu Kez Ben Abarttım

Birisi hakikaten müthiş gerilmiş...

Ben manik sanıyordum ve gülümseyerek bakıyordum. Ama dünkü benzetmesi hakikaten durumun depresif de olduğunun göstergesiydi.

Anlaşılıyor ki, ateş bacayı iyice sarmış.

Sürekli oraya buraya saldırmalar... Her söze anormal derecede kulak kesilmeler... Her cümleden manalar çıkarıp, görmezden gelemeyip üzerine atlamalar... En köşe yazarlarının cümlelerine yanıtlar yetiştirmeler, alemin tümününün sözlerinden alınıp malzeme çıkartmalar, durumun vehametini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor sanki.

Bir de farkediyorum ki, sürekli bir yeldeğirmeni yaratma hali mevcut, ve üst perdeden bağrış çağrışlarla o değirmenleri dövüp dövüp duruyoruz. Tüm bunlardan da kahramanlık destanları çıkartıyoruz.

Bu zavallı, derinliksiz, lümpen, gözü yaşlı sığınmacılık hali ve kendini sürekli gündemde tutma çabaları; bir süre sonra, "bakakalırım giden geminin ardından" halini yaşama korkusundan diye düşünüyorum. Benim teşhisim böyle...

Cumhurbaşkanlığı hayalden de öte, gerçekleşmesi mutlak bir hedefti gözünde ve neredeyse kesinliği matematik olarak sabitti. Bu güvenle ertelenmişti bir dönem sonraya. Hem karizmasına karizma katmış, kocaman bir fedakarlığı gözümüze sokmuş, gözü makam koltuk sevdasında olmayan bir insan cakasıyla, havasını da basmıştı.

Kendi aklınca, önünde, o makamı güçlendirecek değişikleri yapmaya olanak tanıyan uzunca da bir zaman vardı. Her yetkiyi istediği gibi dizayn edip, ülkenin tüm kurumlarını törpüleyip istediği kıvama getirerek, pek sevdiği "Arap" kardeşleri örneklerindeki gibi bir devlet başkanlığını da, çantada keklik görüyordu.

Diktatoryal hesaplardan değildi ama bunlar... Çocukca ve masumane heveslerdi hepsi. Kendini "en" görmek de, insanca bir duyguydu. Ülkesini neden böyle bir yetenekten yoksun bıraksındı.

Devraldığı ülke 87 yıldır tek çivi çakılmamış bir coğrafyaydı ve onca yılda yapılamayanları 8 yıla sığdırarak, kıskanılır bir ülke haline getirmişti. Ama bu yükselen ve onun şahsında güçlenen ülkenin askerlerinin kafasına çuvallar da onun zamanında geçirilmişti. Onca emperyaliste kafa tutan, onları vatan topraklarından kovan ülkenin yerini elçileri aşağılanabilen bir ülke almıştı. Bu kadar kusur kadı kızında da olurdu. Son olaydaki gemi de Komor bandıralıydı zaten. Çok yönlü dış politika açılımımızın ufacık kusurları olarak görülebilirdi tüm bunlar. Üstelik elimiz kolumuz bağlı durmuyor, her olayda gürlüyor, ama bir türlü yağamıyorduk. Olsundu.

Sanırım sayın profil şu aralar, seçim sürecine girilmesiyle yükselen ve hareketlenen toplumsal muhalefete ve önüne gelen anketlere bakınca yakın geleceğinde, 12 eylül tasfiyesinin ürünü olan Anap'ın akibetini görmeye başladı. Bu korkuyla dökülüyor, herkese yetişmeye çalışan akıl yoksunu kelimeleri... Artık mağduriyet alanları yaratamıyor ülke içinde, bu yüzden dışarıdan malzemelerle saldırıyor içeriye.

Dalga geçercesine konuşmaya çalışan yüzünün ifadesindeki gülümsemeye bakıyorum; kendinden emin bir güçten ziyade "mış" bir güçlülük görüyorum. Kalabalıklara söyleyecek malzemesinin kalmadığının en çok o farkında sanki... Vadettiği, parlattığı, saldırdığı her şey sonuçlanamadan, olumluya yönelemeden elinde patlıyor, yavaş yavaş... Ve belki de farkına daha çok varıyor ki; "Konjonktürle gelen, konjonktürle gidiyor," hem de bir daha gelmemek üzere...

Ve ona en çok batan ve onu en çok korkutan da şu sanırım: Böyle gelenlerin gideceği farkedildiğinde, önce etraflarındakiler kendilerine yeni kapılar aramaya başlıyor, oralara kapakları atıp daha da yalnızlaştırıyorlar kişiyi, kahırlara sürüklüyorlar. O şaşalı günler, o ben neymişim yahu hallerinin çakma yaldızları bir bir dökülüyor. Ve biliniyor ki; o korku bedeni sarmışsa, ecel de mutlaka geliyor. O zaman da iyicene pervazsızlaşıp her koz oynanmaya çalışılıyor. Tek kişilik ve kontrolsüz bir güç hakim kılınıyor akılda...

Yoksa kırk yıl düşünülse akla gelmeyecek, kimsenin bugüne kadar ufacık da olsa aklının kıyısından köşesinden geçirmediği bir benzetmeye sığınma ihtiyacı niye duyulsun ki...

Allahını seven bana söylesin; köpeğine "Arap" adını bir ırkı, ulusu aşağılamağı düşünerek koyan bir tek kişi bile olmuş mudur bu ülkede? Yoksa, köpeğinin rengine yönelik olarak koyulmuş, sevgi yüklü sempatik bir sözcük müdür Arap? Ve en çok hangi ekonomik gücün olduğu sokaklarda rastlanır Arap adlı köpeklere, biri başbakana söylesin allah aşkına...

Yahu kimin aklına gelirdi ki bu ülkenin yedi düvele kafa tutan başbakanı ateşli bir "nutkunun" içine bu ibareyi koyarak, bir ırka arka duracak ve onları; kendi ülkesindeki insanlara çakarak, aslanlar gibi savunacak...

Yoksa buradaki hayallerin imkansızlığını görüyor olmanın, yeni yeni sevgilerde, hayallerde teselli aramanın, insanın pek dili varmıyor ama, hani manik- depresif bir halin dışavurumu mu tüm haller... Acaba?

14 Haziran 2010 Pazartesi

hap..hap..hap…

Bin öykünün yolculuğunda-VI-

Varmış bir zamanlar bir ülkenin başında bir Abuş. Okumuş küçücükcücükken Köroğlu’nun öyküsünü. Büyüyünce Köroğlu olcam ben, diye tutturmuş. Gün olmuş devran dönmüş, danalar girmiş bostana, kovmuş bostancı danayı, Abuş büyümüş. Büyüyünce anımsamış küçücükçükken ne olmak istediğini. Ayvaz’sız Köroğlu mu olunurmuş, o da bulmuş Fettuş’unu. Fettuş da onu aramaz mıymış meğer, ümmetkarınızım, diyerekten.

Bir gün Teksas’ta atıyla gidiyorken Abuş, bakmış bir ağacın altında kaval çalıyor bir çoban, koyunlar otluyormuş.

Çoban emmi çoban emmi merhaba.. ben Köroğlu’yum, şurdan bir koyun ver de bizim kovboylara bir ziyafet çekeyim akşama, demiş. Der demez, fırladığı gibi Con Vayne, “seni bilmem ne yaptığımın oğlu” deyip basmış kıçına tekmeyi. Dar atmış atına kendini Abuş, kıskıs gülerek gelmiş çocukların yanına. Hayr’ola, demiş kovboylar ve Fettuş. Hiç sorma, demiş Abuş, anlatmış olanları.

Sen şimdi atla atına da git bul, selamımı söyle çobana, bu akşam çocuklara bir ziyafet çekecek, bir koyun verir mi sor, demiş. Fettuş da Köroğlu’nun dediği gibi yapmış, atlamış atına biraz gittikten sonra bakmış ki, bizim yaşlı çoban yine orda. Söylemiş bakalım Fettuş, ne demiş.

Aldı Fettuş: Selamünaleyküm Çoban emmi! Nassın, eymisin?

Dedi Çoban: Aleykümselam oğul. Nassolsun, Allah ümmete dövlete zeval vermesin!..

Aldı Ayvaz: Çoban emmi, Çoban emmi!..

Dedi Çoban: He oğlum, de oğlum?

Aldı Fettuş: (Ağlayaraktan) Abuş’un selamı var. Bu akşam bir cemiyetimiz var da, vargit çoban emmimize bir koyun verebilir mi, bir sor dedi!

Aldı çoban: O nasıl söz öyle, emri başım üstüne, lafı mı olur bir koyunun, sürüm feda Köroğlu ağama, yeter ki sen ağlama. Zıpırın biri geldi demin, demez mi ki; ben Köroğlu’yum ver bir kuzu bana, bastım kıçına tekmeyi zibidinin.

Böylece almış koyunu Fettuş gitmiş, anlatmış olanları Abuş’a…

Sonra mı ne olmuş? Daha ne olacak: Fettuş Ayvaz, Abuş Köroğlu rolünde bir film çevirmişler Holivutta, çobanın koyunlarını deve yapmışlar. Siz, ister “yok ya?” deyin bağıraraktan, ister, “yok deve!” deyin çağıraraktan…

Diyelim ki, şimdi bundan ne mana çıkar, diye sormuş olsun yazar, taklit ederekten Fettuş’u. Ve sonra yanıtlamış olsun kendi sorusunu, her zamanki gibi burnunu çekerekten silerekten yeşil harmanisinin yenine gözlerini. Ne mana çıkacak bundan: ‘çıkar’ı vermiş Abuş’a, ‘mana’yı geçirmiş zimmetine…

Anlayacağınız; “filfitili”ne döndüm, şınladım onkolojide ışınlandığımdan bu yana. Ararken kafiyeyi, Hüseyin Mayadağ’dan söylüyor taş plakta, dinliyorum Safiye’yi

Neye baksam ne görsem,
gelir bana gam olur.
Felekten bir gün çalsam,
vakitsiz akşam olur


Böylece ansıyorum Nef’i’yi, çekiyorum enfiyeyi bol bol hapşırıyorum. Hap..

hap.. hapşu!...


Ekmel Denizer


Ataköy, 04 Ocak, 2008

11 Haziran 2010 Cuma

Emrin Olur ;)

(07:49):

günaydın adam...

içine dolmak istedim bu sabah

(07:50):

ben akayım kan yerine damarlarında

ben taşsın heryerinden...

baktığın heryerde ben

gördüğün hep ben olayım bugün.

yüreğinden sakın ola çıkarıp da, bırakma bir ağacın dalında


(07:51):

sakın ola bırakma denizin beyaz köpüklerine...

ve sakın, ama sakın aklına bile getirme

bir sokak arasında duvara bırakmayı yüreğimi...


(07:52):

sırtım dönük olmasın köhne bir binanın kapı aralığına

dayanamaz, öpersin...

laf olur, yeni yetme çocukların ağzına;

kaç yaşında adama bak

kaç yaşında kadını öpüverdi sokak ortasında

hem de, yeni yetme bir delikanlı hevesinde diye

koşa koşa gidiverirler mahallenin kahvesine...


(07:53):

ağız dolusu kahkahalar yükselir havaya,

ağır gelir hayıflanmalar, kıskançlıklar, ah keşkeler,

düşüverir her biri başlarına...


(07:54):

yüzümüzde utangaç bir gülümseme

ben senin yüreğinde saklı

geçiveririz önlerinden

dalar gözleri her birinin geçmişe, eğer yaşları almışsa başlarını...

ve her biri hayallere kapılır,

henüz ermemişlerse 18lerine


(07:55):

ve biz şimdimizi yaşarız seninle

biraz sarmaş

biraz dolaş

biraz aşk

biraz hasretle...

bugün sakın ola beni aklına getirme

bırak biraz daha kalayım yüreğinde...


Resimler, 1955 Polonya doğumlu sanatçı Roman Zakrzewski'ye aittir.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Yaz Ekranı!

Dün, Yaşar'ın yeni albümü Eski Yazlar'a takıldım kaldım. Sanırım şarkıcı olsam Yaşar olmak isterdim. Yok yok sanmak değil bu, kesin o olmak isterdim. Her albümü çıktığında farkediyorum ki ben, sürekli onu dinliyorum. Kimilerine göre, Yaşar, kendini tekrar eden biri olabilir. Gerçi bu yönde bir eleştiri de duymadım bugüne kadar... Benim "number one"larımdan biridir ve kesin olan da budur.

Ve sanki her Yaşar albümü, bir şahane yaşanmışlıklar dönemine denk gelir ve üst üste dinlenir. O, sanki yaşanan anların tercümanı gibidir... Yaşama bırakılmış mutlu anların müzikal notlarıdır Yaşar albümleri... sanki! Tıpkı geçen albüm "Sevda Sinemalarda" da olduğu gibi...

E bu kadar sevdiğin biri söylemeye başlarsa... Güneşin evin arka tarafına geçtiği, bütün pencerelerin perdelerinden kurtarılarak özgürleştirildiği, denizin tümüyle evin içine dolduğu akşamüzerinde; buz gibi, ve şahane bir kadının önerdiği %100 malt(Tuborg) biraya yaslanarak, havanın usul usul kararmasıyla oluşan çakma bar ortamına katmerlenmek de farz olur. Bana da tam anlamıyla öyle oldu; çünkü Yaşar'ın ardından sahne alan, Uyan adlı albümüyle Jehan Barbur'du.

Sonra bu atmosfer, aklımı alıp, geçen yıl bu zamanlardaki bir bar akşamının ortasına bıraktı. Bütün o keyifli anlar bir bir geçerken gözümün önünden, bu yaşanmışlığın üzerine bir yazı yazma fikri oluştu... Lakin, bugüne planlamıştım ki yazıyı; yaz temizliği için yanına kattığı temizlikçilerle küçük bir ordu oluşturan kız kardeş yüzünden ve mecburen, terk-i diyar etmek zorunda kalıyorum... dolayısıyla da istediğim yazıyı yazamıyorum.

Bunun üzerine, yaz tatiline giren televizyon uyanıklığı yaparak, bence La Paragas'ın "best of"larından biri olan bir yazıyı, iki güzel şarkıcının yarattığı ambiansın ve duyguların bir yansıması olarak yeniden ekrana getiriyorum ki, asıl istediğim yazıyı hatırlamak için, notlarım olsun.

İlk yayın tarihi Temmuz 2009



Balkon.

Bir oval masa ...


İki sandalye: Oyun seslerinin yankılarını sabaha, hatta öğlene, hatta akşam üstüne bırakmış oyun sahasına, hatta bütünüyle yaşama dönük...


Kadın, adam, sesler, binalar, gökyüzü...


Yağmurun sesi sicim sicim...


Kadın aniden kalkıp sırtını dönerken ufka, yağmura ses oluyor: '' Lütfen beş dakika daha''...


Kadın girerken içeri, yağmur bir doz artırıyor şiddetini...


Adam, artık hızla işleyen zamana bakarak bekliyor...
İçeriden gelen müzik yağmura, bir de hüzüne karışıyor; ve çok, ama çok zamanlara doğru uzuyor...

Yağmur ve tesadüf üzerine konuşuyorlar, gözlerinin sesiyle, senli benli....


Adam kadına dönüp, iyice yaklaştırıyor sandalyesini... Bacağının sağda olanını masanın altından uzatıp kadının sol bacağının üzerine sarmalıyor... Gözlerinin kucağında kayboluyor.


Gecenin bir vakti, bir bar...

Latin sokakların terinde bir bar...
Karanlığın varoşu, ıssızı, ama ıpıssızı bir bar...

Öyle bir bar ki, ay ışığı tahtaların arasından sızamayıp, dışarıda kalıyor...


Bir mum yanıyor, bir metre kadar uzağa düşen masada; ki yaklaşık otuz santim genişliğinde, yüksek, ince ve uzun...


Belli ki, barın saati gelmemiş henüz...

Adam gelip tam da o masanın kapıya bakan tarafına oturuyor...


İçerde bir tek bir kadın var, uzun barın arkasında, içki şişelerinin ve bardakların önünde...


Usul bir vantilatör serinliği eşlik ediyor, ıssızlığa...


Kadın iki büyük ve konik bardak alıyor barın üzerine... Büyükçe!


İçine nane yaprakları çıkarıyor dolaptan, soğuk ve taze...


Sonra, iri limon parçalarını ...Sonra, esmer ve toz şekerleri...


O an, tahta aralıklarından dışarının masmavisine bakan adam dönerken masasına; barın sahibi kadın da, içine küçük bir dövecek koyulmuş bardakları uzatırken önünden geçen adama, ses oluyor : ''Limonları ezer misin?''


Adam: Nane yapraklı, ama taze ve soğuk nane yapraklı bardaktaki limonları, usul dokunuşlarla eziyor...


Barın sahibi kadın: Küçük bir tabağa ip iri, ipkırmızı kirazlar koyuyor; soğuk ve taze...


Gözucunda parmakların ritmi, düşünden şunu düşünüyor: ''Bu adam, evet bu adam sevişmez!''


Kiraz konmuş tabağı, yine soğuk ve taze nane yapraklarıyla süslüyor... Öylesine ama! özenle...

''Bu adam var ya bu adam: Sevişirken bile sever'' diyor, son iççekişinde ...


Adam limonlarını ezdiği esmer şekerli taze ve soğuk nane yapraklı, irice ve konik bardakları barın üzerine bırakıyor; donuk ve silik, ve hatta hüzünlü bir heykel gibi...


Barın sahibi kadın, kahretsin tadında bir varlıkla, küçük bir şişedeki votkaları pay ediyor, iki büyük konik taze ve soğuk nane yapraklı ve buz ilaveli bardağa...


Sonra bir şişe soda açıyor; ve bardaklardan birine koyuyor sodanın çoğunu...


Diğer bardağa, çok az kalan sodayı ilave edip, ikinci şişe soda için dolaba yöneldiğinde; gözlerinde yokluğun isyanı yankılanıyor.... ''Kahretsin!'' diyor havadaki ses...


Ama! Sanki; o az evvelki heyecan yitmiyor, ya da izin bulamıyor yitip gitmek için... Barın sahibi kadın, bu kez, iki bardaktakileri bir bardakta topluyor. Bardak önce senli benli oluyor, sonra yine iki bardakta tek .


Barın sahibi kadın, kenara ayırdığı bir kaç kirazı alıyor; özenle ve bıçakla çekirdeksiz parçalara ayırıyor ; tıpkı, adamın az önce, taze ve soğuk nane yapraklı ve esmer şekerli konik ve büyük bardaklardaki limonları ezmesinin tadıyla, kiraz parçalarını bardaklara pay ediyor.


Adam barın kapıya bakan tarafında, kocaman, ama dışarıya karanlık bir pencerinin önünde, yüksek bar taburesinden bakıyor.


Barın sahibi kadın, elindeki içkilerden birini adamın önüne bırakıyor... Diğerini de adamın bir karış karşısına ve kendi önüne.


Şimdi sahne şu: İpince bir masanın iki yanında yüksek bar taburelerinde bir adam ve bir kadın; ama! Evet evet... Kadın ama ne kadın, adam ama ne adam kıvamında bir kadın ve bir adam.


Barın sahibi kadın bayağı zekice, biraz duygu yüklü, biraz meraklı ama en çok da hakim bir edayla, adamın donuk, hüzünlü ve utangaç haline dikip bakışlarını: Barı yeni açtığından, daha doğrusu açmaya çalıştığından falan söz ediyor. Adam heyecan ve utangaçlık yüklenmiş bir sesle konuşuyor: ''Bu gece ''diyor, ''Kimseyi almamanız mümkün mü?'' Kadın, birikmişliğin, hüznün ve olmuşluğun bakışıyla, ''Olur!'' diyor; gülümsemesine biraz çapkın, bir oyun keyfinin sağa çıkıntı yapan dudak hareketini usulca ekleyerek.


Adama soruyor, barın sahibi kadın: ''Yalnızsınız?''

Adam, bakışlarını kadının gözlerinden kaçırmadan, utangaç ama oyuna ortak bir ses tonuyla, sessizce ama bakışlarıyla bağırarak: ''Hayır!'' diyor...


Barın sahibi kadın konuşmanın ve oyunun insiyatifini ele almış olmanın keyfiyle, gözlerini hafifçe boşluğa savurup, sonra adamın ta içine kadar bakar bir girişkenlikle, ''hımmm!'' diyor...


Ve çok lezzetli, çok zekice, ama o kadar kışkırtıcı bir oyunun başladığının habercisi bir gong çalıyor barın sessizliğinde...


Adam masanın öte tarafından kafasını eğiyor masanın üzerine doğru... Barın sahibi kadınla çok yakın şimdi; hatta yüzyüze... Öyle bir yüzyüzelik ki bu: En mert, en kışkırtıcı, en cesur bir oyun için bütün kalleş silahlar soyunulmuş; sadece aklın, anıların, duyguların ve en çok da zekanın içinde olacağı bir meydan muharebesinin - yok yok bu yakışmadı- bir keyifli düellonun habercisi bu an: Kelimenin tam anlamıyla bir nefesin nefesimde olma hali gibi şık, temiz ve kışkırtıcı...

Barın sahibi kadın adamın yüzünde ve hatta nefesindeyken, yakaladığı tebessüme bakarak soruyor: ''Ne?''


Adam en kışkırtıcı, en oyunbaz bakışın gülüşünü sesine yüklüyor ve yanıtlıyor: ''Ne, ne?''


Görsel: Van Gogh

7 Haziran 2010 Pazartesi

Arkadaşlık ve dostluk üzerine…

bin öykünün yolculuğunda:-XLV-


Balkonda oturmuş, bir elimde kalemim, tütünümü tüttürürken, aksakallı yaşlı bir adamı, Kavaklıpark’ın çay içilen yerindeki bir masaya, karşısındaki genç bir adamla birlikte oturtup, sözü ona bıraktım.

Kutsal bir öykü anlatmak istiyorum, diye söze başladı yaşlı adam.

Öykünün kutsalı mı olur, diyen genç adama, olmaz olur mu, dedikten sonra, ben, arkadaşlığı, içe çekilen temiz bir hava gibi soluyarak doya doya yaşamış bir adamım.

Bugün sana arkadaşlık ve dostluktan söz etmek istiyorum.Çayını iç ve dinle genç adam!

Bu kavram, bana babadan kalma bir miras ve yaşamım boyunca uyanıkken gördüğüm bir düştür.

Sana arkadaşlıktan söz açmayı düşünürken, bir itiş kakıştır gidiyor, neler neleri çağrıştırıyor, öyle yoğunlaşıyor ki kafamın içindekiler; neresinden başlayacağımı şaşırıyorum.

Yine de, sözlüklerdeki, öykülerdeki, romanlardakileri değil, demek istediğim. Arkadaşlığı, topyekün ya da, doyulmamış arkadaşlığı anlatmak istiyorum… yani, iyi ve güzel ne varsa paylaşılan, sevgi, hoşgörü, özveri, kimi zaman şen, kimi zaman acıyla sürdürülen birlikteliği…

Bu, karşılıksız paylaşılan birliktelikte yıllar geçer giderken günün birinde bir de bakarsınız ki, saygı, ilişkinizdeki sevgiyi sarmalamış… İşte o zaman, yaşların geçkinliğiyle, bambaşka bir boyutuna girdiğiniz arkadaşlığınıza titrer, aklınıza düştükçe kovaladığınız bir takım kaygılara kapılırsınız.

Önce, yakışır, deyip, Mevlana’nın olduğunu sandığım, bir meselle başlayalım.

Türlü türlü anlatılan bu meselin, ben, “Fesleğenlerin Altındakiler” diye bilineni anlatacağım.

Sonra’sı, anlattıkça sürüp gidecek bir sonra’dır.

Çocuk, babasına birini öldürdüğünü ne yapacağını sorar. Babası, git, falanca pazarda tezgahı olan arkadaşımı bul, selamımı söyle, durumu anlat, der. Çocuk tarif edilen adamı bulur, babasının selamını ve derdini söyler. Adam, önlüğünü çözer, tezgahını kapatıp gel benimle, der. Ölünün olduğu yere giderler. Adam, cesedi bir çuvala koyup sırtladığı gibi evinin bahçesine götürür. Bir çukur kazıp gömer. Üstüne toprak döküp fesleğen eker. Tamam, şimdi git, babana selamımı götür, der. Çocuk, eve döndüğünde olanları babasına anlatır. Aradan bir zaman geçtikten sonra babası oğluna, o adamın tezgahındaki patates çuvalını devir, der. Çocuk, denileni yapar ve gelip babasına anlatır. Yine bir zaman sonra babası çocuğa, pazarcıya zarar verecek başka bir şeyi yapmasını söyler ve yine çocuk denileni yapıp, olan biteni babasına anlatır. Adam, daha da bir zaman sonra adama bir yumruk atmasını söyler. Yumruğu yiyen baba dostu yaşlı pazarcı: “Ne yaparsan yap, fesleğenlerin altındakini Allahtan, senden ve benden başkası bilmeyecek” der.

İşte, bu öykünün iletisi arkadaşlık mıdır, sır saklamasını bilmek midir, diye düşünürüm. Bana kalırsa sır saklamayı da içeren arkadaşlık, bir erdemliliktir. Evet, arkadaşlık, sırrın açıldığı anda başlayan ve saklandıkça erdemleşen bir kavramdır. İlk adım sırrını açabilmekle başlar, onunla denenir arkadaşlık. Bilgelik, sır saklamayı gerektirir. Sır saklamasını bilmek, bilgeliğin ilk adımındaki sınavdır. Arkadaşlığın ve bilgeliğin ortak olduğu bir öğedir sır saklamasını bilmek.

Kafamdaki itiş kakıştan söz etmiştim ya, belki sadece Bedri Rahmi’nin dostluk ve arkadaşlık adına yazdığı şiiri okumadan önce Nietzsche’nin Wagner’le dostlukları için: “Bunca yıl aramızdan bir bulut bile geçmedi” sözünü söylemeliyim.

Bedri Rahmi’nin, “Arkadaşın var mı ondan haber ver / Ondan ötesi kaç para eder” adlı, arkadaşlık destanının şu dizelerine kulak ver:


Uzaktan uzağa iğde ağacı
Altın tozlu gümüş yüzlü
Usul usul yetim yetim kokardı
Sen yoktun ama arkadaşlık vardı
Bir mavi dumandır tüter
Bir garip serçedir öter
Bir kulak ikide bir çınlardı
Her şeyin yanında içinde her şeyin üstünde canında ciğerinde
Bir şey var özlü tatlı ılık
Adına kurban olduğum arkadaşlık
Sen yoktun ama arkadaşlık vardı
Çok şükür
Ol kimse ki arkadaşı yoktur
Yüzüne tükür
Hayır dur tükürme ayıptır ona bir arkadaş bul.


Sonra’sı bitmez bu konuda yaşlı adamı daha fazla yormamak için, saatine baktırıp, çok geç olmuş, dedirttikten sonra kalemimi parmaklarımdan güçlükle ayırdım.

Ekmel Denizer

Ataköy,03,04.06.2010-00:48

5 Haziran 2010 Cumartesi

Türkiye-İsrail Krizi Üzerine

Dış Politika:

Türkiye, başbakanın Davos'taki "Van Minüt" çıkışıyla Ortadoğu satranç tahtasında İsrail'e karşı ilk piyonunu oynamıştı. Ardından İsrail koltuk kriziyle kendi piyonunu oynadı. Gemi baskınıyla Türkiye piyondan daha büyük bir taş oynamış oldu ve taciz ateşleri yerini bir nevi (en azından görünüşte) soğuk savaşa bıraktı. İsrail bu hamleye kendi mantığından doğru; ancak dünya gözünden insanlık dışı bir tepki vererek yemi yutmuş oldu.

Böylece Türkiye (daha doğrusu hükümetin dış politikası) kendini artık Ortadoğu'da denge ya da arabuluculuk politikası uygulayıcısı yerine, direk söz söyleyici konumuna yükseltmiş oldu. Safını da büyük oranda Filistin ve dolaylı olarak Hamas'tan yana belirledi. Hükümetin bu politikasını beğenelim ya da beğenmeyelim, bir şekilde Ortadoğu denen dipsiz kuyuda geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olduk. Atılacak her geri adım ya da gereğinden fazla riskli hamle bize ve özellikle hükümete pahalıya mal olabilir.

Türkiye, Filistin meselesinde kendine güçlü bir lider bulma özlemi içinde yıllardır yanıp tutuşan Arap halklarından gördüğü desteği arttıracak. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan'ın Facebook sayfasındaki Arap hayranlarının sayısı artacak. "I love youuu Erdoğan!!!" gibi mesajlar duvarda sıklıkla yerini alacak.

Türkiye, şu aşamada elinden gelen tek şey olan, uluslararası platformdaki haklarıyla İsrail'e yüklenmeye devam edecek. Güvenlik Konseyi'nden çıkan kınama kararı İsrail'in tarihinde ne ilk ne de son olacak. Karşılıklı olarak "sevgi pıtırcığı" görünümünde olduğumuz (!) Nato Genel Sekreteri Rasmussen'e de ilk kez işimiz düştü. O da muhtemelen perde arkasında bir tarafıyla kıskıs gülerek, kınama kararını çıkarttı. İsrail'i kınayan kınayana... Sanki çok umurlarındaymış, ağır bir bedel ödüyorlarmış gibi! Bende pazartesi günü Uluslararası Örgütler dersinden sınava gireceğim işte...

Türkiye, uluslararası sularda vatandaşlarının öldüğü bir saldırı sonrası ne İsrail Büyükelçisi'ni "persona non grata" ilan etti, ne de askeri ya da ekonomik ciddi bir tedbir aldı. Son bir yıl içinde kaçıncı kez oldu sayamadım; ama birkez daha büyükelçimizi geri çektik. İsrail de kendi diplomatlarının ailelerini güvenlik gerekçesiyle ülkeye çağırdı. Askeri teçhizattan, sanayi projelerine birçok milyar dolarlık anlaşmamız bulunan İsrail'le ilişkileri "görünüşte" kesmekten başka, fazla birşey zaten istesek de yapamayız. Tablo buyken savaş çıkacağını sananlara bir tarafımla gülüyorum. "Ağlayan" bir adam bundan nemalanmayı ihmal etmedi, bu arada...

İsrail, kuruluşundan bu yana olduğu gibi askeri güce dayanan bir devlet olmaya devam edecek. Onları da fazla suçlayamayız; çünkü o coğrafyada buna mecburlar. Buradaki temel sorunsa, güç politikalarını değişen dünyanın şartlarına uygun olarak yeniden yapılandıramamaları ve bu yüzden yalnızca kendi gözlerinde haklı pozisyonda bulunmaları. Çünkü uluslararası hukuk kuralları ve dünya vicdanında kendilerine bir meşruiyet sahası yaratamıyorlar. Birinciyi şimdiye kadar ağır bir yaptırım görmediklerinden pek umursamıyorlardı; eğer dünya kamuoyunun tepkisi bu şekilde devam ederse 2. faktör onlara geri adım attırabilir.

Nitekim şu ara Uluslararası bir barış gücünün Ashdod limanına yerleşerek, gelen yardımları denetleyip Gazze'ye ulaştırması gündemde. Umarım İsrail gibi %20'sini ulaştırmazlar...

Gazze'ye uygulanan ablukayı kırmanın daha kolay yolu, Mısır'ı Refah sınır kapısını açma yolunda ikna etmek. Burada Mısır hükümetinin temel endişesi, Hamas ve Müslüman Kardeşler'in birbirlerine iyice yakınlaşması ihtimali. Bu konuda endişelerine destek çıkılıp, gerekli güvenceler sağlanırsa kapı arada sırada değil, sürekli açık tutulabilir.

Tabii bunlar İsrail'le dalaşarak değil, oturup konuşularak çözümlenmesi gereken konular.

Sivil Toplum:

İHH, kararlı açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, Gazze'ye yardım taşımaya devam edecek gibi görünüyor. Bu arada her seferinde büyük bir konukseverlikle ağırladığımız Ömer El-Beşir'in Sudan'ı başta olmak üzere, Afrika'nın birçok bölgesinde çocuklar açlık ve çatışmalar yüzünden ölmeye devam edecek. Afrika'daki her çocuk Türkçe Olimpiyatları'nda yarışabilecek kadar şanslı değil ne yazık ki...

İşçi sendikaları 1 Mayıs'ta meydana çıkabilme haklarını daha yeni elde edebilmişken, bir takım sarıklı-cübbeli adamlar Taksim'de bir haftadır rahatça eylem yapabiliyorlar. "Şehitlerini" savunan Filistin yanlısı öfkeli kalabalık, destek için gelen sosyalist-komünist gruplara: "Bu sizin davanız değil, gidin buradan!" derken, kendini şehit olarak adlandırma gereği duymayan "humanist fidanları" unutuyor. Biz gerçekten çabuk unutan bir toplumuz. Ya da dünya çok hızlı değişiyor.

İç Politika:

Kılıçdaroğlu rüzgarını hatırlayan var mı? Ya da işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi konuları konuşan? En iyisi şöyle sorayım: Hafta başında kaybettiğimiz askerlerle birlikte, son bir ayda verdiğimiz şehit sayısı 30 oldu. Bunun, dört bir taraftan demokrasi açılımlarının yaşandığı (!) 21. yy. dünyasında korkunç bir rakam olduğundan bahsetmeye gerek yok sanırım? Ha bir de, son bir hafta içinde bir piskopos öldürüldü, Ergenekon'da 7983. dalga yaşandı ve birkaç elektrik idaresi özelleştirildi. Bu arada "kaderiyle ve güzel ölen" iki madencimiz hala toprak altında. Bir de Google mı ne yasaklanmış. Ama önemli değil, bunlar bizim için "olağan" durumlar. Zaten biz artık kendimize oyalanmak için yeni bir oyuncak bulduk.

Referandum ve genel seçim yaklaşıyor. Miting alanlarında toplanan, çoğu İsrail'in haritadaki yerinden habersiz kalabalıkların gazı "Vatan Millet Sakarya" edebiyatıyla ve din perdesi altında alınacak birileri tarafından. İlk işlem tevrat aracılığıyla gerçekleştirildi.

Kıssadan Hisse: Uluslararası sularda öldürülen insanlar, eğer gerekli adımlar atılıp gerekli yaptırımlar uygulanmazsa büyük oranda bir hiç uğruna ölmüş olacaklar. Gerçi biz buna 20 yıldan fazla süredir alışığız. Evet, ben pesimist bir adamım ve bir prompter istiyorum!

3 Haziran 2010 Perşembe

Savaşta Çocuk Olmak Biraz da Ortadoğu'yu Anlamak*

Çocuklar....

İntifada diye neredeyse beşiklerinden alınıp sokaklara salınan çocuklar...

Kendi iktidar hırsları yüzünden birbirine giren, bin parçaya bölünmüş, "en benim ülkem, en ben savunurum haklarını, en benim" diyen, terörizmi silah yapmış, o eski devrimci ruhunu satışa çıkarıp rantını yemiş örgütlerin ülkesi....

Ve bu örgütlerin iktidar savaşlarında, düşmandan daha kindar çatışmaların arasında kalmış çocuklar....

Kendi topraklarının sokaklarını pay etmiş, köşe başlarını sınır belleyip birbirine kurşun atan kardeşler ...

Kurşunların arasından yol bulup okula, oyuna, hayata gitmeye çalışan çocukların ülkesi...

Doğurduklarına doyamadan, ya kendi çıkarlarından kurtarıcı maskesi yapmış vatan kurtarıcıların cephesine sürülmüş; ya cephede, ya sokakta, ya onları siper etmiş ahlaksızların mevzisi bir evin kenarında; bir kör kurşuna, bir bombaya teslim edilmiş çocuklar.

Anneleri...

Bilgisayar başında oynarmışcasına kör, duygusuz, kindar, gözlerini iktidar bürümüş büyüklerin; sadece kendi çocuklarına yufka, onların sızılarında baba, insan olduklarını hatırlayan kalpsiz kalpleri...

Yıllar öncesinin devrimci ateşinin çok gerilerine düşmüş, direniş kisvesinin altına saklı ideolojileri kendi halkalarına da zulüm bir terör örgütünün kime, nereyesi belli olmayan füzelerinin altında can vermiş öteki çocuklar.

Camileri, hastaneleri, okulları, evleri, ambulansları silahlandırarak siper yapıp, çakal bir uyanıklıkla hedef vururken; canlı bomba zavallıları sivil otobüslere koyup allah adına canlar yakarken; hedef bellediği yerden gelenlerinin de kendi insanlarının, çocuklarının canını yakacağını hesap etmeyen, umursamayan, atalarının yiğit ve devrimci ahlakını kirletmiş gözü dönmüşler.

Ah çocuklar!..

Aynı coğrafyanın; heyecanları, duyguları, coşkuları, top peşinde koşmaları, saklambaçları, çikolataları, çizgi filmleri, hikayeleri, hayalleri, saflıkları aynı; dil, din, ırk ayrımı bilmez, tanımaz, kin tutmaz çocukları...

Sırtlarını emperyalizmin ağasına dayamış, kendi debdebeli yaşamlarının göz alıcı ışığından kimseleri göremeyen, kendi halklarına zalim krallar, diktatörler coğrafyası...

Kalleşliğin erdem, din adına insan, hem de kendi insanını kesmenin mübah olduğu; yokluğun, yoksulluğun dinle afyonlandığı sırttan vuran bıçakların kan gölü...

Her seferinde kendi halklarına kendilerinin yaptığı zulmü yok sayıp, satılmış ruhlarının göz boyayan çıkışlarında, saraylarının ihtişamının uzağına bakamayan bir görüyle sadece birbirlerinin debdebeli yaşamlarına odaklı, dünyanın en zenginler listesinde alacakları yerin tatmininde yöneticiler coğrafyası...

Karanlığa gömülmüş odalarda bomba şelalelerinden, uçak gürültülerinden, tank seslerinden, havada uçuşan roketlerden, camlarına değen mermi damlalarından masallara uyanık çocuklar.

Dünyanın her bir yerinde medyanın odakladığı görüntülerle ahlayıp vahlayan, olay bitip ekran karardıktan sonra herşeyi unutan, ben, sen, o... Biz .

Hepimiz: İki cümle, üç ah vahla geçiştirip, iki emperyaliste laf atıp, küfredip, iki bayrak yakarak çözebildiğimiz; insan olma sorumluluğunun gereğini yapmışlığı bunca basit eylemle vicdanlarımıza hazmettirmiş, herşey normalleşince unutup gitmiş yalancılar sürüsü.


Savaşın kendisinin kirli olduğunu unutup ondan vicdan, hak, hukuk, insanlık beklemek gafletinde durup bakan; savaşın kural tanımazlık gerçeği ortadayken, sessiz ve soluksuz uluslararası örgütler...

Şiddet şiddeti doğurur gibi çok açık bir laf ortadayken, bunun anlamını herkes bilirken, hala neyin bağırışı bu... Her savaşan zaten kendi haklı dayanaklarını yaratmıyor mu hep...

Koskoca bir ülkeyi paramparça ederken, bir sürü hayatı yok edip çocukları babasızlığa, annesizliğe, kolsuzluğa, bacaksızlığa, bedensizliğe,ruhsuzluğa mahkum ederken büyük abi; denize verilmiş petrolde çabalayan bir kuşun görüntülerini algılarımıza yükleyip kendini haklılamıyor mu? Bir sahneyle görmek istemeyen gözlere boyaları çalıp bütün kirlerini örtmüyor mu?

Ve Filistin: Devrimci ruhların ateşi, sevgilisi, pamuk kalplerde büyütmeye çalıştığı minicik bebeği hâlâ o Filistin mi? Önce kendi evlatlarını yiyip, sonra halkı bir kenara bırakıp paraları ve rantı yenilen ülke değil mi? İsrail bombalarından kurtulsa bir başka despotun dine referansladığı bir ideolojinin zulmünde yaşamaya mahkum edilmiş bir ülke olmayacak mı?

Suçlular ayağa kalksın ve hiç ötelerde bir yerlerde aranmasın... Ve ne yazık ki, ''Ülke ve Özgürlük'' filminin son kısmında yazdığım gerçek, gerçekliğini ve tekerrürünü hiç yitirmiyor. Ve her zaman olduğu gibi; çıkarsız inanmışlıkla çarpışanların, çıkar hesapları ''iktidar''(!) olanlar tarafından tasviyesiyle bitiyor. Ülkeler yalnızlaşıyor. Kendi insanınca bile sahipsizleştirilmiş Filistin'de olduğu gibi...


*Yazı daha önce, Ocak 2009'da -Gazze saldırısı sırasında- "Değinmeler" başlığı ile yayımlanmıştır.

Görsel: Shel Young


1 Haziran 2010 Salı

Değinmeler-2

"Dokuz ölümün sorumlusu sadece İsrail mi?" diye soruyorum kendime ve hemen yanıtı yapıştırıyorum suratımın orta yerine... Aslında ne kadar basittir mantık, öyle dön dolaş sorgulamalara gerek yoktur çoğu zaman. Bakarsanız, görürsünüz. Önemli olan baktığınız yerdir.

Hangimiz çocuğumuzu riskini apaçık bildiğimiz bir yere yollarız ki?

Mesela, Güneydoğu'ya ya da diyelim daha uzağa, şu anki kargaşa nedeniyle ilk aklıma gelen Tayland gibi risk olan bir bölgeye gezmek için bile gitmek istese çocuğumuz, git der miyiz?

Belki bağrımıza taş basar, onun henüz öngöremediği risklerin korkusunu içimize gömer, genç heyecanlarına saygı duyarak ve kaygılarımızı açıklayarak git, gez deriz. Belki ama!

Olumsuz fakat öngörebildiğimiz sonuçla karşılaştığımızda da keşkelerimizle döveriz kendimizi... Sorumluluk altında ezilirken, bazılarımız suçu ötelere, başka nedenlere de atabiliriz. Ama en çok kendimizi suçlar, neden herşeye rağmen engel olmadığımıza, olamadığımıza yanarız.

Mesela itin kopuğun, tavuk keser gibi adam kestiği sokaklara gitmesine izin verir miyiz yavrularımızın? Mesela Mavi Marmara'nın gitmesine göz yumanlar, ondan siyasi bir medet umanlar, o gemiye kendi çocuklarını koyarlar mıydı?

O gemide olanların pekçoğunun en safiyane niyetlerle orada olduğuna yürekten inanıyorum. Bu yardımı örgütleyenlerin ideolojik yakınlıklarını da anlayışla karşılıyorum. Ama o gemiye çocukları alabilen insanların, buna izin verenlerin zihniyetlerini anlamakta zorluk çekiyorum. Çocuklarını yanlarında götürmeyi göze alan anne babalara da, acilen bir psikiyatriste gitmelerini öneriyorum. Çünkü ortaya çıkan sonuç, yeryüzünde yaşayan hiç kimse için sürpriz değildir.

Yıllar önce İtalyan futbol takımı Juventus, Türkiye'deki terör olaylarını gerekçe göstererek ülkemize gelmek istememiş, İtalyan hükümeti sahip çıkmış, güvenlik konusunda verdiğimiz onca güvenceden sonra pek de nazlanarak gelmişlerdi. O gün, onları korumak adına İstanbul felç olmuş, adeta kuş uçurtulmamıştı. Üstelik de devletimizin gelmeyin diyen bir tavrı yoktu, sınıra da asker yığmamıştı.

Bu karışık dünyada, ne zaman dünyanın bir yerinde gerilim ya da çatışmalar patlak verse, sıklıkla duyduğumuz cümlelerden biri şudur: "Falan falan ülke, vatandaşlarına oraya gitmeyin," uyarısı yaptı.

İsrail'in tutumu bilinmedik bir şey midir ve ilk midir? Her türlü arızasına rağmen dürüst davranmış, tavrını açıkça ortaya koyup gereken uyarıları yapmıştır. Elbetteki tüm bunlar, yaptığının haklılığını göstermez. Ama bizim yönetenlerimizin ve şu an İsrail'i kınamakla meşgul olan diğer ülke yöneticilerinin vatandaşlarımızı ve diğer insanları bile bile ateşe atmaya hakkı var mıdır?

O insanların kalpten çabalarını öne sürüp, onlar üzerinden siyasi bir sonuç beklemenin; sokak arası çocuk kavgalarındaki bazı uyanıkların kendilerini saklayıp, birilerini doldurup öne sürerek sonuç alma, onlar üzerinden birilerine haddini bildirme tavrından bir farkı var mıdır? Bu delikanlıca bir duruş mudur?

Kendi ülkemizde, taleplerini duyurmak için alanlara çıkıp miting yapmaya çabalayanlara karşı hiç hoşgörü göstermeksizin orantısız güç kullanabilen yöneticilerin, en çok farkında olması ve hatta öngörmesi gereken bir durum değil midir yaşananlar?

Bu bile bile ladestir.

Bu kafilenin gitmesine göz yumanlar, en azından onları korumayıp yalnız bırakanlar da, İsrail kadar suçlu değil midir?

Pardon! Bu ülkede; alma sorumluluğu üstüne, at suçu ötekine kurtul, hatta bas bas bağır siyasetinin adı, yiğitlikti. Unutmuşum.


Görsel: deviantArt

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP