30 Mart 2010 Salı

Kontes Mariza

Bileti aldığım ilk günden beri heyecanla beklediğim bir akşamdı. Çok keyifli bir gece olacağı konusunda beklentim oldukça yüksekti. Sezon başından beri takipçilerini hiç yanıltmayan, her gösteri sonrasında seyirciyi mutlu mesut salondan uğurlayan Samsun Devlet Opera ve Balesi sanatçılarına güvenim tamdı. Çok keyifli bir sezon geçiriyorduk. Kontes Mariza konusunda içimi en çok kıpırtadan, bana gün saydıran, çok ama çok beğendiğim afişi olmuştu. Özellikle, bütünüyle bir şölen olan "Mevlana -Çağrı"nın (bence) gösterinin güzelliğine hiç yakıştıramadığım afişinde kullanılan renklerden sonra...

Her zaman; kitapları, plakları ve cd'leri kapaklarına bakarak satın almayı severim deyip, onlar da beni hiç yanıltmazlar diye eklerim ya! İşte Kontes Mariza böyle bir operetti. Özellikle ikinci perde, sonrası ve finalde yaşadığım keyif, süreç boyunca aklımdan geçenler, gösteriden kalan lezzet, bahar yağmurunun ıslattığı gecede yürürken daha da çoğalmıştı. Kontes Mariza, bir kez daha seyredilme arzusu uyandırıyordu insanda... Bence, bu sezonun en güzel gösterisiydi. Buradan, sakın ötekileri daha aşağıda gördüğüm anlaşılmasın. Belki de yazının ilerleyen bölümlerinde sözünü edeceğim nedenlerden oluştu bu hissiyatım. Okuyup görececeğiz...

Yine dolu bir salondu... Dün gece oyunun galası olmasının bunda etkili olmadığının altını çizeyim.

Salon kapıları açılıp da içeri girildiğinde göze çarpan dekorun seyircide yarattığı etki; seçilen renklerin, bir salonu kısa ve öz simgeleyen koltukların, gerekli sahnelerde aynı dekoru başka mekanlara çevirmeyi başarabilen detayların ne kadar doğru düşünülüp uygulandığının kanıtıydı.

Dekorun oturtulduğu platformun dönmesiyle öne gelen iki oda ve o iki oda da yaşananları ışığı kullananarak birbirinden ayırma uygulaması çok güzeldi. Öyle bir dekor uygulamasıydı ki; o an hangi konsept yaratılıyorsa oyunda, dekor da o ana uygun bir mekan halini alıyordu algınızda. Alev Tol'du bu başarının altındaki imza...

Ve Sevtaç Demirer: Sanki bir defiledeydik, ilkbahar-Yaz kolleksiyonu sergileniyordu ve karaeografi bir davet şeklinde düzenlenmişti. Çok güzel bir müzik seçilmiş, danslarla zenginleştirilmiş, merdivenlerden inilen bir salon fon yapılmış, biz de podyumun kenarlarında oturmuş, pastel pembeler, pastel sarılar, morlar, maviler ve ekrularla bezenmiş birbirinden güzel kıyafetleri izliyorduk. Yani olağanüstü kelimesi anlatabilir mi; şık şapkalar ve aksesuarlarla desteklenmiş kostümlerdeki güzelliği ve başarıyı, bilmiyorum. Kontes Mariza'nın, sadece dekor kostüm uyumundaki başarısını alıp bir kenara koysanız, onu öne çıkarıp sadece oradan baksanız, sadece o bakış açısıyla izleseniz oyunu, diğer kısımları sizi ilgilendirmiyorsa bile memnun ayrılırsınız salondan.

Ve Neslihan Öztürk: Bale, modern dans, kankan... Hepsi, çok güzel harmanlanmıştı tüm güzelliklerin içine; asla kasmayan ve kasılmayan, son derece yumuşak ve naif, ritmik jimnastik ya da asker düzeni bir disiplin ve kusursuzluk kaygısı taşımayan kareografisiyle muhteşem bir katkı sunuyordu oyuna. Oyuncuların danslarındaki ufak senkronsuzluklar, kanımca bilinçli bir seçimdi ve böyle de olmalıydı. Oyunun genel doğallığını, seyirciyi hiç kasmayan samimiyetini ve sıcaklığını öne çıkaran ögelerden biri de bu nüansdı... Romantizmin bütün simgeleri, şirin bir anlatımla yedirilmişti ikili dans sahnelerine... Hüzünün, neşenin, aşkın dansları o kadar başarılı geçişlerle yerleştirilmişti ki kareografinin bütünlüğüne, bu başarı, oyunun genel akışkanlığına olağanüstü bir destek veriyordu.

Hikaye güzeldi, mizahı yerindeydi, neşeliydi ve müzikleri muhteşemdi. Macar topraklarından çıkarda içinde çigan olmaz mıydı? Hepsi vardı. Budapeşte'den başlayıp Viyana üzerinden Paris'e uzanmış Emmerich Kalman'ın(1892-1953), tüm bu yörelerin tınılarını kullandığı muhteşem bir müzik üzerinde oynanıyordu Kontes Mariza. Bazen gözlerimi kapatıp sadece bu keyifli müziği dinledim. Yazı ilerledikçe farkediyorum ki Kontes Mariza, onu bütünleyen her ögenin kendi başına başarılarının çok güzel harmanlanmasından ortaya çıkan çok başarılı, çok samimi, hiç kasılmayan şahane bir gösteri. Tüm bu güzellikleri derleyip toparlayıp bir araya getiren, bu mükemmel uyumu yaratan Rejisör Kenan Korbek için de; lütfen ayağa kalkarak bir alkış...

Ve... ve... ve... Eda Bingöl. Nam-ı diğer Kontes Mariza: Bu ne alım, bu ne fettanlık, bu ne sempatiklik, bu ne romantizm! Bu ne neşe, bu ne zarafet! Bu ne.. bu ne.. bu ne sayılarını çoğaltarak, "bir sürü kadın halini bir bedene sığdırmak nasıl bir yetenek Eda Bingöl ?" diye sorası geliyor insanın. Bütün bu hallerin seslerini yaratarak bir birinden güzel şarkılara hayat vermek, bütün o halleri danslara katmak, yine bütün o hallere oyunculuk eklemek ve hep sevimli olmak... Bu adı not alın ve yakaladığınız yerde izleyin! İleride bir gün, "ben bu sopranoyu izlemiştim" demek için.

Ve Tassilo- Onur Polat: Orkestranın sesinin sanatçıların sesinden bir miktar yukarıda kalarak baskın çıktığı ilk perdede bile (belkide kadın sanatçılara göre daha önde söylediği için şarkısını) sesini duyurmayı başarıp kelimeleri anlaşılır kılan muhteşem tenor. İlk perdenin bu küçük aksaklığı dolayısıyla karakterleri, algısında bir yerlere oturtmakta güçlük çeken izleyiciyi ilk ele geçiren performansın sahibi. Özellikle, kalabalığa katılmayarak bahçede kaldığı bölümde olduğu gibi; her hüzünlü anında, kemana teslim olarak söylediği şarkılarda doruk yapan güzel sesli kişi.

Lisa da Esra Çetiner, Popelescu da Şahan Gürkan, Zsupan da Bilal Doğan, Stephan da O. Onur Özcan, Tschekko da Özgün Şengül, Prenses Bozena da Tuba Akın, Penizek de Mehmet Erkoç ve Manja da Seda Ortaç muhteşemdiler.

Aslında, ilk perdede açıkcası karamsarlığa kapılmıştım. Orkestranın baskın hali, şarkıların sözcüklerini seçmekte zorluk yaratıyordu. Bir an, acaba bende mi sorun var diye düşündüm. Sonra, arka tarafımdan gelen konuşmadan yansıyan sözcüklerden kusurun bende olmadığını anladım. Birinci perdenin sonunda düşüncemi yanımda oturan genç kızla paylaştığımda, onun da aynı dertten muzdarip olduğunu fark ettim. Kontes Mariza'nın dekor, kostümler, renkler, şarkılar, oyunculuklarla yarattığı başarılı atmosferinde, bir ufak baharat eksik kalmıştı sanki. İçimde, şikayet eden biri türemişti, eksik kalan bir şeyi tamamlamaya gayret ediyordum sürekli. Yoksa, beklentilerimi yüksek tutmamın bedelini mi ödüyordum? Bu umutsuzlukla ilk kez kendimi bir oyun arasında, 1. perdenin sonunda fuayeye attım.

İkinci perdenin başında ısınırken ve şefi beklerken orkestra, çıkan seslerden bir şeylerin değiştiği anlaşılıyordu. İkinci perdenin ilk saniyesinden itibaren, öylesine kusursuz, öylesine dinamik, öylesine lezzetli bir gösteri vardı ki; kelimenin tam anlamıyla nefessiz kaldık. İzleyici olmaktan çıkıp oyunu yaşadık. Sürekli artan bir hayranlık, bir memnuniyet hakimdi salona... İlk perdedeki, ilgisi yer yer sahneden uzaklaşan izleyici gitmiş, kovsanız koltuğunu terk etmeyecek bir izleyici gelmişti yerine. 3 gün 3 gece sürse oyun, kimsenin şikayeti olmazdı. Öylesine bir taddı. İlk perdedeki serzenişlerinden, şımarıklığından utandı izleyici. Bütün salon, aynı ruh halinde nefes alıp veriyordu. İçten bir saygıyla kopup gelen alkışlarıyla gösteriyordu memnuniyetini. Burada bir küçük parantez açmam gerek, seslenmezsem çatlarım çünkü. Ön parterde oturan ve gece dolayısıyla muhtemelen protokolden olan ahali; bir dahakine nazik popolarınızı kaldırıp da ayakta alkışlayın lütfen...

Ve ışık... Sanki bir oyun listesinin en normal insanıymış gibi görünür hep. Tüm emeklere alkış kıyamet koparken, onların değeri ve önemi anlaşılmaz sanki... Oysa, bir insanı överken, onun güzelliğini vurgularken, en çok kullandığımız cümle şu değil midir? Öyle bir ışığı var ki!
O zaman, O. Murat Yılmaz'a kocaman bir alkış, bu güzel gecedeki bütün güzellikleri ışığıyla anlamlandırdığı için...

Marcus Baisch, yine en çok alkışı alan ve izleyicinin kopmasına neden olan kişiydi. Orkestra her zamanki gibi muhteşemdi. İlk perdedeki durumla ilgili eleştiri kötü çaldıkları anlamına gelmesin sakın. Çünkü gece, gerçekten muhteşem bitti.


*Cast'da varsa bir eksik ya da yanlışlık, tüm sorumluluk; günlük cast listesi yayınlamayıp, sadece fotoğraflarla yetinen ve izleyiciyi uğraştıran SDOB'a aittir, duyurulur:))

29 Mart 2010 Pazartesi

Silivri’nin Kaymaklı Yoğurdu*

Gazetede yazılana göre tam bir tilki divanı kurulmuş; adamın toprağını üç milyon dolara kapatmışlar, araya bir milletvekilini sokup anakent belediyesinde imar değişikliği yapıp değerini arttırdıktan sonra on dokuz milyon dolara satmışlar. Her şey tıkırında gidiyor gibiyken içlerinden hakkı yenilen biri de kızgınlığıyla elindeki belgeleri karşı taraftakilere verivermiş…

Durur muyum?..

“Mahkeme Kapısı”ndaki hikayeleri daha ilk okuduğumda karar vermiştim; büyüyünce ben de adliye muhabiri olacağım, diyordum ya, işte şimdi kağıt önümde kalem elimdeydi ve ben bugüne bugün çiçeği burnunda bir adliye muhabiriydim. Bugün dediğim; savcılara müddeiumumi dendiği zamanların bugünüydü. Hatta güneşli güzel bir teşrinevvel günü….

Nasıl ki Cervantes’in kalemi,”Yalnız benim için doğdu Don Kişot, ben de onun için; o yapmayı bildi, ben de yazmayı” demiş, ben de yaz kalemim yaz, dedim…

Otuz beş yaşlarında, sarı saçlı, mavi gözlü, yanakları al al, biraz dişlek, kasketi elinde, baştan ayağa bir Trakyalıydı. Hakim, gözlüklerinin üzerinden bakıp, olayı bir daha baştan anlat bakayım oğlum, deyince, efendim, diye söze tekrar başladı. Benim bu işte bir suçum yok, ben şoförüm. Aslında bacanağın kaynatası vefat edince Edincik’e gitti. Bir haftalığına muvakkaten onun yerine çalışıyorum. O sabah patronu evinden almaya gittim ama yazıhane yerine, arabayı tarif ettiğince sürüp, İnhisarların arkasındaki sokakta, dur, dediği yerde durdum, kendisi inip bir yazıhaneden içeri girdi. Yarım saat kadar sonra elinde büyük bir bavulla çıktı. O güne kadar öyle bir bavul görmedim; deve hamutu gibi; daha çok çuvala benzeyen bir bavul… koştum elinden alıp bagaja koydum. Kapıyı açtım arka koltuğa oturdu, Londra asfaltından yola devamla üç saatte Şehremanetine geldik. Al bavulu benimle gel, dedi. O önde ben arkasında binadan içeri girdik. Şehreminin odasının kapısında bavulu benden aldı, git arabada bekle, dedi bana. Ben de dediğini yaptım. Bir zaman sonra geldi ve Mahmutpaşa’dan, Sirkeci’den, Eminönü’nden epeyce bir alışveriş yaptı, Mısır Çarşısı’ndan bana da bir nevale düzdü, yemek ısmarladıktan sonra dönüşe geçtik. Çok keyifliydi. Hep aynı türküyü mırıldanıyordu. Hakim, hangi türküydü hatırlıyor musun, diye sordu. Şoför biraz düşündükten sonra “seni kimler duurdu” diye yuurtlu bir türkü var ya onu efendim, deyince, (burada hakim, günümüz Türkçesiyle koptu) ben de korktum, hakimi de, şoför Sefer Devran’ı da kalemi de bir tarafa bıraktım, içine edilirse edilsin hikayenin deyip bastım sansürü. Recep, şaban, ramazan…Şunun şurasında üç ayların sonuncusu bitiyor, oruçluyuz, üstelik mübarek kadir gecesi kimsenin günahını, almayalım dedim. Aslında hikayeyi Hollandalıların, “Hırsızlar kavga eder, çiftlik ineğine kavuşur” atasözüyle bitirecektim ama aklıma nerden geldiyse Neyzen babanın hani, “partiye ettim telefon / o şimdi mebus dediler” dizeleriyle biten ünlü hicvi geldi. Çıktım evden yürüdüm Kavaklıpark’a kadar, girdim çay içilen bölümden içeri oturdum bir masaya. Zaten adliye koridorlarını aşındırmadan, oturduğun yerden muhabirlikmiş mi olurmuş? Benim yapacağım; haberi öyküleştirmekti. Ama beceremedim. Böylece canım sıkkın düşünüyor, güme gitti-gitmedi bizim öykü derken, Vayni’de, merhaba, deyip karşıma oturmaz mı?.. Niyetliymiş çayımı içmedi. Kiremitlerin altında neler var biliyor musun, dedim. Bilmiyorum hocam, deyince başladım anlatmaya. Nerede okuduğumu, kişilerin adları neydi unutmuşum. Lakedomanya kralı Atinalıları yenince kazandığı paraları torbalara doldurup generalin birine verip ülkesine yollamış. Kral seferine devam ededursun, ülkesine dönen general çuvalların altını söküp epeyce bir miktar parayı tırtıklayıp çatısındaki kiremitlerin altına saklamış. Torbaların içindekileri teslim alan yetkililer, her torbada ne kadar para olduğunu yazan notlar bulunduğu için eksikliği görmüşler. Hırsızlığın meydana çıktığı bu sırada generale bir nedenle gıcığı olan hizmetçisi de, (o zamanlar Atina paralarının bir yüzünde baykuş resmi varmış ya) “kiremitlerin altında daha çok baykuş var” diye bas bas bağırırmış.

Derin bir soluk alıp, öğrendin mi şimdi kiremitlerin altında ne olduğunu, dedim. Doğrusu çok kitap devirmiş, kibar adamdır Vayni, bilmiyormuş gibi sonuna kadar beni sabırla dinlediğini biliyorum.

*Sayın Ekmel Denizer'in 2009 yılında Silivri Aktüel'de yayımlanmış yazısıdır.

28 Mart 2010 Pazar

Aksiyonlu Günler... Umur 2

1.bölüm...

Neye uğradığımızı şaşırdığımız bir şiddette mermi yağıyordu, dört bir yandan. Sanki; karşı kaldırımda durmuş, arabanın her bir noktasına isabet eden mermilerin açtığı delikleri seyrediyor, her bir merminin saca değerkenki sesinin dişlerimi gıcırdatmasına gözlerimi kısarak, bakıyordum. Yoğun bir korku, sürekli oraya buraya değen mermilerin çıkardığı tiz metal sesi, yoğun dumanın boğazımda oluşturduğu gıcık ve birbirimizin gözlerine bakarak kurduğumuz iletişimle andan çıkmak için oluşturmaya çalıştığımız planların arasında, bir nefes anı arıyorduk.

Kesif bir dumana ve barut kokusuna karışmış yanık kokusu, giderek artan bir yoğunlukla çöküyordu; meydana... camiye... ve arabanın üzerinde kaldığı caddeye. Otomatik silahlardan çıkan takırtı, bir ölüm müziğinin notaları gibi saçılıyordu gün batımının alacasına... Onlarca merminin değdiği lastiklerden duman çıktıkca araba sarsılıyor, jantlara değen mermilerin çıkardığı metal sesi diğer seslere karışıyor, her mermi grubunda araba biraz daha asfalta yapışıyordu. Fırlayan jant kapakları bir süre yuvarlandıktan sonra girdaba kapılmışcısına kendi etrafalarında dönüyor, ritmi gittikçe artan sesler çıkarttıktan biraz sonra oldukları yere kapaklanıp, susuyorlardı.

Arka sol tarafta, koltuğa iyice kaykılarak, kendimi kapının sac bölümünün korumasına teslim etmeye çalışıyordum. Dış sacı delen her bir merminin, kapı sacıyla kapı iç döşemesinin arasında kalan üzeri metal kaplı tahtayı geçemeyip de ona saplandığında çıkardığı tok sesi duyuyor, bu rus ruleti halde, hala devam eden şansıma seviniyordum. Üzerime dökülen camların kırıkları, her mermi grubunun yarattığı sarsıntıyla üzerimden kayarak arabanın tabanına dökülüyordu. Birden, sanki bir rüyanın sıcağına teslim olmuşum gibi ısındı içim. Gevşedim. Cam kırıklarının akışını oyuna çevirdim. Yemyeşil bir vadideydim: ayaklarımın hemen dibinden debisi oldukça yüksek bir dere köpük köpük akıyordu, sıcaktım ama titriyordum. Henüz kıştan bahara dönen doğa, gripal hallerin ateşindeki türden bir soğukla titretiyordu bedenimi. Durduğum derenin tam karşısındaki yüksek kayalığın yol bulduğu yerlerinden bahar sersemi karların suları akıyordu. Bu minik çağlayanlardan neşeli şırıltılarla gelen sular dereye karışarak, onu daha da çoğaltıyorlardı.

Gözlerimle gögüs kısmımdan aşağı doğru akan cam kırığı çağlayanı takip ederken dizlerimin üzerindeki kanı farkettim. Tam bir refleks haliyle elimi başımın sağ tarafına, minicik bir çocukken halam ve arkadaşlarının oynadıkları voleybol esnasında kafama gelen topla düşüp kaldırım taşına vurduğum, sonucunda üç dikiş yediğim, izi çocukluk anısı olarak hala alnımın sağ tarafında duran yere götürdüm. Elime kan bulaştı.

Arabanın korumalı metal bölümlerini siper sayıp, o siperlere attığımızda kendimizi, şaşkınlığın yerini sakinlik almıştı oysa... Seslerin ve mermilerin geldiği yönleri saptamıştık ama pozisyonumuz çok berbattı. Herşeyden, kendi canımızdan bile daha önemli bir dezavantajımız vardı; ateş edeceğimiz alan sivillerle doluydu. Seçerek ateş etme şansımız yoktu. Attığını vuran çocuklar olduğumuz için bu görevdeydik; ama attığımızda vuracağımız hedefleri görme şansımız yoktu. Yolun tam orta yerinde, planlarını önceden yapmış ve anı bekleyen, her türlü avantaja sahip düşmanın önünde, çırılçıplak bir hedefdik. Dur durak bilmeyen mermi sağanağı devam ediyordu. Tek çare; kımıldamadan duran darmadağan olmuş aracın içinden sadece silahların namlusunu çıkararak havaya doğru taciz ateşi yapabilmek, bunun caydırıcılığından yararlanmaktı.

O an gülümsediğimi hatırlıyorum; valinin koruma polisleriyle gittiğimiz bir barda, laf dönüp dolaşıp silahlara geldiğinde, çıkardıkları tabancalarının 9 mm lik mermileriyle pek bi hava atmışlardı bize... Sadece, biz kendi silahlarımızın mermilerini gösterene kadar sürmüştü bu cakaları... Hem tabancalarımız hem de otomatik tüfeklerimizin mermisi aynıydı: 11.43 mm... Atış eğitimlerinde en çok hoşumuza giden görüntü: içi saman doldurulmuş mankenlere attığımız mermilerin girdikleri yerlere bakmaya gittiğimizde, sırtlarında açılmış olan kocaman delikler oluyordu. Amerikan polisiyelerinin etkisiyle sokakta poliscilik oynayan çocuk tadı alırdık bundan. Ama an, hayallerin rahatlığına hiç benzemeyen bir gerçeklik olarak karşımızdaydı.

Daha önce de "gün olağandı" demiştim, değil mi?

O an istediğim tek şey uzaktan yapılan ateşle ölmekti. O sıkışmışlık halindeyken arabanın dibine kadar gelip, gözümüze baka baka kafama sıksınlar istemiyordum. Bu; bu dünyadan giderayak kaldıramıyacağım bir şeydi. Gözümün önüne, o günden 3 yıl önce şehrin meydanında bir akşam üstü yirmi kişilik (karşıt görüşlü) grup tarafından etrafı çevrilmiş 17 yaşındaki halim geldi. O gün de bir tek şey dilemiştim: iyi bir yumruk yiyip yere kapaklanmak ve orada ne olacaksa olsun! Ayakta dururken, onların yüzüne bakarken, o sorguya çekilme hali içinde tokatlanmak, hırpalanmak ve karşılık verememenin gurur kırıcı dakikalarını yaşamak istememiştim.

Öte yandan; bir gün, "sağcılarla solcular, aynı yere 'özellikle' koyuldukları için" sürekli huzursuzluk çıkan koğuşlardan birinden, huzuru bozansın diye alınan solcu bir gencin, sorumlu(tabi ki karşıt görüşlü) erler tarafından küfürler eşliğinde nasıl dövüldüğüne, falakadan patlamış kan revan ayaklarıyla nasıl tuzlar üzerinde yürütüldüğüne, kova kova sularla nasıl ıslatıldığına, sonra tekrar dövüldüğüne rast geleceğim; o çaresizliğe eklenmiş gurur kırıklığının alınamamış öfkesinin hapisane günlerinin zorluğunda nasıl çoğaldığına tanık olacağım güne, henüz gelmemiştim.

Silah seslerine ve patlayıcılara ne kadar da alışıktık ilk gençliğimizde onu düşündüm. Gecenin herhangi bir anında, sokağın köşesinden bir silah sesi, ya da iki sokak ötedeki bir binaya koyulmuş bombanın patlamasını duymak, ne kadar da olağandı.

Üzerime ilk silah doğrultulduğunda 16 yaşımdaydım. Kaçarken, sanki mermiler kafamın üzerinden geçiyor sanmış, sürekli kafamı aşağı eğerek kendimi mermilerden korumuştum. Oysa ne silah ateşlenmiş ne de herhangi bir mermi bir yerime değmişti, sadece, bizimle aynı yaştaki çocuğun belinden çıkardığı silahı bize doğrulttuğunu görmüştük.

Çok eskide yaşanmışcasına gözümün önünden geçen bu anlara; tank kullanmak dahil her türlü silahın eğitimini almış, her türden silahı söküp takabilen biri olarak bakıyor; yüzümdeki gülümseme eksilmeksizin, ülkenin içinden geçtiği döneme, görmüş geçirmiş kocaman bir adam gibi; 15 le 20 yaş arasında yaşadıklarımdan ahkam kesiyordum. Şimdi, tüm bunları yazarken, onca şeyi o an'a nasıl sığdırmış olduğuma gülüyorum.

Onca gürültü patırtı ve toz duman içinde ilk şoku atlatınca; arka koltukta, benim sağ tarafımda oturan komutanın ikinci cümlesi duyuldu. O cümlesini daha bitirmeden, Cemal, telsizin mandalına basıp anonsu geçmeye çoktan başlamıştı: "Bayrak 01, Merkez!"

3.bölüm...

devam edecek...

26 Mart 2010 Cuma

Savarona Hakkında Belki de Hiç Duymadıklarınız

Şu an gündemde olan haberler ışığından bakınca... Hani şu yeniden kiralanması gündeme gelince hatırlanan, tarihsel değerine anca o zaman vurgu yapılan, sıradan bir mal gibi bir işadamına pazarladığında yürek yakmayan, sahip çıkılmayan, hiç farkedilmeyen... Şu an itibariyle de televizyon haberlerinin magazin boşluklarını dolduran, derin vefa duygularına yalap şap hitap eden heyecan ve sorumluluk yüklü(!) magazinsel sözlerle döne döne anlatılan Savarona haberlerinin iki yüzlülüğüne, yüzeyselliğine, bir magazin yıldızı muamelesindeki anlatımların sıradanlığına ve bilgisizliğine bakınca, al sana tarihe notlar düşme sorumluluğu yükleyen bir an daha dedim kendime.

Savarona'yla tanışıklığımın çok eskiye dayandığını belirtmekle başlayayım sözlerime... Ve belki de daha önce hiç bir yerde rastlamadığınız, küçük notlar sereyim önünüze...

İlkokuldan mezun olduğum yılın yaz tatilinde, o an itibariyle Çanakkale Ziraat Bankası müdürlüğünü yapmakta olan en amcamın yanına gitmiştik. Babaannem, halam ve ben...

Kilitbahir'de burçlara oturup gazoz içmiş, boğazın en dar yerinin karşı noktasına bakmış, Settülbahir'e gözlerimi dikmiş, amca dilinden "Çanakkale Geçilmez!"in tüm öykülerini dinlemiş, onun her cümlesinde bütün bir olayı film gibi yaşamıştım. Şu an, bu yazıyı yazarken gözümün önüne gelenlerle farkediyorum ki, ben o anların içine girecek ve yazıyı uzattıkça uzatacağım. Çünkü, o kadar çok şey var ki anlatacağım. Tüm bunları başka bir yazıya bırakmaya karar vererek, an itibariyle başlıyorum Savarona notlarıma...

O dönemde Deniz Harp Okulu öğrencilerini gezdirmek, aynı zamanda onlara eğitim vermek amacıyla özellikle yaz aylarında, liman liman gezmekteydi Savarona. Gittiği her limanda da müze görevi üstlenerek ziyaretçilere açılmaktaydı. Bizim Çanakkale'de rastgelmiş olmamız çok daha anlamlı kılmıştı ziyaretimizi... Savarona'nın hikayelerini, tarihin en önemli savaşlarına tanık olmuş destansı bir denizin üzerinde dinlemek, Atatürk'ün oturduğu koltuklarda onu hayal etmek, yatağını görmek, gerçekten çok etkileyiciydi. Okulla gittiğimiz filmlerde gördüğüm Ülkü'nün bulunduğu yerde durup koltuğunda oturan Atatürk'e bakmak, 12 yaşındaki bir çocuğun o anında nasıl şekillenirse, tam o anlamda bir gerçeklik hali içindeydim. Açıkta demirlemiş Savarona'ya giderken bindiğimiz kayıktaki heyecanımı, merakımı anlatmaya kalksam, kelimeler yetmez. Yaşadığım her dakikasını, duyduğum her sözü bu kadar iyi aklımda tuttuğum iki andan biri Savarona gezisidir. Gemi bizim limana geldiğinde daha önce görmüş olmanın bilgiçliği ile nasıl kasım kasım kasıldığımı, ne havalar attığımı da bir kenara not edeyim.

Savarona hikayesine adının nereden geldiğinden başlamam gerek, biliyorum. O gün, bize yatı gezdiren ve anlatan görevlinin tüm söylediklerini bir bir yazacağım. Doğru yanlış sorgulamasını yapabilmem hiç bir şekilde mümkün olamayacağı için, varsa yanlış bilgiler, sorumluluk tümüyle o kişiye aittir.

Sava, o yıllarda Afrika'da nesli tükenmekte olan ve çok hızlı uçabilen bir kuşun adıymış, Rona da, yatın o anki sahibi kadının adı... İkisi birleştirilince, olmuş Savarona'nın adı... O günlerde dünyada bir benzeri olmayan yatın, ülkemiz adına alınış öyküsü de, ne gariptir ki bugünkü kaderiyle aynı... Rona adlı kadın satışa çıkarınca yatını; dünyanın dört bir yanından talipleri çıkmış... Kıran kırana pazarlıklar yapılmış... Tüm bu pazarlıkların olduğu süreçte, bizden daha zengin pek çok ülke ve kişi tarafından daha çok paralar teklif edilmesine rağmen bize satılmasının nedeni: Atatürk'ün ''Biz savaştan yeni çıkmış bir milletiz, ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerekiyor" diye başlayan ve cümlenin bir atasözü olduğuna vurgu yapan sözleriymiş.

Savarona'yı gezme şansına sahip olanlar bilir; yatta çok güzel bir şömine vardır. Onun hikayesi de (yine o gün bize anlatılana göre)çok ilginçtir. Çok elit ve zengin bir çevresi olan, dönem sosyetesinin gözbebeklerinden Rona, bir gün, bir arkadaşının evinde bir şömine görür. Ve o şömineye vurulur. Onu yatı için arkadaşından ister. Arkadaşı vermek istemez. Hırslı bir kadın olan Rona, zaman içinde arkadaşının ekonomik anlamda zor duruma düşmesine sebep olacak ortamı yaratarak, onu evini satmak zorunda kalacak hale getirir. Sonuçta o evi alır. İçindeki şömineyi çıkarttırarak yata getirtir. Ardından bütün olayların nedenlerini anlatarak şöminesiz evi arkadaşına iade eder.

O gün bize rehberlik yapan kişinin anlattığına göre daha sonra kendisi de ekonomik güçlükler yaşamaya başlayan Rona; bunun nedeninin o şömine olduğuna, yaptıklarından dolayı tanrı tarafından cezalandırıldığına inanır. Hem ekonomik nedenler hem de bu hissiyatı dolayısıyla satmaya karar verir yatı. Tek şartı adının değiştirilmemesidir. Yatı, genç Türkiye Cumhuriyeti'ne sattığı için mutludur.

Şimdi düşünüyor ve gülümsüyorum; gemiyi kırkdokuz yıllığına kiralayan kişinin daha yirminci yılında masraflarının çokluğundan dolayı işletmekten vazgeçip yeni sahipler aramasının nedeni şömine olabilir mi?

Tarih, Savarona'ya değen ellerden bir çoğunun adını silerken... Bir adın hala pırıl pırıl parlıyor olmasının bir anlamı olabilir mi? Atatürk.

Not: Ben o gün dinlediklerimi anlattım. Bir eksiklik ya da yanlışlık varsa... Sorumluluk o rehber kişiye aittir.:))

25 Mart 2010 Perşembe

Nefes...Gecikmiş Bir Yazı

Nefes, vizyona girdiği ilk günden itibaren hep uzak durduğum bir filmdi. Milliyetçi bakışlar atan, tribüne oynayıp hassasiyetlerden nemalanmak isteyen, ticari öncelikleri ağır basan ve taraf bir film olduğu düşünceleriyle sıcak bakmamış ve bu yargılarım nedeniyle de gitmemiştim filme...

Bir iki ay önce, merakımı yenemeyerek, izledim filmi. Açılış sahnesine koyulan emek, ışık, kamera ve anlatım dilindeki lezzet bir anda, tüm algımı alaşağı edip kelimenin tam anlamıyla koltuğuma çaktı beni. O andan itibaren soğuğu hisseden, mermilerden sakınan, her bir acıyı teninde yaşayan, aynı kaygıları duyan ve ne olacağını merak eden bir karakter halini aldım. Sürekli olarak türün sevdiğim örnekleriyle kıyaslıyordum. Üzerine bir yazı yazsam neleri öne çıkarırdımın cümleleri bir bir aklımdan geçiyordu. O kadar çok noktadan, o kadar farklı düşünce yazmak istedim ki film üzerine... Tüm bunları derleyip toparlayabilmek için de hep öteledim yazacağım yazıyı...

Bugün sinema bloglarında dolaşırken, en iyi film ödülü aldığını görünce, ertelediğim düşüncelerin kısa bir özetini yapmak istedim. Düşüncelerimin en iyi film seçilmiş olmasıyla bir ilgisi olmadığının altını çizmek isterim. Bu konudaki kişisel düşüncem, ödüllere bakış açım, genel kabul gören nitelemelerden oldukça farklıdır. Bir filmin ödül almış olması, onun değerini farklı kılmaz benim gözümde.

Nefes; bir ana olay üzerinden genel bir durumun hallerini ortaya koyarken, aslında, kocaman bir sorunun farklı boyutlarını ve farklı algılamalarını da oldukça dinamik bir anlatımla sergiliyor. Bu satırbaşları nedeniyle insanlar çok da doğal olarak, kendi ideolojik yaklaşımları, sahip oldukları değerleri, özellikle de görmek istedikleri yerden ve sorunun savundukları tarafından okuyorlar filmi. Aslında bu durum; filmin ortaya koyduğu eleştirinin çeşitliliğini, saplantısızlığını, bakış açısındaki çok yönlülüğünü kanıtlayan bir veri olarak algılanıp, önemli bir artısı olarak hanesine yazılabilir. Yazılmalıdır da...

Nefes, askerler ekseninden gelişen bir öykü ortaya koysa da, benim gözümde asla militarist bir film değildir. Ülkemizin en temel gerçekliğinin ve sorununun niyelerini düşündürten, sahada uzun yıllar görev yapmış bir askerin kitabından uyarlanmış sağlam senaryosuyla bir durumu farkettiren, doğruya yol almak konusunda yeni düşünceler oluşmasına neden olabilecek, en azından bu anlamda ufuklar açıp katkı sunabilecek güzel bir film.

Uzun yıllardır uğraşmak zorunda kaldığımız, derin acılar yaşatmış bir sorunun tüm taraflarda nelere yol açtığının, her bir tarafa yaşattığı acıların, yanılgıların, önyargıların, kayıp zamanların ortaya koyulduğu türden de bir film, Nefes.

Gerçeğin tam ortasından sahneleri, simgesel anlatımları, aksiyonu ve görselliği ile dünyadaki benzerlerinden hiç de geri kalmayan, nitelikli bir sinema diline sahip, en azından bu özellikleri anlamında izlenmesinde yarar olan, başarılı bir yapım. Sadece final bölümündeki sahneler için bile izlenmeye değer...

24 Mart 2010 Çarşamba

Mart Kedisi


Sabah; dışarıda ip atlayan baharın "Buraneros papucu yarım çık dışarıya oynayalım" ayartmalarına kulak tıkıyordum. Avareliği rafa koyup, dünkü yazımın devamını getirme fikriyle el ele geziyordum. Şahane bir hafiflik, kıpırtılı bir fırlamalık yok da değildi ruhumda...

Sonuçta, baharın dizlerine yatmak cazip geldi ve ben yarına erteledim yazının ikinci bölümünü ...

Sonrasında; işi gücü iteleyip bir yana, elimde kahve kokusu dolaşırken bloglarda,
Jesus'un günlüğü* başlıklı farklı ve çarpıcı bir yazıda okuyunca "Ben çocukken muz yediğini söylemek ayıptı bilir misiniz?" cümlesini, gidiverdim çocukluğumdan bir an'a... Gitmişken çocukluğuma, bakındım tüm akrabalarıma... Ekleyiverdim, kocaman ailemizi anlatacak bir cümleyi, yazının en son satırına... Anarken geçmişi; bahar sarhoşu bir yazı, klavyeden saçılıverdi.

Anıyı dinlemiştim bir akraba abladan... Bir gün okuyunca gazeteden bir haberi, haberdar olmuşlar muz diye bir meyvadan... Sonra günlerden bir diğer gün, bütün kuzenler, genç ve cıvıl cıvıl dolaşırken, parkın tam karşısındaki, o zamanlar şehrin tek apartmanı olan binanın altındaki zengin manavına geldiğini görmüşler muz'un, zaten biliyorlarmış da gazeteden, kabuğunun soyulduğunun...

Demişti ki o abla;
Bir gün gelmiştik parka...
Oturmuştuk; heykelin önündeki banka...
Duymuştuk ki; muz diye bir meyva varmış,
Sadece zenginler alırmış...
Bir baktık ki gelmiş; karşıdaki manava...
Topladık hemen para,
Gönderdik Enver'i manava...
Enver getirince bir tek muzu,
Bakındık sağımıza solumuza...
Muzu böldük beşe;
Yiyiverdik neşeyle...
Sandık kendimizi zengin...
Bizim gönlümüz ne zengin!

Görsel: Widelec.org

23 Mart 2010 Salı

Aksiyonlu Günler... Umur

Güneşli ama soğuk bir öğle üzeriydi. Mevsim bahardı. Güneş henüz karargah binasının sol çaprazındaki açık garajımızın olduğu yere gelmemişti. Kendimizi, bir numaralı makam aracı olan Ford'un içine atmış, teypten gelen müziğin eşliğinde sohbet ediyorduk. Benzer döneme ait yazılarda sıklıkla bahsettiğim gibi, çok kaliteli ve çok kafa dengi beş arkadaştık. Günün diğer günlerden hiçbir ayrıcalığı yoktu.

Ya da bugünden dönüp baktığımda farkettiğim gibi; o genç heyecanların içinde, yaşadığımız aksiyonları çok olağan karşılıyorduk. Bize sıradan oyunlar gibi geliyordu. Risk almayı, korku ve heyecanı seviyorduk. Militan bir geçmişten gelmiştik ve şimdi askerdik. Bu yaman çelişkiye hem gülüyor hem de yeni pozisyonumuzun avantajlı halinin keyfini çıkarıyorduk. Geçmiş... Yüzüme kocaman bir tebessüm konduruyor. Kavramın, o günkü yaşın biri iki yıl öncesine tekamül eden haline bakıp, insan algısındaki zaman kavramının göreceliğine, farklı yaşlardaki ve farklı ortamlardaki mesafelerin uzak-yakın ilişkisine gülüyorum. Yirmi yaşındaki bir çocukla, kırklı yaşlarındaki bir adam için bir haftanın, bir ayın, bir yılın ifade ettiği uzaklıkların, saçlarını okşuyorum.

O "olağan" günün o saatlerinde; bir tiyatro oyunu öncesinde, fuayedeki kızlı-erkekli üniversite öğrencisi gençlere, onların henüz görmedikleri geleceklerine, kaygısız neşelerine, bilemedikleri zaman kavramının değişkenliklerine bakarken o gün yaşadıklarımızın, bugünden bakınca ne kadar önemli olduğunu fark edeceğimden, henüz haberim de yoktu.

Bazen yaşamıma geri dönüp içindeki anlara baktığımda, çok olağanlıkla yaşanan olayların aslında, ortalama insan hayatından bakınca ne kadar olağandışı olduğunu düşünüp, tıpkı İnnaritu filmlerindeki gibi farklı senaryolar üzerinden aynı hayatların farklı sonuçlara ulaşacak öykülerini kuruyorum. Bir de, geleneksel Bodrum buluşmalarında biraraya geldiğimizde, 'o günkü genç çocuk' anılarımızı paylaşırken, dinleyenlerin şaşkınlığında fark ediyorum, "olağan" anların olağandışılıklarını.

En çok da terhis olduktan bir yıl sonraki buluşma günümüzden bir kaç gün önce, Bodruma birlikte gitmek için yanına gittiğim sevgili Apo'nun yakın arkadaşı Ali'nin, bir güzel eylül akşamında, güzel kokulu bir mekanda bira içerken kurduğu "Bu bize hep anlatırdı da biz abarttığını düşünerek dalga geçerdik" cümlesinde ve bu cümleyi kurarkenki hayranlık ifadesinde buluyorum.

Gün olağandı(!) demiştim, değil mi?

Olağan günün akşamüstünde, mesainin bitimine yakın dakikalarda bir numaralı makam aracını, karargahın çıkış kapısına çekip hazır ettik. Komutan çıktığında arka sağ kapıyı açıp, selama durup, onu arabaya yerleştirdikten hemen sonra ben arka koltuğun sol tarafına, Apo'da her zamanki yerine sağ ön koltuğa oturdu. Alemin 'en komutan şoförü' Cemal, kurmay başkanı ve diğer subayların her akşam ve sabah tekrarlanan selamlamalarına kısa bir olanak tanıdıktan sonra, rutin ve yakışıklı çıkışını yaptı, önce karargahtan sonra da tugaydan...

Küçük bir kent olduğu için, tugaydan komutanın evinin de olduğu orduevine giderken kullanabileceğimiz iki yol seçeneğimiz vardı. Bazı sabahlar, özellikle evden alıp tugaya giderken, arka koltuktan keyifli bir ses gelirdi: "Bugün sahilden gidelim çocuklar!" Her biri deniz kentlerinden gelmiş askerler olarak tebessüm ederdik, şehri ikiye bölen ırmağın kenarındaki yola verilen bu ada.

Uğrayacağımız herhangi bir yer olmadığı için direk orduevine yönelmiştik. Biz, herhangi bir protokol yemeği ya da güvenlik toplantısı olmayan o akşam için, kişisel planlarımızı yapmıştık. Bu tür durumlarda, içimizde tek evli ve çocuklu olan Cengiz'i nöbetçi şoför olarak bırakır, gerektiğinde onun telsizle bizi haberdar etmesi üzerine görev yerimize dönmek kaydıyla gecelere akardık.

Akşamın hayali aklımızda, şehrin ana caddesine bağlanan ve şehri boydan boya geçen yolda ilerlerken, arabanın havalandırmasından giren bahar esintisi, anne şefkati gibi okşamaktaydı yüzlerimizi. Ülke, büyük bir darbenin ardındaki sakinmiş gibi görünen günleri yaşıyordu. Ama hayatın hiç de sakin olmayan bir tarafı vardı: Cezaevleri, karakollar ve birtakım illegal yerlerdeki işkenceler... Anlamsızca tutuklamalar... O insanların evlerine düşen ateşler... Meçhul bir gecede evlerinden alınmış ve nerede oldukları bilinmeyen, hiç bilinemeyecek olan binlerce kayıp.

Ülkenin en büyük ve en uzun sürecek siyasi davasının sanıkları da, anlatmakta olduğum olay dahil bir çok aksiyonlu gün yaşadığımız bu küçük şehrin kocaman tugayının içindeki iki askeri cezaevinde yatmaktaydı. Tugayın dışındaki büyük "Sivil Cezaevi"nin başında da bir yüzbaşı vardı. Yüzbaşı aynı zamanda bizim bağlı olduğumuz bölüğün komutanıydı. Dolayısıyla cezaevinin dış güvenliğini sağlayan askerler de bizim arkadaşlarımızdı.

Yaşadığımız ve anlatmaya çalıştığım bu "olağan" günden bir kaç ay sonra, ülkenin henüz sonuçlanmamış en büyük davasının iddianamesini hazırlayacak savcılara mihmandarlık yapmam için görevlendirilecektim. Ama orduevine doğru seyir halinde olduğumuz bu "olağan" günde, henüz bu tarihsel sürecin tüm evrelerine tanıklık edeceğimin hayalinde bile değildim.

Şehir, şehzadeler kenti olarak da anılan, tarihsel dokusundan fazlaca bir şey kaybetmemiş şirin bir yerdi. Hala, hayatımın en sevdiğim kentlerinin en başta gelenlerindendir.

Standart güvenliğin standart hızında, 'bir bahar akşamı'nın alıp götürdüğü hayallerimizle seyir halindeyken, şehrin girişindeki görevli asker ve polisleri, komutanın geliyor olduğundan haberdar etmek, toparlanmalarına olanak tanımak için oluşturduğumuz sinyal kornasına bastığında Cemal; biz, her zamanki telaşlı toparlanmalarına ve selam duruşlarına tebessüm ediyorduk. Bir kaç dakika sonra başlayacak süreçte yaşayacaklarımızın farkında bile değildik. Yaklaşık beş dakika sonra komutanı eve bırakmanın ardından sivil kıyafetlerimizi çekip gideceğimiz mekanlarda yaşayacağımız keyfin tadındaydık .

Sol tarafımızda kalan tarihi camiye yaklaşırken, onun çok sevdiğim bahçesine, eski bir medrese olan yan binasına, kütüphanesine bakıyor, isten elde edilen mürekkeplerin bulunduğu kısımdaki kokuyu duyumsuyordum. Bir yandan da, araçtaki dört kişiden üçümüz, aynı zamanda etraftaki olağandışılıkları da gözleyerek, ikimizin elleri silahlarımızın tetiklerinde, Cemal de olağandışı hallerdeki güvenlik prosedürlerinin gereği manevralar için eli direksiyonda dikkatlice ilerliyorduk. Sessizliği arka sağ taraftan gelen ve arabanın içini buz kestiren ses bozdu: "Bana suikast yapacaklar! "

Gözlerimiz bir anda, aslında farkettiğimiz ama bir olağandışılık hissetmediğimiz ve pozisyonlarını kendimizce doğru adlandırdığımızı sandığımız komutanın işaretlediği iki kişiye takıldı. Cemal etrafı kolaçan edip hızını daha da artırırken, Apo'yla ben, kendi kontrol edeceğimiz alanları paylaşmıştık bile... Hepimiz, ellerinde fotoğraf makinaları olan ve o an itibariyle caminin fotoğraflarını çeken bu iki kişinin gözcü olacağı algısına çoktan erişmiştik. Bulunduğumuz noktanın sol tarafında bir meydan vardı; o alana ve caminin siper görevi yapabilecek duvarlarının arkasına bir bölük sayısına ulaşacak suikastçıyı hiç sezdirmeden konuşlandırmak mümkündü. Allahtan, kendi senaryolarımızda yeri vardı bölgenin ve olası durumda yapabileceklerimizi kurmuştuk hayallerimizde... Ama an, hayallerin rahatlığına hiç benzemeyen bir gerçeklik olarak karşımızdaydı.

Eylül ayında çıkmaz bir leke gibi kalan, o meşhur darbenin hemen arkası günlerdeydik. Her karakol, her perili köşkten dışarıya sessiz, çaresiz ve duyulamayan frekanslarda işkence çığlıkları yankılanıyordu. Size bakan iki gözün, solcu olduğunuzu söylemesi bile yeterken... Tüm bölgenin sıkıyönetim komutanın aracından gelen suikast ihbarı, nelere kadir olabilirdi. O günün ortamından bakınca, bu anonsun gücü ve sonuçları çok net anlaşılabilirdi. Bu bir emirdi!

2.bölüm...


Görsel: Sanatçı Jeff Carr'ın 'looking back' adlı fotoğrafıdır.

22 Mart 2010 Pazartesi

Epiktetos’un Kandili*

Ender de olsa, insanların kendilerini dışlanmış, bir işe yaramaz, çok kötü hissettikleri zamanlar olur. Yine böyle durumlarda insanlar kendilerini yollara, sokaklara atar, ne yapacaklarını bilmeksizin, kararsız ve bilinçsizce bir süre yürüye dururlar.

“Epiktetos’un Kandili”
ndeki anlatımıyla Şevket Süreyya da öyle bir günündeydi.

Vatan hainliği suçlamalarına bile alınmayan, darılmaksızın ülkesine hizmete kaldığı yerden devam eden ince ruhlu bu insan, ilk defa incinmişlik duygusuyla, kırgın yürüyordu. Gençliğini yaşamaksızın Kafkas cephesine koşmuş, ülkenin kurtarılmasına çalışmış, kovuşturmalar, soruşturmalar, suçlamalar onu hizmetten alakoymamış, geceli gündüzlü, durdurak demeden çalışmıştı.

Ulusal eğitimin başta gelen öğretimcilerindendi. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için onun, bir tarihlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlamış, “Köyde Mezarı Olan Yegane Aydın: Öğretmen” adlı yazısını okumak gerek. Okumak gerek ki, dil uzatanlar, maarifin nelere karşın, ne koşullarla gerçekleştirildiğini görsünlerdi.

Türk devriminin kuramları üzerindeki çalışmaları demek olan “Kadro” uğraşısı, Türk düşünce tarihinde önemli bir yer tutar. “İnkılâp ve Kadro” kitabının “Sonsöz”ü, bozkırın yeşermiş, kalkınmış bir yurt ve üzerinde yaşayanların sağlıklı, mutlu, eğitimli insanlar olması için gösterilecek çabayı ibadet görmeyi, bunu bir ülkü, bir tutku haline getirmişliği öylesine içten bir anlatımla dile getirir ki, boğazınıza takılan şey teşekkür mü, hayranlık mıdır, ne bilinir, ne tarif edilir bir duygudur.

Emekliye ayırarak, “Hizmetlerinize teşekkür ederiz” deyip, o gün Şevket Süreyya Aydemir’in işine son verilmişti. Oysa o, bunca hizmetleri gerçekleştirmiş biri gibi değil, işinin başlangıcındaymış da, verebileceği hizmetlerden alakonulmuşluğun acısını duyuyordu yüreğinde. Nedeni buydu yıkıntısının...

Akşamın karanlığı Ankara’ya inerken ayakları onu kentin dışına sürükledi, patika yollardan aşırıp bir bağ evinin kapısına getirdi. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğinde, o ana kadarki gerginliği, iç hesaplaşmasının fırtınasıyla burun buruna geldi. Koltuklardan birine kendini bıraktığında şöminenin üzerindeki kandile takıldı gözü. Yıllar önce ona “Epiktetos’un kandili” adını takmıştı.

Hiyerapolis’li (Denizli) Epiktetos köle olarak dünyaya gelmiş, Neron zamanında Roma’ya sürülmüş, zalim ve kaba efendisi tarafından eğlence olsun diye ayağı kırılmış bir filozoftu. O Epiktetos ki; “Efendisi Epafroditos birgün kendisine işkence yapmak ister, ayağını bir mengene ile burkmaya başlar. Epiktetos, ‘dur ayağımı kıracaksın’ der. Efendisi aldırmaz. Sonunda Epiktetos’un dediği olur. Ama Epiktetos hiç istifini bozmaz, sadece şu karşılığı verir: ‘Kırılır dememiş miydim?” İşte şimdi o Epiktetos karşısında belirmiş;
“Kaybettim deme, geri verdim de!”
Ve,
“Hayat bir ziyafetten başka bir şey değildir. Yemek ne kadar sürmüşse ziyafet orada biter. Kolun bu sofrada ne kadar uzanmışsa nasibin o kadardır. Bütün sofraya gelenleri değil, yalnız önüne uzatılan tabaktan kendi hisseni iste!” diyor, devam ediyordu; “Hem bu hissen için de müsamahalı ol. Senin yağını mı döktüler? Senin şarabını mı çaldılar? Kendi kendine de ki, bunlar huzur’un pahasıdır”.

Epiktetos konuştukça önce söylediklerini dinlemek istemiyor Şevket Süreyya. Hakaret ediyor, “Sen hem köle, hem miskin bir filozofsun” diye haykırıyor. Aralarında, müşterek hiç bir şey olmadığını söylüyor. Yüzüne karşı, kendi değerini, kendini inkar eden birisi olduğunu, mücadele hırsının, inşa hırsının, hürriyet hırsının ne olduğunu bilmediğini bağırıyor. Yumruklarını sıkıp dışarı çıkıyor.

Fakat Epiktetos, sakin ve telaşsız, asasına sarılarak topallaya topallaya arkasından gidiyor. Gecenin garip aydınlığı içinde ana yolda, bahçe aralarında ve dere kenarlarındaki patikalar arasında onu takip ve konuşmasına devam ederek, insanların kendilerine ya çok pahalı, ya ucuz kıymet biçtiklerini, onunsa sadece bir değerlendirme hatası içinde olduğunu, hayatında daima, başarabileceğini değil, başarmak istediğini düşündüğünü, olabileceği değil, olması istediğini aradığını söylüyor. “Onun için senin yenilgin, hakikatin yenilişi demek değildir. Yenilen, yalnız senin ölçüsüzlüğün ve dalâletindir. Halbuki kaleleri bekleyen nöbetçiler, yanlarına gelen herkese parolayı sorarlar. Sen de muhayyilene gelen şeylere parolayı sorsaydın, baskına uğramazdın!”

Şevket Süreyya, bu sözlerin gerçekliği ve aydınlığı karşısında şaşırmıştır. O ise sözlerini sürdürmektedir. “Senin hakkında yanlış bir karar aldıklarını mı düşünüyorsun? Fakat bu kararı alanların, buna mecbur olduklarını düşünmeye çalış! Ne kendini, ne başkasını itham etme. Hem üzülmek niçin? Bir iş ve inşa mı istiyorsun? Aslında içimizde yıkacak ve yeniden inşa edilecek o kadar çok şey var ki? Senin huzursuzluğun başkaları ile değil, kendi kendinle bağdaşmadığın içindir. Senden alınan şeylere karşı, senden alınamayacak olanları koysana! Bu, senin iradenin hürriyetine ise, Jüpiter bile müdahale edemez. İşte asıl hürriyet budur.”

Şevket Süreyya ancak “Yazık! Bu gece Epiktetos beni burada gafil avladı” diye mırıldanabilir.

Epiktetos’un sözleri etrafa serin bir rüzgar gibi yayılır: “Yalnızlıktan korkma! Asıl korkulacak şey, korkudur. Düşün ki Allah’da yalnızdır. Ama kendisinden memnundur. Her şeyi de gene kendisinde bulur... Allah’ın bize verdiği en büyük nimet, malik olduğumuz halde malik olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, birgün kendimizde bulmak kudretidir. Kendine dön oğlum. Kendine inan ve yalnız kendinde olanı ara...”

Şevket Süreyya Aydemir o günkü yıkılmışlığını Epiktetos’la yaptığı söyleşiyle geçiştirirken, birkaç adım atarak açtığı bir kapıdan belki de devlet hizmetinden daha da değerli eserlere kollarını sıvadı. Başta üç ciltlik “Tek Adam” olmak üzere, bir çok başyapıta imza attı. Ülkenin sorunlarıyla uğraşısı hiçbir zaman dinmedi. Pazartesi günleri Cumhuriyet Gazetesi'’nin ikinci sayfasındaki makalelerine ölünceye kadar devam etti. Konusunda en yetkin insan tarafından kaleme alınmış bu akademik yazıların, kitap haline getirilerek, bugünün genç aydınlarına kazandırılması bir ülke hizmetidir.

Çağdaş eğitimimizin kurucularından Şevket Süreyya, “Suyu Arayan Adam” kitabının sonuna eklediği “Epiktetos’un Kandili” bölümüyle bize hayatta birçok kez karşılaşabileceğimiz böylesi karamsar durumlarımızda, yılgınlığımızı giderecek bir reçete sunmaktadır ve bu bilge adamın reçetesinden kaç kereler yararlandığımı hatırlamıyorum bile.

İşte Cumhuriyeti kuranlar ve onun hemen takipçileri böylesi bir yüce ruha sahiptiler.

Falih Rıfkı Atay bu insanları şöyle değerlendiriyor; “Yeni Türk kafasının birbirini tamamlayan iki sırrı vardır:
- Her şey yapılır.

Ve hemen arkasından:
- İşte böyle yapılır.”

Onlar “olmaz”ı olduranlardır. Neler yaptıklarına bakmaksızın, daha neler yapacaklarının yoluna koyulurlar. Şimdi neredeler mi? Bilmem. “Beyaz atlarına binip gittiler” yıllar önce...

*İnkılap ve Kadro (İnkılabın ideolojisi) Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İst.1932.
**(Salah Birsel. Kendimle Konuşmalar. Papirus Yayınları. 1969. S.18)


* Sayın Ekmel Denizer'in bir konferans için hazırladığı ve Köyümüz dergisinde daha önce yayımlanmış yazıdır.

21 Mart 2010 Pazar

Yaratıcı Blogger Ödülü

Değişik kereler mimlenmiş ve mimleri sevdiğini 'geleneksel giriş cümlesi haline getirdiği satırlarla' her mim yazısında ifade etmiş birisi olarak, an itibariyle bir sözlü sınavda sırasının diplerine kaçmaya çalışan, kendine siper ettiği ön sıradaki arkadaşının sırtına saklanarak orayı burayı karalayan, meşgul insan tripleri atan ve bir türlü çalmak bilmeyen zilin sesine hasret kalan öğrenci gibi hissediyorum kendimi.

Daha önce bir kaç kez aldığım bu mimin, ödül kısmında sürekli bayram edip görev kısmında kaçtığımdan, "daha önce bu ödülleri dağıtmıştım" diyerek, işin içinden sıyrılma şansım da yok. Bu yüzden farkındaysanız kıvranıp duruyorum.

Yaratıcı blogger ödülümüzü bu kez; yazılarını zevkle okuduğum, satırlarındaki mizahı çok sevdiğim, gülümsetirken sert cümleler kuran eleştirel diline bayıldığım Sevgili Aysema'dan aldık.

Sabahtan beri kocaman bir sorumluluk sırtımda dolaşıyorum, mim etiketli yazılarımın arasında... Niyetim, mimin gerekliliği nedeniyle basan ateşi yazıların arasında kaybolarak dağıtmak. Benzer mimlerde yazdığım yazılardan cümleler kapıp şu ter basmış halimden sıyrılmak. Yazının sorumluluğu ağır, mimin ve ödülün geldiği yer çok önemli.

Üstelik, bu tür mimlerin doğası gereği tam anlamıyla birbirinin zıttı iki duygusu var. Mimi aldığınızda gerçekten çok seviniyorsunuz. Çünkü; değer verdiğiniz, sizin için önemli insanlardan geliyor. Emeklerinizin boş olmadığını anlıyorsunuz. Yazdıklarınızın değerini fark ediyorsunuz. Ama öte yandan sizden istenen de kelimenin tam anlamıyla başa bela bir hal... Sevdiğiniz onca blogun içinden 7 tanesini seçmeniz gerekiyor. Bir kez daha anladım ki, hayattaki en zor durum bu benim için. Sevdiklerim arasından bir seçim yapmak.

Her mim yazımda blog dostlarımın benim için anlamlarını çok içtenlikle ifade ettim. Daha iki aylık bir blogken, o zamanki adıyla Blograzi'de günün blogu seçildiğimizde yazdığımız teşekkür yazısının içindeki, "Her birinizin bloglarının da ayrı ayrı bizim birincilerimiz olduğunu özellikle vurgulamak istiyoruz." cümlesindeki gibi bakış açımız.

Daha fazla kıvırmadan, bütün cesaretimi toplayarak sadede gelirsem: Farkında, duyarlı, sorumlu, birikimli bir aydın ve bir Cumhuriyet Öğretmeni olan Sevgili Aysema'dan gelen ödülün değerini fazlasıyla biliyor, onun gibi değerli bir insandan aldığımız bu ödülün ve kurduğu cümlelerin çok ama çok anlamlı olduğuna vurgu yapıyor, kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum. Mimin yüklediği ve gereği sorumluluğu, aynı mimin daha öncekilerinde de olduğu gibi yerine getiremediğim ve 7 bloggerla bir sınır çekemediğim için; başta Sevgili Aysema olmak üzere bu hareketin başlangıç noktasından bugüne kadarki sürecine halkalar eklemiş herkesten çok ama çok özür diliyorum.

Cezam neyse razıyım:))

20 Mart 2010 Cumartesi

Beynelmilel Üzerine Polemik *

*Dün çıkınımı karıştırırken rastladığım ve bu çıkınımda saklamak istediğim yazıyı: Beynelmilel filmine, dolayısıyla bu filmi anlamlı ve güzel bulanlara yönelik olarak yazılmış bayağı ukalaca bir eleştiri yazısına cevaben ve biraz da giydirerek yazmışım. Ve kanımca diğer cevaplarla birlikte o sitenin en güzel polemiklerinden birine imza atmışız, o kişi ve ben.

Bir çok yorumu okuyorum. Okurken kelimelerden maksatlar da çıkarmaya çalışıyorum. Hiç bir filmle ilgili yapılmış yoruma, olumsuz görüş belirtmiyorum. Çünkü; izleyenlere, onların baktıklarında gördüklerine saygım var. Genelde, eleştirel anlamda müdahalelerimi, o filmle ilgili görüş belirtmiş insanları hiçleyecek türden yorumlara yapıyorum. Siz, ki rastladığım bir çok yorumunuzda yaşamla ilgili duruşunuzun iddalı, donanımlı ve dik olduğu izlenimi yaratıyorsunuz. Bu özelliklerinizin avantajlarıyla, lafı gediğine koyma çabalarında gayretli birisiniz... Hiç yorumun eleştirdiği noktalara girmeden sormak istiyorum(görecelik). Bu yorumunuz sinema sitesinde yorumlar yazan, bilgi birikimi ve hayata duruş noktasında iddaları olan biri için; sizce uslubu anlamında güzel mi? Sadece bunu merak ettim. Ve samimiyetle şunu söyliyeyim ki, asla filmi beğenen biri olarak bir savunu içinde değilim. Ve sizin yaşınızda birinin kişisel anlamda öğrenmek için ilgi duymadığı takdirde yakın tarihli bu süreci anlayamayacağını da sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ediyorum. Bunun sorumluluğunu da, o günkü koşulları yaratıp iki farklı gruptaki insanların kendi mantıklarınca iyi niyetli mücadelelerine çanak tutarak, onları kullanarak, yarattıkları kaosun sonucunda oluşturdukları rejimle; gençlerin, başkaldıran dinamik ve sorgulayıcı akıllarını başka mecralara taşıyıp evcilleştirme başarılarına yüklüyorum. Çok doğaldır ki insanlar, kendi yaşam birikimleri ve tanıklıklarıyla algılarlar olayları... O dönemi yaşamış bir çok insan gibi, üstelik de ergen yaşlarını olayların tarafı olarak, ihtilalden sonraki dönemde de Türkiye'nin bu konudaki en büyük davasının sanıklarının ifadelerine, hapishane koşullarındaki yaşamlarına, ziyaret günlerindeki özlem yüklü buluşmalarına, görülmüştür damgası vurulmuş mektuplardaki sızılara yakından tanıklık etmiş biri olarak; sizin çok sıradan ifadelerle anlamsız bulduğunuz filmdekilerin bile ötesinde, her biri çok acılar yüklü hayatların yaşandığını söyleyebilirim. Ve her biri de sizin 'komedi desen değil' dediğiniz cinsden acı ama aynı zamanda da komik olaylardır. Sizin yaşlarınızdaki insanların algılarında ve tanıklıklarında olmayan bu süreci anlamama gibi bir hakları vardır. Bunu anlayabilirim. Ama bu filmde kendi yaşadıkları acıların 'niyelerinin' komikliğini görmüş; sevgililerinin, kardeşlerinin, ablalarının, abilerinin, oğullarının, kızlarının, anlamsızca yitip giden hayatlarına yanmış; ve bu filmi çok sevmiş; sayıca da oldukça fazla insan adına, bu kadar değersizleştirilmesine de üzüldüm açıkcası... Olay budur.

Hayal!


...
Ya da konyak ve çikolatalar alır, dışarıda lapa lapa kar yağarken, sıcacık bir tren kompartumanından akıp giden ağaçlara ve zamana, çağıl çağıl derelere, her geçilen evdeki hayat öykülerine, durulan her istasyon binasının muhteşem yalnızlığına baka baka, eski kente giderdik.
...

19 Mart 2010 Cuma

Şarap!


...
Arabayı şehrin en yokuşlarından birinin tepesinde park eder, sulu karlı akşamlarda iki kadehi torpidonun üzerine çıkarır, yağan yağmura, çalan müziğe, lakırdılarımıza katık ederdik Buzbağ'ı. Yağan yağmurdan sakınıp kapşonlarına, şemsiyelerine, sevgilililerine sığınarak yürüyenlere bakar; kendi sıcağımızın keyfini çıkarırdık.
...

Sen eski halinde güzeldin. Biz; şimdi ait olduklarımızla da güzeliz. Bu kez sensiz... Aşkı öğrettiğin için teşekkür ederiz.




.

17 Mart 2010 Çarşamba

Necmiye Teyze (Özsamsun)

Dün akşam, saat 20 sularında, gökyüzüne yükselen parlak kanatlar gördüyseniz... Sanmadınız!

Dün akşam saat 20 sularında gökyüzüne yükselen parlak kanatlar; bir meleğe aitti...

Sessiz ve beyaz ışığı; asaletindendi.

Bedenini seçemediyseniz...

Zarafetindendi.

16 Mart 2010 Salı

Sahilde Kafka

"Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla..."

-kitaptan, Japon atasözü-

Tokyo'nun elit bir mahallesindeki evinden, babasının onun hakkında söylediği Oedipus vari bir kehanet yüzünden kaçan dünyanın en sert 15'lik delikanlısı... Küçük yaştayken annesi ve kızkardeşi evi terketmiş. Ona rağmen öyle bir delikanlı ki, televizyon izlemiyor; onun yerine oturup saatlerce kitap okumaktan hoşlanıyor. Kendine koyduğu ad: "Kafka". Neredeyse her konuda bir fikri var. Fazla konuşmuyor; ancak gerektiğinde kendinden onlarca yaş büyük insanlarla bile oturup derin sohbetler edebiliyor, bu konuda hiç sıkıntı çekmiyor. Bilgi dağarcığı o denli geniş.

Tüm fiziksel ve zihinsel gelişimini, zamanı geldiğinde evden kaçmaya yönelik olarak planlamış. 15 yaşına girdiği gün haritadan güneyde bir kent seçip, hiç tereddüt etmeden atlıyor otobüse...

O kentte, yıllar boyunca yolu şehre düşen önemli aydınları ağırlamış çok özel bir kütüphane var. Oranın da birbirinden ilginç hayat hikayeleri olan iki sorumlusu...

Bir de yaşlı amcamız var. Küçük yaşta başına açıklanamayan bir olay gelmiş. O kadar enteresan bir olay ki, Amerikan ordu raporlarına bile konu olmayı başarmış.

Bu amcamız okuma-yazma bilmiyor; ancak kedilerle konuşabiliyor.

Bir tane de bıçkın delikanlımız var. 20'li yaşlarda... O güne kadar tepetaklak giden hayatı yaşlı amcaya rastlayınca değişiveriyor. Senelerce kendisine hiçbir anlam ifade etmemiş şeylerin, amcayla karşılaştıktan sonra yeni yeni farkına varmaya başlıyor.

Kitabın en esprili diyalogları da, bu iki adamın arasında geçiyor.

İşte tüm bu uç karakterlerdeki insanların yolu bir şekilde az önce sözünü ettiğim kütüphaneye düşüyor. Farklı amaçlarla olsa da...

Sahilde Kafka'nın vaad ettikleri yalnızca kesişen hayatları etkileyici biçimde anlatmaktan ibaret değil. Çoğu sayfasında duraklayıp, hakkında birkaç dakika kafa yorabileceğiniz derin mesajlar mevcut.

Bunun dışında kitap tam bir genel kültür hazinesi. Kitabın yazarı Japon Haruki Murakami, gerçek hayatında bar işletmiş olmanın avantajlarını kitaba çok iyi yansıtmış. Beethoven'dan, Schubert'e; 60'ların önemli gruplarından, günümüzün hit parçalarına kadar müzik çoğu yerde sayfalara nüfuz etmiş.

Ünlü Fransız sinemacı François Truffaut, Napolyon ve Aristophanes de kitapta kendine yer bulan isimlerden yalnızca birkaçı...

Murakami, kapitalizmin dünyaca ünlü simalarından ikisini de absürd bir şekilde başkalaştırmış. İsimlerini vermeyeyim; ancak kitabı okursanız çok şaşırabilirsiniz. Romanın diğer özelliklerine haksızlık edemem; ancak kitap sırf o ikisi için bile okunur.

Murakami büyülü gerçekçiliğin en önemli temsilcilerinden biri olduğundan, romanın genelde metafiziğe yaslanmış kurgusundan söz etmeye gerek yok sanırım. Post-modernist çizgisinden de...

Sahilde Kafka hem yükte, hem pahada biraz ağır bir roman. Fakat sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın. Çünkü kitabın tadına sayfalar ilerledikçe, özellikle işlerin yavaş yavaş belli olmaya başladığı son bölümlere geldiğinizde anca tam anlamıyla varmış olacaksınız. Keyifli bir anı, sonu yaklaştığını bile bile ısrarla yaşamaya devam etmeniz gibi.

"Sorumluluk rüyalarda başlar"

-İrlandalı şair W.B Yeats, kitaptan-


not: çeviri Japonca aslından yapıldığından hatalar mümkün olduğunca azalmış. İçiniz rahat olsun :)

Bari Bu Kez Kaçırmayın!..

Devrim Arabaları... Arşivlenesi Bir Film*

Bir dönemi baştan sona alıp, içine o dönemle ilgili bir sürü yan hikaye koyan, toplumsal hayranlıklar ve sahiplenmeler üzerinden ticaret yapan, reklamlarla parlatılan, tepeden bakan bir seçkincilik ve 'en ben bilirim' egolarıyla kendi markasını satanlar tarafından yapılmış 'uyanıklık' kokan filmlere, kitaplara, oyunlara hep uzak durmuşumdur. Bir dönemi ve insanları; kıyıda köşede kalmış, ticari kaygılar taşımayan niyetlerle ortaya koyulmuş, isimsiz insan hikayelerinden yola çıkarak oluşturulmuş samimi ve mütevazi eserlerden anlamayı da çok severim. Devrim Arabaları bu anlamda çok başarılı bir filmdir. Anlı şanlı pek çok ticaret kokan dönem filminden çok daha fazla şey anlatır. Ve aslında bu tür filmlerin izleyicisi çoğaldığında, bizler sahip çıktığımızda, daha fazlalarının yapılması konusunda cesaret de vereceğiz insanlara... İşte o zaman, gerçek tarihimizle daha sağlam bağlar kurup, hem resmi ideolojiden hem de bir takım seçkinlerin çok bilmişlik yüklü bakış açılarından gözümüzün önü serilen statükocu anlayıştan kurtulmuş bir tarih bilincine ulaşacağız.

*Aşağıdaki yazıyı Ekim 2008'de Captaiin yazdığında, sadece okurken bile gözlerim dolmuş tüylerim diken diken olmuştu. 'İnsan bir film' olan Devrim Arabalarını; "Çılgın Türkler"in en gerçeklerini, en doğal halleriyle görmek için mutlaka izleyin.

"129 gün kaldı" sadece 129!..

Ortada bir avuç mühendis, yetersiz bir bütçe, kalıpları bile olmayan otomobil parçaları ve büyük yerden verilmiş emirle hantal iki demir kapının virane bir atölyeye açılmasıyla başlar, devrimin hikayesi...

Sürekli gidip gelen elektrikler eşliğinde yola yüreklerini koymuş , en büyük avantajları olan "kimseciklerin onlara inanmıyor oldukları" gerçeğiyle başbaşa mühendisler, işçiler, Recep ustalar...

Demirin cız ettiği yerler...

Başedebilirsen helal sana dedittirecek bürokratik engeller devamında sürekli çalan telefonlar, ve olumsuz haber telgrafları...Yetişmesi belki imkansız 'siparişler'e dökülen alın teri.

Devrim; ilk Türk Malı otomobilin üretim aşamasında işe sevdalarını, umutlarını ve inançları koyan; eşini, çocuğunu, evini unutup çalışan insanların birliktelik hikayesi...

"Devrim Arabaları" tek solukta izlediğim ve çok uzun zaman sonra tüylerimi ürpertebilen arşivlenilesi bir Türk yapımı...

Tam isabet bir kadronun, doğal mekanın ve güçlü müziklerin ahengi...

55 gün kaldı!.. Sadece 55!..

15 Mart 2010 Pazartesi

Gençler Caddesi’nden Geçme Ihlamurlar Kokarken*

Ne ülkenin nasıl düzeleceğinden, ne avrilin beşinden, ne önce ekmeklerin bozulduğundan, ne şarkılardan, ne de hiçbir şeyden kimselere söz etmeyeceksin.

Vakıflar idaresindeki işinden istifa edebilirsin.

Baharın, hele çiçeklerin; papatyaların sarısının, beyazının adı geçmeyecek. Ne pelemürün, ne köygüçürenin, ne çobanaldatanın, ne sütleğen ne de fesleğenin.

Bir bahar akşamı kimseye rastlamayacak, baharda bu yıl melal var demeyeceksin. Baharın gülleri açtı, diye mırıldanmak yok.

Ne evveli, ne ahiri, ne kimyonu, ne kekiği, tümüyle baharat dokunuyor sana.
Şu saat baharı olmayan bir kente bir bilet kestir kendine. Yoksa dellencen oğlum.
Yaşını başını almış bir adamsın bahar gelmişmiş… neyine?

Bir daha da Gençler Caddesi’nden geçme ıhlamurlar kokarken.

* Gençler Caddesi, Bakırköy’ün demiryolu boyunca uzanan ve bildim bileli aşıklar yolu denilen caddesidir

*Yazı Sayın Ekmel Denizer'indir.

14 Mart 2010 Pazar

GÖKYÜZÜNDE UÇMAK

Ben sık sık uçağa binen birisiyim. Ancak kendi kendime uçmayı hep hayal etmişimdir. Hem neden olmasın ki?

Bir gün okuldan geldiğimde yine aynı şeyleri düşündüm ve ‘’Denemekten zarar gelmez.’’ dedim. İlk olarak kendi kendime bir planlama yaptım. İnternete başvurmakta yarar olacağını düşündüm. Ve kanat yapıları hakkında araştırdım. İstediğim sonuçları alamadığım için bir kütüphaneyi ziyaret edip ansiklopedileri araştırdım. Gerekli bilgileri toplamıştım. Ama tespit etmem gereken malzemeler vardı. Aynı zamanda boyutlarda. Malzemeler için babama, boyut için ise öğretmenime başvurdum.

Malzemeleri bulmak kolay olmamıştı. Neyse ki bu zorluğu da yendim. Eh sanırım en zoru malzemeleri bulmak oldu. Oh be! Bu iş de tamamdı. Ama en korktuğum bölüme yani denemeye gelmiştim. Korkuyordum. Küçük bir kulübenin çatısına çıktım. Gözlerimi kapattım ve 1, 2, 3 uçuyordum. Biraz yükseldim. Bir anda bir cesaret geldi. Ve bulutların üzerine çıktım. Yanımdan uçaklar geçmeye başladı. Onlara el sallıyordum. Bir an yoruldum ve o yumuşacık bir pamuk tarlası gibi görünen bulutlara uzanmak istedim. Bunu gerçekleştirdim. Kendimi bıraktım ve ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Bir sağa baktım, bir sola. Sol tarafımda yaptığım kanatlar, duruyordum. Yoksa tüm yaşadıklarım gerçek miydi? Bunu ben bile çözemedim.

Yazı Naz Özsamsun tarafından yazılmıştır.

13 Mart 2010 Cumartesi

Mahalle

Geçenlerde bir akşam, bir konser öncesinde, yanımda götürmek için kitap aranırken, elimi kitaplığa atıp çektiğim kitabın başına attığım tarihe baktığımda farkettim ki; onu okuduğumda, henüz 16 yaşımdaymışım. Kenarda ve harbi bir mahalleden şehrin önemli caddesindeki evimize taşınalı henüz 3 yıl olmuş.

Pal Sokağı Çocukları, nasıl ki çocukluğumun ve hayatımın iz bırakan kitaplarından biriyse, Vasco Pratolini'nin Mahalle'si de ergen yılların ve hayatımın iz bırakan kitaplarından bir diğeridir.

Asansörcülükten garsonluğa kadar farklı pek çok işte çalışmış, daha sonraları gazeteciliğe başlayıp önemli bir İtalyan haftalık dergisinin yönetimine getirilmiş olan Pratolini; bu romanında, yüksek bir insan sevgisi teması üzerine küçük yaşların henüz bir tabana oturamamış arzularını, meraklarını, utangaçlık duvarının eşiğine takılan cinsel isteklerini, acıma duygusunu, romantizmi, dedikoduları ve bıçkınlığın tüm hallerini inşa eder.

Yoksulluktan başlayan bir yaşamın ve farklı alanlarda çalışmış olmanın getirdiği birikimle döker satırlarına; insanın durumlarını ve onun iç dünyasını... Sanat tarihi öğretmeni olmasının etkileri, romandaki betimlemelerin verimliliğinde gösterir kendini.

Kitabın temel özelliklerinden biri, savaş öncesi ve sonrası gibi iki farklı süreçteki değişimleri, çok hoş bir edebi dille resmetmesidir.

Mahalle; İtalya'nın ikinci dünya savaşına henüz girmediği sancılı yıllarda, yoksul bir mahallede yaşayan kızlı erkekli beş gencin aşkları, düş kırıklıkları üzerinden bir çok yan hikayeyi de ortaya koyarak, sizi satırların arasından alıp anlattığı yaşamın içine oturtur. Kitabın kokusu sandığınız şey, aslında sokakların, evlerin ve caddelerin kokusudur.

Belki çocukluğumun ve ergenliğimin ilk yıllarını, çok renkli ve çok özel bir mahallede geçirmiş olmanın anıları ve birikmişliklerinin tadıyla okuduğum için çok seviyorum bu kitabı. Belki de önerdiğim her insanın kendi yaşamları ve duygularıyla kurdukları paralellikler sevdiriyor Mahalle'yi.

Tümüyle insan kokan bu kitabı eğer bulabilirseniz, kesinlikle okuyun. Yaşınızı başınızı aldıysanız, ilk gençliğinizin güzel sokaklarına gidersiniz; anne ya da babaysanız, çocuklarınızı daha iyi anlarsınız; gençseniz, duygularınızın, kırıklıklarınızın, heyecanlarınızın, utangaçlıklarınızın yalnız olmadığını görür, içine karıştığınız kalabalıkla huzur bulursunuz.

Benim önerim; kolleksiyon değeri olan bu kitabın peşine düşün... Seveceksiniz.

12 Mart 2010 Cuma

Saraydan Kız Kaçırma

Sonda söyleneceği baştan söylemek gerekirse, yine muhteşem bir geceydi. Seyirci de zaten alkış ve çığlıklarıyla ortaya koydu yaşadığı anın keyfini... Pazartesi gününün meşhur sendromunun gazını alarak güzel bir haftaya yolculadı tüm salonu, Devlet Opera ve Balesi sanatçıları...

Eserin, içinde diyaloglarda barındıran neşeli ve sonu mutlu biten bir opera(singspiel) olmasının yanısıra... Konunun İstanbul'da geçmesinin, bize yakın karakterleri içinde barındırmasının, Mozart'ın Türk dinleyicinin kulağına en aşina besteci olmasının seyirci üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu düşünsek de; o gece, tüm bu referansları aşan bir büyü vardı salonda.

Perdenin açılmasıyla birlikte özellikle kadın izleyiciden yükselen "a..aaa!" nidası, dekorların başarısını onaylıyordu. Sahne arkasındaki dev perdeden yansıyan mutedil dalgalı denizle tamamlanmış olan dekor etkileyiciydi. Oyunu daha da canlı ve renkli kılan başarılı kostüm uyarlamalarının altındaki imza Aydan Çınar'dı.

Saltanat kayığının, dalgalı deniz görüntüsünün önünden saraya gelişi tüm dekorla uyumlu bir güzellik sergilerken, yarattığı sahicilik, çok başarılı ve hoştu. Ufak oynamalarla sarayın içi ve dışını aynı sahnede yaratabilmek ve onca şıklığı seyirciye benimsetebilmek önemli bir başarıydı. Oyunun, dolayısıyla oyuncuların performanslarını parlatan bu uyarlamaların altındaki imzanın sahibi Filiz Dinç; başta kadınlar olmak üzere seyirciden hakettiği karşılığı, perde aralarındaki fısıldaşmalara hakim olan takdir cümlelerinde fazlasıyla alıyordu.
İki soprano, Zerrin Karslı(Constanze) ve Esra Erdoğan(Blondchen) olağanüstüydüler. Kısa bir süre önce dünyaca ünlü soprana Otelia Ipek'i izlemiş izleyicinin ona verdiği değeri gördüğümde -Türk insanının bizden olmayanı abartma ve kıyas duygusunu da göz önüne alarak- ana karakter Constanze'yi canlandıran Zerrin Karslı için endişelenmiştim. Özellikle, ikinci perdede ayışığının vurduğu balkonda söylediği hüzün yüklü aryada o kadar etkileyiciydi ki; şarkıyı bitirdiğinde, izleyicinin dünyaya dönmesi epey zaman aldı.

Sihirbaz Oz'un başarılı Doroty'si Esra Erdoğan, 'bak sen ne çabuk da büyüyüp operalarda oynar olmuş' şirinliğinde çok başarılı bir Blondchen karakteri yaratırken, etkileyici sesiyle birbirinden güzel şarkılarda alıp götürdü izleyiciyi...

Tenor Ari Edirne yine başarılı bir performansla Pedrillo'yu çok iyi canlandırıp karakteri sempatik kılarken, muhteşem sesiyle de keyifli dakikalar yaşatıyordu.

Sevgilisini arayan Belmonte- Erdem Erdoğan hem karaktere tam oturuyor, hem bir aşığın hüznünü, hem de kavuşmanın sevincini sesine başarıyla yansıtarak, birbirinden güzel şarkılara imza atıyordu.

Neden adam gibi (günlük) bir cast listesi hazırlamazlar da sadece panoya koydukları fotoğraflarla yetinirler serzenişinde bulunarak yetkili kişilere... Şu an adını hatırlayamadığım -Osmin karakterini oynayan- baritonun da ortaya koyduğu performansla, Kamelyalı Kadın'ın konuk oyuncusu Georgio Cebrian'ın izlerini silmeyi başararak, izleyiciden en çok alkışı alanlardan biri olduğunun altını çizmem gerekiyor.

Aslında tek tek anlar ya da kişilerden bahsetmektense, bütünü üzerine daha çok konuşulması gereken bir gösteriydi pazartesi akşamı sergilenen... Sanki performanslardan ya da görsel ögelerden biri düşük ya da eksik kalsa, finaldeki seyirci çoşkusu da bunca renkli ve toptan olmazdı gibi geldi bana. Akışkan bir öykü üzerine Flavio TREVISAN tarafından öylesine dinamik ve güzel uyarlanmıştı ki eser; her anıyla, hiç teklemeyecek ve ritmi düşürmeyecek canlandırmalara ihtiyaç duyuyordu. Marcus Baisch yönetimindeki muhteşem orkestramız başta olmak üzere tüm sanatçılar ortaya koydukları alçak gönüllü, samimi ve kollektif uyumla bunu başarmakla kalmayıp bir adım öteye taşıyorlardı eseri. İkili, üçlü, dörtlü şarkıların olduğu bölümlerde türe yabancı olan müzikseverleri bile etkilemeyi başararak, operaya ve şarkılarına uzak izleyicinin önyargılarını kırıyorlardı.

İlk kez opera seyredenleri bile operasever yapmayı başaran Samsun Devlet Opera ve Balesinin bu başarılı gösterisinin; bu yıl 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi çerçevesinde düzenlenecek 1.İstanbul Uluslararası Opera Festivali'nde yer alan yedi eserden biri olarak 19-20-21 Temmuz tarihlerinde Yıldız Sarayı'nda sahneleneceğini de, özellikle İstanbul'lu sanatseverler için hatırlatmak isterim.

11 Mart 2010 Perşembe

Gözümün Yaşında Amca Kokusu


Geçen kasım ayında, tanıdık ve sevdik birinin ölümü üzerine, içinde şu cümlelerin de olduğu bir yazı yazmıştım: "Cenazelerde insanlar; yaşamlarında olağanlıkla var olan insanların yarınlarından çekilip alınmış ve artık yok hallerine bakarak, uzun bir geçmiş muhasebesi yapar ve kendi yaşamlarında yeri olan bir taşın eksildiğini farkederler. Ölene ait ne kadar anı varsa bir bir geçer gözlerin önünden."

Alt yazıda Turhan Selçuk öldü yazınca... Banyo kokulu pazar günlerinde, sıcak sobalı oturma odasına yayılarak okuduğum Akbabalar, Milliyet ve Cumhuriyet Gazeteleri, daha çok da en amcamın 'Aqua Velva*' kokusu geldi gözümün damlasına... O amca ki; yaşamın bütün güzelliklerine elimden tutarak götürdü beni... Henüz okumayı bilmezken tanımıştım Abdülcanbaz'ı ve çok sevmiştim. Bir gün, ben kısa pantolondan henüz kurtulmuşken; bir televizyon filmindeki replik aklıma kazındı: Eve gelen baba, çocuğunun okuduğu çizgi romana göz atmış ve "Dick Tracy'i zor durumda" demişti. Replikleri aklına kazıyan biri hiç olmadım. Ama bu replik dilime dolanmayı başarmıştı. Kimse için bir anlam ifade etmeyecek bu kısacık cümle, sadece o anları ve o duyguları yaşayanlar için anlamlı olabilirdi. Benim için Abdülcanbaz, kanlı canlı bir varlıktı; tıpkı o replikteki duygu gibi.

Turhan Selçuk öldü yazınca... Sandım ki; küçük bir çocuğun Abdülcanbaz'ı da öldü...

*Aqua Velva bir dönemin en popüler traş losyonudur.

10 Mart 2010 Çarşamba

Bir Daha Çal Sam

Fazla söze gerek yok!


Ali bu oyuna git.
Git Ali git.
Ayşe bu oyuna gitsin.
Git Ayşe git.
Ali, Ayşe'yle bu oyuna gitsin.
Git Ali, Ayşe git.

Can bu oyuna git.
Git Can git.
Kaya bu oyuna gitsin.
Git Kaya git.

Zeynep; birin yoksa, birini bulup bu oyuna git.

Herkes bu oyuna gitsin.
Gidin herkes gidin.
Çok güzel oyun.

Hatta! Çooooook güsel oyun!

Kadın erkek hallerinin; a'sı var, b'si var, c'si var... k'sı, p'si, o' su... z'si var.

Woody Allen yazmış, İzmir Devlet Tiyatrosu oyuncuları muhteşem oynamış.

Barış Eren çok güzel uyarlamış.

Allen'da Ozan Yıldırım müthiş...

'Bir kadın hem bu kadar güzel, hem bu kadar iyi oyuncu nasıl olur'un yanıtını Ceyhan G. Aksoy vermiş.

Aylin Önal, Mete Şahinoğlu, pek güzel oynamış.

Humprey Bogart harikaymış!

Müzikler süpermiş.

Hele bir sisci varmış ki...

Salona girildiğinde karşılaşılan Kazablanka filminden görüntüler çok hoşmuş.

Düşünceden geçenlerin, sahnede yansıtılma hali çok zekice ve çok eğlenceliymiş.

Woody Allen kaleminden çıkar da içinde entellektüel dünyaya göndermeler olmaz mıymış.

Dekorlar çok güzelmiş.

Espriler süpermiş.

Oyuna seyirciyi de katma durumu şahaneymiş.

Ben çok güldüm.

Ali çok güldü.

Kaya, Ayşe, Can çok güldü.

Herkes çok güldü.

Gül herkes gül.

Eğlen herkes eğlen.

Hatta herkes dedi ki;
Bir Daha Çal Sam.

Sen de, de!..

8 Mart 2010 Pazartesi

Parmak Uçları Kesik Eldivenler*

Moda olsa gerek; son günlerde sıkça rastlıyorum, gençler parmak uçları kesik eldivenler giyiyor. Bilginin değeri kadar, bilgiyi bize ulaştıranların değerleri yükseliyor düşüncemde. Parmak uçları kesik eldivenlerin bilgi ile ilintisini biliyorlar mı, diye sorasım geliyor...

Soramıyorum…

Soramıyorum madem, bari yazayım diyorum.

Yüzlerce, hatta binlerce yıl sözcük üstüne sözcük koyarak, neredeyse imbiklediklerini bir-iki tuşa dokunarak ekranımıza çağırıp kullanıyoruz. Bir çay kaşığının yüzden fazla pirinç tanesi aldığını biliyorum. Bunu biliyor olmanın ne yararı var, denmemeli. Bir sayfalık bir sorunun yanıtı bazen tek heceli bir sözcük olabilir. Hiçbir şeyin küçük oluşu onun gerçek değerinin boyutunu göstermez. Küçüklük görecelidir. Özellikle bilgi küçük de olsa küçümsenmemeli. Japonların aklımdan çıkmayan uzun bir atasözü vardır: “Bir savsaklama yüzünden bir çivi yitip gider; bir çivi yüzünden bir nal yiter; bir nal yüzünden bir bacak gider; bir bacak yüzünden bir at yiter; bir at yüzünden bir savaş yitirilir; bir savaş yüzünden bir ülke yitirilir” derler. Bir küçük çivi bir ülkenin yitirilmesine neden olabilir. Bir çay kaşığı, yüzü aşkın pirinç tanesi alır. Ve bir tencere pilav kaç çay kaşığı dolusu pirinçle pişer?.. İşte, bilgi çağına gelişimizde, her bir pirinç tanesi kadar çilekeşin varlığını şaşkınlıkla takdir eder, borçluluğumu duyumsarım. Birçok yüce dağın, tek tek deniz kabuklusundan oluştuğuna şaşmak gibi bir şey bu. Bilgi birikiyor, biriktikçe okyanuslar aşırıyor, göklere çıkarıyor, göklerin ardında evrende dolaştırıyor insanoğlunu. Yazık ki, kötü güçlüler eline geçiriyor bilgiyi ve kendi yasaları gereği kullanıyorlar. Bir ilkçağ filozofu; Thrasymakhos’un “kanunları güçlüler yapar, onlar da kendilerine yontar” dediği gibi, çoğunluğun zararına da işliyor bilgi. İnsanlık işleri kötüye sardıkça, Tanrı elçileri, bilgeler, düşünürler, sanatçılar, yazarlar, çizerler, mucitler, kaşifler, bilim adamları çıkıyor. Hepsi insanoğlunun en güzel meyvesi, bilgi için çalışıyor. Kimi ekiyor, kimi suluyor. Kimi süslüyor, kimi koruyor. Bir umut… Yeni yeni şeyler buluyor, söylüyorlar. İnsanlık, yolculuğunun ilk adımına bilgi edinmeyle başlıyor. Biriktirdiği bilgiler arttıkça onları sınıflandırıyor. Tasnif edilmiş bilgiler sistemleştikçe konularının bilimleri, sanat türleri, türlerin ekolleri doğuyor. Bilimler bilimleri doğuruyor. Ve bugün de bizi şaşırtacak bir hızla sürüyor bu. Bilginin ulaştırdığı iyilik, kötülüğün hızına erişemiyor. Ancak, büyük büyük patlamaların acıları bir süre için dengeliyor hayırla şerri. Çok sürmüyor yine açılıyor araları, kötü güçlüler kendi çıkarlarına çeviriyor yeni söylemleri. Barışa katkısı olmuyor bilginin. Bilgelerin kemikleri sızlıyor.

Bilginin nasıl ve ne gibi zorluklarla elde edildiğinin ayrımına ilk kez,-şimdi Feriköy mezarlığında yatan- Abdizade Hüseyin Hüsamettin Efendi’nin yaşamöyküsünü okurken varmıştım. “Amasya Tarihi”nin yazarı… Bir kentin 12 ciltlik tarihini yazmak için ne belgeler incelemek, ne kitaplar okumak gerekiyor. Görevden göreve atanıp durdukça, İstanbul’dan Şam’a, Şam’dan Girit’e imparatorluk coğrafyasını karışlıyor. “Üsküdar Tarihi”nin yazarı, İbrahim Hakkı Konyalı da öyle.. bize, Kaşgarlı’nın “Divanü lügat it-türk”ünü kazandıran Millet Kütüphanesi’ni kuran ve bu kütüphaneye 15000 yazma ve basılı kitap bağışlayan Ali Emiri de öyle... Hiç farkı yok; Balzac’da, Tolstoy’da... Ulaşımın katırlarla, develerle yapıldığı dönemlerde, belki sadece bir paragraflık bilgi için bir diyardan, bir diyara aylarca, yıllarca süren yolculuklar... Başvuracakları sandık sandık belge ve kitaplarını da yanlarında taşımak durumunda kalarak. Kuş uçmaz kervan geçmez yolları, uçurum kenarlarındaki patikaları aşarak ulaştılar edinecekleri bilgilere. Hepsi insanlığa bir ürün vermenin, aydınlatmanın tutkusuyla, günümüzün konforundan çok uzak koşullarda, binlerce sayfalık kitaplarını yazıyor. Kimi zaman mum ışığında, kimi zaman buz gibi odalarda... Yaşamları sona erdikçe, yere düşürmeden bir başkası kapıyor bayrağı. İstif istif bilgi, dağlar oluyor, dilden dile çevrilip, birbirine eklenerek öylece ulaşıyor bugünkü dizüstü bilgisayarlarımızla bize.

Bruno’lar meydanlarda yakılıyor, Campanella’lar kazıklara geçirilip, ölmüştür, diye, hendeklere atılıyor. Bilginin değeri kadar, bize ulaştıranların değerleri nasıl yükselmez düşüncemde? Örneğin: 1600 ‘lü yıllarda, Deyrüzzaferan’daki bir keşiş aradığı bilginin Sibirya’daki bir manastırın kitaplığında olduğunu öğreniyor. Mardin’den kalkıp, binbir zorluk ve aylar süren bir yolculukla ulaşıyor oraya. El yazması kitapları kopya etmenin -yazılı olmasa da- bir kuralı var: bir nüsha da kopya ettiği kitaplık için çıkarması gerekiyor. Henüz karbon kağıdı bulunmamış, kalem yok. Manastırın buza kesmiş duvarları arasında eldivenli elle kaztüyü mü tutulur; işte böylece kesiliyor eldivenlerin parmak uçları...

*Sayın Ekmel Denizer'in "Bilgi, bilge ve Bilgelik" başlığı altında verdiği
konferansın, daha önce Ataköy Gazetesi'nde yayımlanan bir bölümüdür.

7 Mart 2010 Pazar

Bir Konser Teması Üzerine Çeşitlemeler...

Baterinin müthiş bir solo yaptığı Görevimiz Tehlike dahil bir çok film müziği ile birlikte özenle oluşturulmuş repertuarı dinlerken, bir yandan da kendi -klasik-müzik serüvenimi düşünmüştüm. İlk klasik müzik konserine gidişim tamamıyla tesadüftü... Aynı apartmanın çocukları olarak, hiçbir sınıfsal ayrım yapmaksızın, şahane bir arkadaş grubu oluşturmuştuk. Zaten oturduğumuz ilk ve tek apartman olarak anılarımda derin izler bırakmasının nedeni; binanın, dış kapısıyla öteki dünyadan ayırıyor olmasıydı bizi. O kapıdan girdiğimizde, kapıcı dahil 16+1 daireli bir apartmana değil de 17 odası olan bir eve giriyoruz hissiyatına kapılırdık. Geniş girişi, biz çocukların lokali gibiydi... Merdivenlere oturur, sohbet eder, yer karolarının izlerini çizgi yaparak pinpon raketi ve toplarıyla tenis(!) oynardık. Kocaman camlarıyla dışarıyı içeri taşıyan kapımız, aynı zamanda, sıcacık mekanımıza insan ve kar manzaraları sunardı.

O gün de her olağan gün gibi lokalimizde toplanmış, sohbet ediyorduk. Akşamın işten dönüş saatiydi. Evlerine dönen büyükleri karşılıyor, selamlaşıp sohbet ederek onları dairelerine yolluyorduk. Henüz yemek için çağrılma vakitlerimiz gelmemişti. Merkez Bankasında çalışan, dersler konusundaki danışmanımız Şaduman Abla kapıdan girdiğinde, yaşamımıza çok şey katacak anlardan birinde olduğumuzun farkında bile değildik. O, çantasından bir sürü davetiye çıkarıp bize uzatarak, "çocuklar cumartesi akşamı Konak Sineması'nda konser var, işte davetiyeleriniz" dedi. E konser kulağa hoş gelen bir ifadeydi ve benim algımdaki hali, bazı haftasonları halamla birlikte gittiğimiz kapalı spor salonuna gelen sanatçıları ve grupları izlemekti. Müziği, pop ve rock olmak şartıyla seviyordum. Türk Sanat Müziği de, türküler de tıpkı klasik müzik gibi bana ırak şeylerdi. Çocukluğumun hızıyla bağdaştıramadığım için dinlemeye tahammülsüzdüm.

Cumartesi akşamı, sekiz çocuk elimizde davetiyelerle sinema salonuna girdiğimiz anda sanki yabancı bir ülkeye ilk kez gelen azgelişmiş ülke vatandaşları gibi kenetlendiğimizi hatırlıyorum. Tamam! Sinemalara insanların süslenip püslenip geldikleri dönemlerdi ve ailemin abone olduğu cumartesi 18 seansındaki filmlerin ilk gösterim gecelerine zaman zaman, eksik olanı tamamlamak adına katıldığım için, gala gecesi şıklığına alışıktım. Ama bu alem başkaydı! Sadece dönem filmlerinde gördüğüm salonlardaki ihtişama yakın bir durum vardı ortada... Ve biz, tüm alışkanlıklarımızın ve günlük hayatımızın dışı bir yere ışınlanmıştık sanki... Koyu renk takım elbiseli, papyonlu erkekler ve yine koyu renk giysili pırıltılı kadınlarla doluydu hertaraf... Sahnedeki insanlar da benim izlediğim konserlerdeki sanatçılara hiç benzemeyen bir duruştaydılar. Kısa bir süre sonra herkes sustu ve işkencemiz başladı. Radyoda duyduğum anda başka kanala kaçtığım müzik çalıyordu. İlk andan itibaren kocaman bir hayal kırıklığı ve sıkıntı basmıştı hepimizi... Daha beşinci dakika dolmadan, kıkırdamalarımız ve kurtlanmalarımız etrafı rahatsız eder bir hale bürünmüştü. Kocaman bir ciddiyetin ortasında aykırı otlar gibiydik. Müziğin durduğunu sandığımız bir ara dışarı çıkmak için hamle yaptık, yanımızdaki amca çıkamayacağımızı söyledi. Konserin birinci bölümü bitene kadar neler çektiğimizi anlatmaya blog yetmez. İlk yarı biter bitmez kendimizi sokağa attığımızda yaşadığımız ferahlamanın bir örneği daha yoktur, hayatlarımızda...

Bu olaydan bir kaç yıl sonra, biraz daha büyüp militanlaşmaya başladığım yıllarda; hergün önünden geçerken vitrinlerine bakmaktan kendimi alamadığım plakçı dükkanlarından birinin vitrinindeki bir uzunçaların kapağı dikkatimi çekti: Hem üzerindeki fotoğrafın tadı, hem de renkleri göz alıcıydı. Hızla eve gidip, o plağı almak için gerekli para konusunda birini ayartmam gerekiyordu. Öğle yemeğine gelmiş olan babaya kestim faturayı ve sofraya bile oturmadan koştum plakçıya... Hiç tanımadığım ya da bilmediğim birilerinin kitap ya da cd'lerini almayı çok severim. Çünkü karşılaşacağımın ne olduğunu bilmemek hoşuma gider. Keşfetmeye bayılırım. Bu nedenle hiç dinlemeden sardırıp plağı, çıktım oradan.. Merakın soluk soluğa adımlarıyla girdim kapıdan içeri... "Sofraya gel!" çağrılarına kulaklarım kapalı, oturdum pikabın başına... Çıkardım albümü, koydum pikaba... İlk parçanın girişi muhteşemdi. Aklımdan geçen "Queen tadında birileri bunlar"dı. Bohemian Rhapsody'nin patladığı yıldı ve senfonik rock denen şeyi yeni yeni öğreniyorduk.

Bir an öncenin telaşında ve merakını giderme gayretindeki ben, şarkıları atlattıkça, yüzümün rengi değişiyordu. Bazı müziklerde şarkı söyleyen erkek ve kadın seslerini duydukça; yanlış tahtaya bastığımı anlamıştım. O an ki hüsranım, dağları taşları yıkar geçerdi. Öylesine bir pişmanlık çökmüştü içime... Albüm Edward Grieg'in Peer Gynt müziklerini içeriyordu. Sadece Anitra'nın Dansı'nının giriş bölümü dikkatimi çekti. Sadece o kısmı dinliyordum. Bir günden bir güne tamamını dinlemedim. Her niyetlenip kendimi şartladığımda ve "inatla direneceğim ve baştan sona dinleyeceğim" dediğimde bile başaramıyor, alıyordum pikaptan plağı..

Ama günlerden bir gün, şu an oturduğumuz eve taşındığımızda -ki TRT, fm bandından yayına daha yeni başlamıştı- camın önünden dışarıyı seyrediyordum. Şahane bir beyazlık yavaş yavaş kaplamaktaydı yeşil örtünün üzerini... Dışarıdaki soğuğu daha da anlamlı kılan şefkatli bir sıcak üfleniyordu kaloriferden yüzüme doğru... Başlayan programda, yumuşak sesli bir kadın, çalacakları eseri anlatıyordu. Karın yağışının hızından tutunda soğuğa kadar pek çok mevsimsel özelliğin resmini çiziyordu cümleleriyle.* Sunucunun anlatımı bitip müzik başladığında, dışarıda yağan karın ritmi, beyazlığın üzerine konan sığırcıkların hali ve manzaranın bütünüyle çalan müzik arasında kurduğum bağ, hayatımın dönüm noktası oldu. Farkettim ki o gün, klasik besteciler bir hikayeyi, bir durumu, bir anı resmediyorlar. Onlar, fırça yerine notaları kullanıyorlar.

O gün, tüm önyargılarımın yıkıldığı gündü. İlk işim gidip Faruk Yener'in Müzik Kılavuzu adlı kitabını almak oldu. Artık televizyondaki pazar konserlerinin sıkı bir takipçisi olmuştum. Kitaptan bilgileniyor, hatta konser sırasında kitabı yanıma alıyor ve eserin neyi resmettiğini öğreniyordum. Bütün bunların sonucunda bir klasik müzik aşığı olmadım; ama severek dinlediğim müzikler kervanına bir tür daha eklenmiş oldu. Ayrıca, bilmeden öğrenmeden bir şeyi sevip sevmemeye karar vermemem gerektiğini öğrendim. Sonra Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği ile de barıştım. Herşeyden önemlisi; o ilk konserde dışarı çıkmamıza izin vermeyen amca, gerçek sanatın ve emek denen şeyin ne olduğunu zaman içinde anlamama sebep oldu. O salonda ne olursa olsun kalmak, sahnedeki insanların verdiği emeğe saygı adına gönüllü bir mecburiyetti.

Bütün bunları şahane orkestramızın bu yılki yeni yıl konserini izlerken düşünmüştüm. İçinde bulunduğum salonun görkemine bakmış, o sinema salonunun küçücük sahnesini hatırlamıştım. Binaya girerken hediye olarak verilen küçük kadife kesecikleri uzatan Samsun Devlet Opera ve Balesi'nin Noel Baba kıyafeti giymiş kızlı erkekli çalışanlarının iyi yıllar dileyen karşılamasıyla ısınmıştım. O günkü konserin atmosferinden yola çıkmış, günümüzdeki katılımın yaş gruplarına mutlu olmuştum. Çok güzel bir kültür merkezine sahip güzel bir kentin şanslı insanı olma halimi sevmiştim.

Yeni Yıl Konseri'nin finalinde çalınan Jingle Bells'e izleyicinin coşkulu katılımını daha da renkli kılan balon ve konfetilerin arasından neşeyle dışarı çıkarken, yüzümü okşayan şefkatli soğukta son bir özet yapmış, elimi attığım cebimdeki kırmızı kadife keseciğin içinden çıkardığım nazar boncuğunu, güzel binamızın bahçesine savurmuştum.

Anitra'nın Dansı- Edward Grieg


*Sunucunun bahsettiği eser; Vivaldi'nin mevsimlerinden kış idi.

6 Mart 2010 Cumartesi

Sığınak

...
Şu an Joan Baez söylüyor;

parkaların sıcağında,
bir kış akşamı ürpertisinde ve ürkek bir solmuşlukta
klişe sözcüklerin yankılandığı
küf kokulu bir izbede...

Gökyüzü en bi deniz kadar mavi...

Eylül 2008 tarihli yazıdan...


Joan Baez - Blowing In The Wind

4 Mart 2010 Perşembe

Ayar

niye kendimizi diğer milletler karşısında küçük görüyoruz.
bizki yıllarca dünya ya hükmetmiş bir milletin torunları
degilmiyiz.bu millet her şeyi yapar. hollllovud da ne oli ki
senin hollovud filimlerinin en önemli işlerinide yine bu billete ait fertler yapıyor
örnek yüzüklerin efendisi

Hürriyet com.tr'de 'Avatar tadında Çanakkale Savaşı' başlıklı yazıda kastedilen Çadır adlı filme yorum yapanlara ayar olan bir yurdum insanı ...

Teknolojik Dez/Enformasyon

Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanların dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tesbihti, salipti:
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.

Günahlar mı sonsuz, senin rahmetin mi.
Hayyam

Irak'ta nükleer silah vardı!
Afganistan'da adam yok!
Biz de?

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP