30 Aralık 2009 Çarşamba

Köstebek

Babil' i izlediğimde bu yılki Oscar adayım bu film demiştim. Başta en iyi film olmak üzere, en iyi yönetmenle birlikte ödüllerin bir çoğunu alacağı düşüncesindeydim. Ödüller açıklandığında, Babil için üzülmekle birlikte Köstebek' i henüz izlememiş olduğumdan ucu açık bir burukluk, dolayısıyla filme karşı bir merak vardı içimde... Sonra bulduğum ilk fırsatta Köstebek'i izledim... Bildik, çok izledik bir dünyayı belki de klasik denecek bir uslupla, ama olağanüstü güzel ve ince ince dokuduğu bir merak uyandırmayla anlatıyordu. Oyunculukları konusunda garanti belgeleri olan oyuncuları, bütün bu bilindik özelliklerinin üzerinde bir performansla yoğun bir gerçeklik hali içinde izliyordum.

Film; sırtını oyuncuların isimlerine dayamadan, adalet ve suç tarafındaki iki dünyanın farklı konumlardaki insanlarının ilişkilerini, çelişkili gibi görünen ama insan davranışları içinde yeri de olan bir gerçeklikle ortaya koyması; gizli servisler dünyasını lezzetli bir dille ve çok hoş bir görsellikle anlatmasıyla sürekli bir heyecan ve merakla sizi diken üstünde tutarken, bütünüyle hikayenin içine sokup, insan ruhu ve davranışları üzerine ince ince düşündürtüyor.

Köstebek; izleyiciyi sürekli ters köşelere yatıran, tarzın klasikleri içinde yıllar geçtikçe tadı daha da artacak bir (yeniden çevrim!) film.

İzleyip bitirdiğimde gömülü kaldığım koltukta karakterler üzerine düşünüp, filmin lezzetini dilim dilim yudumlarken; 'Babil ve İnarritu sizi seviyorum, ama itiraf etmeliyim ki Martin Scorsese'de ermişler katından tescilli bir büyük usta. Ve sizi sevip bir değer olarak kalbimin en güzel yerine koyarken, onun önünde saygıyla eğiliyorum. Kusura bakmayın ve üzülmeyin, çünkü ben üzülmedim' demiştim.

Bir büyük ustanın çok iyi olduğu bir alanı; yani sokaklar, güven ve ihanet üzerine şiddet ve kan kokan bir senaryoyu sanatıyla nasıl boyayıp -uzakdoğu asıllı bir filme nasıl yepyeni bir renk ve tat verdiğini görmek için bu filmi mutlaka izleyin.

29 Aralık 2009 Salı

Siz Yine de Gelin Beni Dinleyin...

Dün; farkında mısınız bilmiyorum ama bir toplantıda başbakanımız, güneydoğu başta olmak üzere ülkenin değişik yörelerindeki eylemlerde taş, molotof atan çocukların ıslah edilmesi konusunda dahiyane bir çözüm üretti. Duyarlı ve duygulu insanlarımıza seslendi. Yine en zeki ve en pragmatiğinden çözümü buldu. O çözümü bulunca, benim aklım da en direğinden sapkın fikirlere gark oldu. Anında aklıma düşen Franco İspanya'sının klasik uyku hapı, ideolojiler üzerinden günlük yaşam analizleri yapanların olmazsa olmaz klişesi üç f (fado, futbol, fiesta) oldu...

Akıl bu ya, sapınca sapkın yollara, bir de bakınca gündemdeki karmaşaya, iyiniyetinden ve saflığından hiç şüphem olmayan sayın başbakanın entellektüel düzeyinin yetersizliğine kesip cezayı, hiç sosyoloji diye bir bilimin varlığına atıf yapmaksızın; bu çocukların, büyüklerin adına 'düşük yoğunluklu savaş' dedikleri ne idiğü tanımlanamamış bir karmaşa içinde çocuk bile olamamış hallerini düşündüm. Her biri, yoksulluk ve yokluk denen ağacın dallarından düşe kalka heba olmuşken; tıpkı ve senelerce üzerine sözler söylenmiş, kitaplar yazılmış, çözümler aranmış Almanyada doğan ikinci üçüncü kuşak Türkiyeli çocukların düştüğü durumun aynısını, üstelik de kendi ülkelerinde yaşadıklarını düşündüm. Bir insanın kendi topraklarında ötekileştirilmesinin, yabancılaştırılmasının yarattığı kimlik sorunlarının, küçük yüreklerdeki ağırlığının altından kalkamadım. Bir yandan ergenlik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan bu çocukların, hiç çocuk olamama hallerinden bakarak, herşeyi kader olarak adlandıran büyüklerin vurdumduymaz siyasetlerine ve o siyasetlerin empati yoksunu basit ve faşizan çözümlerine kızdım.

Bu kızgınlığa alaycı bir bakış yükleyip şöyle bir göz attım yaşama. En kenarından mahallelerin en ücralarında dolaştırdım aklımı. O aklım gördü ki, bu ülkede bir çocuğun en kolay ulaşabileceği şey top. En ücra bakkalda fiyatı iki ekmek parasını geçmeyecek fiyata plastik toplar görmek olası. Ve bu ülkenin her sokağında, en ücra çayırında, en piknik alanında, en okul bahçesinde, evinin odasında top peşinde koşan çocuklar görmek en sıradan olgu... Televizyon ekranlarında, yazılı basının sayfalarında tonlarca top üzerine yazı, söz, fotoğraf ve gündem var. Sonra düşündüm ki; onca topa rağmen bu ülkenin başbakanının kasttettiği toptan yetişmiş bir adam çıkamamış bu ülkeden dünya arenasına... Ama baktım ki bir de; yazın dünyasından, bilimden, müzikten, resimden bir sürü insan sunmuş bu ülke... Hatta her ne kadar kendisi ve ödülü tartışılsa da nobel ödülü almış bir yazarımız bile varmış. Ödül üzerine ödüller alan filmlerimizi yazmıyorum bile...

Kısacık bir yazı planlamışken yine sözü fazlasıyla uzattım farkındayım. Niyetim bir paragraflık bir yazıda bir öneri paylaşmaktı. Yazıya o niyetle başlamıştım. Sözüm ona, başbakanın ''bu çocukların elinden taşları alıp yerine top verelim'' cümlesinden hareketle, 'hazır yılbaşı gelmişken ve sevdiklerinize hediye de alacakken diye başlayan, çocuklara kitap alın diye devam eden ve bunu düşünenlere bir seçenek olması açısından bir kitap önerisini içinde barındıran 'parodi' tadında bir yazı hevesiyle başlayıp kervanı yolda dizmeye kalkınca ortaya çıkan yazı; üzgünüm ki bu oldu.

Bu ülkede ne yazık ki bazen gülmek isterken bile insan takılıp kalıyor hüznün oltasına bir şekilde; hele çocuklar söz konusu olunca...

Son sözüm şudur efendim: Siz gelin başbakanı dinlemeyin beni dinleyin, bu yılbaşında bir çocuğa iz olun. Ona bir kitap alın. Eğer aklınızda bir kitap adı yoksa; belki daha önce de okuduğunuz BİR ÇOCUĞUN YAŞAMINA DOKUNMAK İSTERSENİZ; ONA BU KİTABI ALIN: başlıklı yazımdaki önerime kulak verin.

Görsel: La Loba
Galeri : DeviantART

28 Aralık 2009 Pazartesi

Bir ''Kelebeğim'' Olmuştu...

Yıl 2005

Geliş

*...
Ben boşlukları dolduruyorum...

Ama düşünüyorum da hayatımda ilk kez boşlukları olmayan bir adamı göreceğim. Babamdan sonra ...

Günlerden beri ilk kez bir sabaha heyecanla uyanacağım.

Ve günlerden beri ilk kez günün geldiğine sevineceğim.

Oraya geldiğimde yanılmayacağım ve yanıltmayacağım, bunu biliyorum. Ama tersi olsa bile zamandan çaldığım günler adına mutlu olacağım yine de.

İnceliklerim yüzünden oluşan kabalıklara müdahale edemedim. Ama asla ben olmaktan vazgeçmeyeceğim. Kendimle mutluyum.

Sonucu ne olursa olsun hep içimdeki çocuğun çizdiği rotada kalacağım.

Yine delice seveceğim. Yine kusturacağım sevgiden...

Yine sonsuz kere sonsuz güveneceğim. Yine yanılacağım... Ama yolum bu... Ve ben değişmeyeceğim.

Birgün bir yerlerde bir adam bunu anlayacak. O gün gelene kadar ve o günden sonra da ben olmaya devam edeceğim.

İyi ki varsın. Ve keşke o adam sen olsan...

Belki de sensin kimbilir?

Bu bir rehavet değil, kapıp koyvermek de değil; bu sadece çocuk bir kadının içindeki bir istek... Bir umut...

Ama olmasan bile şu günlerde seni hissetmek yaşama tekrar tohum atmama sebep oluyor. Kimbilir, belki de çiçek açarım yeniden...

Ama bunun kokusu farklı olacak; çünkü, bu sefer toprağın verimli kokusunu hissediyorum...

......

Yıl 2005

Dönüş
*...
Sıradan hiçbirşey yaşanmadı bu iki gün boyunca...

Belki sıradanlaşsaydı; bu iki insan birbirine bu kadar yakın olmayacaktı.

Kesinlikle böyle .

Biz; hiçbir toplum kuralının ve hiçbir insan mantelitesinin alamayacağı ve anlamayacağı kadar insandık; ve asla hiçkimse bunu, o dört duvar arasında yaşanan tertemizlikleri, bizim kadar bilemeyecek. Ve asla da inanamayacak...

Sanırım dünya bunu gerçekleştiren insanların temiz ruhları sayesinde dönüyor.

Herşey için ve herşey adına ve daima sana minnettarım.

Ve yine:
Herşey için ve herşey adına sana yürek dolusu teşekkür ediyorum.

İyi ki varsın ve daima olacaksın.

Bundan sonraki adımlar önemli...

Şimdi gelelim bu iki günün kadına kazandırdığına:
ARTIK KENDİ DEĞERİMİ ANLAMANIN ZAMANI
...

Yıl 2009'un sonu, 2010 a 3 gün kala,

Bu kadar yükseleceğini ben biliyordum. Sen gördün. Falcı ben miydim? Ne dersin Falcı(!) :))

Mutlu Yıllar...

*kelebeğin mektuplarından satıraraları...
Görsel: Phillip Toledano-Widelec.org

24 Aralık 2009 Perşembe

Taşra Üniversitesi

Ülkenin gelişmekte olan taşra üniversitelerinden birinde okuyan bir genç varmış. Adının ÖSS olduğu zamanlarda girdiği "malum sınavı" kazanabilmek amacıyla dersaneye başladığında, dersanenin muhtemelen yıl sonunda bastıracağı broşürlerine, şehrin en işlek caddelerindeki büyük reklam panolarına "x dersanesi yine kazandırdı!" sloganıyla yazdıracağı "kazananlarımız" listesinde isminin bir şekilde bulunacağını, yani sınavı kazanacağını aslında daha ilk günlerden biliyormuş. Hatta yaklaşık olarak kaç puan alabileceğini de! Her ne kadar dersane yönetimi onu yalnızca arasının olmadığı matematik netleriyle, haftanın 7 günü erken uyanmaktan bıktığı için geç kaldığı derslerle değerlendirse de...

Sınava yaklaşık bir ay kala aile dostu dersane müdürünün ailesine: "Sizin genç size bir sürpriz yapabilir!" dediğini öğrendiğinde ve ailesinin de bu habere sevindiğini gördüğünde çok bozulmuş. Sanki onun sınavı kazanabilmesi sürprizmiş gibi! Çünkü o, hedefini daha orta okuldayken belirlemiş. Çünkü o, yeteneklerinin neler olduğunun, nelerden hoşlandığının çoktandır farkındaymış...

Velhasıl istediği bölüme yerleşmesine imkan tanıyan puanı cebine koyduğunda, ailesinin "Bizim oğlan Ankara Üniversitesi'nde, Boğaziçi'nde okuyor efendim" diyebilecek olmasını hiç önemsememiş. Sınava bir kez daha girse Ankara ya da İstanbul'da okuyabileceğini bile bile yazmış tercih kağıdına taşra üniversitelerini. Çünkü onun hedefi şaşalı bir üniversitede istemediği bir bölümü okumak değil, istemediği bir yerde de olsa istediği bölümü okumakmış. Bunun için de zaman ve moral kaybetmeye niyeti yokmuş.

Nitekim kazandığı üniversiteye kayıt olmaya gittiğinde okulun yokluklarını değil, imkanlarını görmüş hep. Güzel fakültesini, rahat amfilerini, bazı genç ve idealist akademisyenlerini, o şehirden beklenmeyecek derecede modern olan apartını gördüğünde sevinmiş. Bardağın dolu tarafına bakmış hep.

Yeni okulunda ilk yılını devirip eve döndüğü zaman: "Nasıl kafana uygun adamlar bulabildin mi?" sorusuna cevap vermek için ne diyeceğini bilemese de, bu durumu hiç önemsememiş. Sınıfının 4'te 3'ü üniversitesinden memnun olmayan, "Ne işim var benim burda!" diye söylenen, yaptıkları bilinçsiz tercihlerin suçunu okula yükleyen; fakat kendisinin 10'da 1'i kadar buna hakkı olmayan tiplerden oluşuyormuş çünkü. Zaten o da bunu yapmayanlarla daha çok muhabbet etmiş, arasındaki sınıf ve genel kültür farkı buna müsaade ettiği müddetçe. Megaloman değilmiş yalnız, bunun nedeni kendini diğerlerinden üstün görmesi falan değilmiş. Çünkü kendisiyle eşit koşullarda büyüme şansları olsaydı, onların da kendisinden hiçbir farkları olmayacağını, hatta fazlaları bile olabileceğini anlamış.

İlk senesi, artık üniversiteli olduğunu anlama çabalarıyla geçtiği için, etrafında olup bitenlerin fazla farkına varamamış. Daha doğrusu buna dikkat etmemiş. Fakat ikinci yılında işler biraz değişmeye başlamış. Ne zamanki açılım denen şey ortaya çıkmış, insanların algıları televizyonda konuşulanlara, gazetede yazılanlara bakarak değişmeye yüz tutmuş, o zaman farkına varmaya başlamış bazı şeylerin. Örneğin sınıftan biriyle yaptığı olağan muhabbetlerden birinde: "Bizim baba tarafı Elazığ'lı" dediğinde, kendisine direk: "Kürt müsünüz yoksa?" diye sorulmuş! Bir tek kürtçe kelime bile bilmemesine rağmen... Türk mü, Kürt mü olduğunu az-çok eğitimli bir insan, onunla yaptığı 3 dk'lık basit bir sohbette bile kolayca anlayabilecekken... Üniversitenin bir kulübünde başkanlık yapan bir öğrenci sormuş bunu ona üstelik! Ayrıca pardon da, Kürt olsa ne olacakmış yani? O, insanları Kürt mü, Türk mü, Ermeni mi diye değil, insani vasıflarına bakarak değerlendirirmiş çünkü.

Ertesi günlerde teşkilat adını verdikleri bir oluşuma bağlı olduklarını söyleyen, teşkilatın oluşumla eş anlamlı olduğundan bile habersiz, Polat Alemdar görünüşlü öğrencileri tanımaya başlamış. Bunlar üniversite içindeki fakültelere, bölümlere, sınıflara "reis" adını verdikleri sözde sorumlular atayan, ülkeyi kurtarmaktan bahseden, fakat ülke hakkında en ufak bir bilgisi olmayan adamlarmış. Zaten ülkenin kurtarılması mı gerekiyormuş ki?

Teşkilata girme nedenleri, kızlara hava atmak ve kantinde bir masayı kapatıp etrafını bayraklarla, hilallerle donatarak bütün gün orada oturup tiplerinin hoşlarına gitmediği kişilere ters ters bakmak olan bu öğrencikler, erkeklerde uzun saça ve küpeye kesinlikle karşıymışlar. Grup halinde dolaşmak ve mülayim gördükleri yalnız gezen öğrencilere sataşmak en büyük eğlenceleriymiş. Bu öğrencileri önce kendi saflarına katmayı deniyor, olmazsa "Dayak cennetten çıkmadır" anlayışıyla bir güzel uyarıyorlarmış...

Bunların üzerine bizim genç de havalar soğuduğunda, yani artık daha kalın olan montunu giymesi gerektiğinde bir kararsızlığa düşmüş. Çünkü onun bir parkası varmış! Acaba ona da bir sataşan olurmuymuş ki? Geçen yıl tüm kış boyunca hiç böyle düşüncelere kapılmadığını, hatta bu ihtimalin aklının ucundan bile geçmediğini hatırladığında kendisine çok kızmış. Parkasını bir çırpıda geçirmiş sırtına ve yine her zamanki rahatlığında, okulun yine her zamanki olağanlığında olan yolunu tutmuş.

Sınıfa girip iki yıldır tanıdığı arkadaşlarından birinin yanına otururken ona ilk söylenen söz: "Ortalık karışık, kan gövdeyi götürüyor, dikkat et kendine" olmuş; kendisi merhaba demeye hazırlanırken! Bu söze ilk anda bir anlam verememiş; daha sonra bunu söyleyen öğrencinin şu ünlü teşkilatla ilgili olduğunu anımsamış. Ardından kendisine tehditvari çıkışı yapan öğrencikçiğe dönüp: "Bir kaban yüzünden benimle ilgili iki yıldır bildiklerini bir çırpıda unuttun ya, helal olsun sana" demekle yetinmiş. Ders bitene kadar ona tek bir kelime daha etmemiş. Ders bittiğinde ise bizim gence ilk iyi akşamlar dileyen, onu kendi çapında tehdit eden öğrencik olmuş. Ertesi gün de muhabbetleri yeniden normale dönmüş...

Fakat yeni farkına vardığı bu olayların etkisinden bir süre daha çıkamamış. Kampüs içinde yürürken yanından geçenleri "Acaba uzun saçlı mı, küpe takmış mı, parka giymiş mi?" diye düşünerek göz ucuyla kontrol etmeye başlamış. Zamanla böyle kişilerin sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini farketmiş.

Geçtiğimiz sene böyle takıntıları olmadığı için, bu seneyle geçen seneki miktarlar arasında karşılaştırma yapma şansı da yokmuş...

Şimdi bu genç kendi doğrularını uyguladığında mı ülkeye daha yararlı olur, yoksa ülkeyi kurtarmaktan bahsedenlerin doğrularını mı?...



Not: "Taşra Üniversitesi" deyimi bana ekşisözlükten bulaştı. Yoksa üniversitenin olduğu yerin taşra olarak anılması mümkün mü???

22 Aralık 2009 Salı

Deli Deli Ol(ma)...

Bir kaç ay önce Canavarlar Yaratıklara Karşı animasyonu üzerine yazdığım yoruma şu satırlarla başlamıştım:
Hayalimi ''Deli Deli Olma'' üzerine kurmuştum. Kars, en sevdiğim şehirlerden biriydi. Son Malakanlar'dan görmüşlüğüm vardı. Hatta filmi izlesem, yorumlarken çok güzel anılar paylaşmayı, Malakanlar'dan daha ilginç biriyle karşılamış olmanın yarattığı şaşkınlığı, sokaklarını, binalarını ve başımıza gelen daha bir sürü aksiyonu yazmayı planlamıştım. Ama, son dakika çalımını yiyince Tırtıl'dan; hepsi, şimdilik yattı...

Kardeş Kelimeler başlıklı 'öyküsel' yazımın içine de şu satırları koymuştum:

Nefretin, öfkenin, tutkunun, kıskançlıkların, ihtirasların büyük sevgilerle, hayranlıklarla, şefkatle ve özlemle iç içe olduğunu da biliyorum. Hayatı yaşanılabilir kılan her şeyin, aşkın, karşıtlıklarıyla bir arada olduğunu, tüm bunları göze alabilenlerin de cesur insanlar olduklarını biliyorum. En büyük öfkelerin, en ağır can acıtmaların, en çok sevilenlere yapıldığını da biliyorum. Bazen, en tutkulu aşkla bağlı olunandan en kanlı, en vahşi intikamın alınmak istendiğini; çarmıhlara gerilse, oradan indirilip yerlerde sürüklense, sonra dilim dilim doğransa da ruhun tatmin olmadığı, ama öfke dindikten sonra onun için acı çeken, nefes almakta zorluklar yaratan bir özlem, bir sızı düşen kalpler de olduğunu biliyorum. Buna aşk dendiğini de. . .


Bu filmi izlerken, ilk kez bir film üzerine yazacaklarım konusunda zorlandım. O kadar sevdim, o kadar sahiplendim ki filmi, neresinden başlayacağımı bilemedim. Bir an, küçük Alma' nın ve Mişka'nın ayrı ayrı yorumlarından aynı şarkıyı koymak istedim sadece; her şeyi anlatsın diye... Sonra tıpkı Karpuz Kabuğundan Gemi Yapmak üzerine yazdığım yazıdaki üslubun benzeri anlatımla evvel zaman önceye gidip, Kars anılarımı filmle harmanlayarak yazmak istedim.

Sonra, her bir sahnede duyduğum heyecanı ve filmi sahiplenme duygumu, her bir sahneyle birlikte satır satır sıralamak istedim. Beceremedim.

Sonra, tek bir sahnede bile aşkı bu kadar güzel, bu kadar yalın ve bu kadar naif anlatan kaç film var ki diye düşündüm; ve sadece o sahneyi öne çıkarmak istedim.

Sonra, tüm bunları yaparsam eleştirilebilecek yanlarını görmezden gelip taraf mı tutmuş olurum diye düşündüm.

Sonra; başından beri hissettiğiniz, farkına vardığınız bir klişeyi yine de bu kadar dokunaklı ve farklı kılan oyuncuların, abartıyı bile lezzet haline getirerek filme katışlarına bakıp, her bir sahneyi 'üreğimle' sevdim.

Sonra; asla ana hikayenin önüne geçmeden bütünüyle onu tamamlayan yan öykülere ve elbette çocuklar başta olmak üzere oyunculuklara dokunmak istedim.

Bazen gülümserken, o gülme anında bile gözümün ucuna gelen damlaların her birine sayfalarca kelime dökmek istedim.

Alma'nın sınav salonunda köyünü, insanlarını anlatışındaki yerel dilinin sıcaklığından yola çıkarak, filmin her karesindeki karın ve kışın, yumuşak ve şefkatli duruşunu yazmak istedim.

Şerif Sezer'in bazen teatral yüklemeler yaparak, bazen bilinçli bir abartıyla oynadığı karakteri; hiç kolektif dağılımın dışına taşırmadan öne çıkarışındaki oyunculuğuna şapka çıkardım.

Ve Tarık Akan'ın oyunculuğunu en çok bu filmde sevdim.

Ama Mişka ile Popuç'un Karşılaştığı o sahne ve Popuç'tan yansıyan duyguların karşılığını, daha doğrusu söze dökülmüş halini çok önceden yazabilmiş olduğum için, kendimi de pek sevdim.

Ben bu filmi, çok ama çok sevdim.

Kaz etimi verecek kadar çok hem de!


18 Aralık 2009 Cuma

Önce Yüreklere Açılım!



“Kara bir yürekten kızaran bir yüz evladır”

-Portekiz atasözü


'Sarı- kırmızı- yeşil' yön şeritleri Batman'da sakınca yarattı!' spot başlığı ile Radikal Gazetesi'nde yer alan habere göre; Devlet Hastanesi acil servisindeki Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) hastalığın aciliyet derecelerini sembolize eden ve o derecelere göre servisleri tayin eden uluslararası trafik levhalarının benzeri standartdaki işaretleri, terör örgütünün renklerini simgelediği gerekçesiyle polis tarafından fotoğraflanıyor ve ardından da hastane yöneticileri tarafından (muhtemelen talimatla) sökülüyor.

Dünyanın her yerinde var olan bu işaretleme şekline göre; kırmızı ağır, sarı acil olmayan, yeşil de ayakta tedavi görmesi gereken hastaların gideceği yönü gösteriyor.

Aslında eski model Opel araçların km saatlerinin başlangıç noktasından o anki hızı gösteren bir şerit çıkardı. Yeşilden başlar, hız artıkça sarı olur ve hız epey artınca da kırmızı çıkardı ortaya. Bu hiç sorun yaratmamıştı, çünkü o zaman memlekette Kürtler ve sorunları yoktu.(!)

Bu haberi okurken yine bölgede yaşanmış eskiye dayalı bir olayın haberi geldi aklıma. Devletin bugünkünden daha katı ve 'kör gözüne' olduğu yıllarda, açılım maçılım lafları yokken henüz ortada, Kürt kimliği kart kurttan evrilip de Kürt halini alamamışken henüz, polis, vitrinindeki kablo rulolarını sarı, kırmızı, yeşil olarak üst üste dizdi diye bir elektrik malzemeleri satıcısına fil(!) olduğunu söyletmeyi başarmıştı.

Görsel: Milliyet.com.tr

16 Aralık 2009 Çarşamba

Cumartesi 13:24 de Yan Sokak ...


Eski adliyenin yokuşundan gelip Yan Sokağa dönüldüğünde, ilerideki kalabalık dikkat çekiyor. Dikkati çeken, sayıca kalabalıktan ziyade, büyük ve hareketli bir caddeye çıkan sokakta yer alan insanların duruş pozisyonlarının yarattığı fotoğraflar...

Yüksek taş duvarın dibine çömeltilmiş beş çocuk -ki yaşları 14,17 arası gibi... İki yanlarında; sokağın ortasında duran üç resmi polise bakıldığında, onların sivili olduğu anlaşılan dört polis daha...

Sokağın eski, güzel ve filmsel haline katkı yapanlar:

Üzerinden çöplerin taştığı, sağına soluna koyulanlardan ve içlerinden çöp toplayıcıların seçtiklerinden arta kalanların tadına kedilerin baktığı, çevrenin tüm yükünü taşıyan çöp konteynırları... Yüksek duvarın üzerindeki liseye ait çam ağaçlarıyla dolu bahçe ve o bahçenin yazları çay bahçesi olarak kiraya verilen kısmı... Sokağın çıktığı caddedeki güneşin aksine, sokağa düşen puslu bir hava ve nemli parke taşları... Çocukların çömeltildiği duvarın karşısındaki ve sokağın tamamını boydan boya kaplayan Sosyal Güvenlik Kurumu'nun, içinde sinema salonları ve işyerleri de barındıran kompleksi... Çocukların çömeltildiği okul duvarının bitişiğindeki; eskiden çocuk yuvası olan, daha sonra balkondan düşerek ölen öğretmen kızı anısına, şehrin önemli şahsiyetlerinin birinin yaptırdığı ve kızının adını verdiği T. B Anadolu Lisesi... Sokağın ana caddeye çıkışının tam karşısındaki kütüphane...

Sokağın başından girildiği anda hissedilen 'bir şey olmuş'luk haline dikkatle ve akıl yürütmeye başlayarak, adli durumlara olan merakın gözleriyle kulak kesilerek anlaşılmaya çalışılan, bir 'ne olmuş ki acaba' hali...

Polis telsizinden, çocukları toparlayıp karakola götürecekleri araca son derece olağan bir durumun anlatılması tadında sokağı tarif eden anons...

Olayın tüm kahramanlarına bakıldığında her birinin aynı hali çok defa yaşamış olduklarının rahatlıkla anlaşılabileceği bir olağanlık...

Sokağın bir yanında iki liseyle, diğer yanının tamamında Sosyal Güvenlik Kurumu ve çocukları yakalayan kolluk güçleriyle var olan devlet...

Çocuklarda ve polislerde; sanki önceden tariflenmiş, çokca provadan sonra bir çok kez sahneye konmuş, defalarca sahnelenmiş bir oyunun 1. perdesinin oyuncuları benzeri bir telaşsızlık...

Olayın ne olduğunu kavramaya çalışarak yürümeye devam ederken, aynı sahneye uzaktan bakan, saçlarına ve üzerindeki iş kıyafetine dökülmüş kireçlerden okulun tadilat gören alt katında çalıştığı anlaşılan, onlarla aynı yaştaki ve onlar gibi okulsuz çocuğa sorulan, ''ne olmuş?'' sorusu...

Eve ekmek parası götürmenin yüklediği 'kocaman adamlık' haliyle efendice ve tabloyu hiç tasvip etmediğini belli eden büyük adam ahlakıyla verdiği, ''içip içip, elalemin kızlarına sarkarlarsa, olacağı budur,''eleştirel yanıtı...

Polislerle birlikte sergi fotoğrafı haline gelmiş; muhtemelen parçalanmış yoksullukların dalından düşmüş çocuklardan birinin, sokaktan geçen bir insan terbiyecisi(!) tarafından atılan laf dolayısıyla onunla aralarında oluşan tartışmanın savunusunu; polislere dönerek, ''kafam iyi abi'' cümlesini başa koyarak yapması...


Tüm bu haller ve insanlar: Şehrin en eski sinemasının yıllardır filmi biten seyirciği boşaltmak için çıkışı verdiği Yan Sokak'ta, bölgenin tüm hareketliliğinden ve sosyalliğinden kuytulanmış bir halde, bir cumartesi günü varoldular!

Görsel: Google Earth

15 Aralık 2009 Salı

Durum...


...yüzü hala güzelliğini koruyordu, o da ruhsal huzurunu, hislerini ve kalbinin katışıksız, dostça sıcaklığını yitirmeyen tüm kadınlardaki gibi yaşından epey genç görünüyordu.

Dostoyevski- Suç ve Ceza 3.kısım (sayfa 148)
Görsel: Victoria V.- widelec.org

14 Aralık 2009 Pazartesi

Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün 1

Komutanlarını, sorumluluk alanında olan o kente götürdükleri zamanlarda; o, gerekli denetimleri yaptıktan sonra yemeğe gidince, o ve arkadaşları da kışlanın askerleriyle takılırlardı. Oranın askerleri, daha doğrusu tabur komutanının şöförü, postası ve muhafızı maceralarını dillendirir, çapkınlıklarına vurgu yapar, aktıkları alemleri ballandıra ballandıra anlatırlardı. Nasıl olsa dilin kemiği yoktu ve gelenlerde uzaktaki bir şehrin askerleriydi; görev dışında oraya gelme olasılıkları yoktu, dolayısıyla da dilediklerince hava atabilirlerdi.

O gece o şehire gitmeye karar vermişlerdi. Niyetleri onların onca anlattıklarını aslında yüzlerine çalmaktı. Daha çok da alemin en fırlama askerleri olduklarını göze sokup, şöhretlerine şöhret katmaktı. Adları kadar eminlerdi ki; onca cümleyi kuranlar değil gece, gün içinde bile çıkamıyorlardı birliklerinden. Üçü aralarında anlaştı, evli olan beşinciyi gerektiğinde ve gece ihtiyaç olduğunda komutan tarafından çağrılma olasılığına karşılık durumu idare edebilmesi için bulundukları yerde bıraktılar. Kendilerinden yaşça büyük olan dördüncü arkadaşları, o gece çıkmak istemediğini söylüyordu, altıncı da izinde olduğu için zaten yoktu. Üçü nereye gideceklerini biliyorlardı ama dördüncü sanıyordu ki bulundukları kentte bir yere takılacaklar. Diğerleri nereye gideceklerini söylediklerinde dördüncünün kabul etmeyeceğini bildikleri için kendi aralarında bir plan yaptılar. Plan poker oynamaktı. Ama oyun oynanırken eli iyi olan başını kaşıyacak, diğerleri ona göre davranacak ve dördüncüye oyunu kaybettireceklerdi. Oyunu kaybeden de diğerlerinin seçimine uyacaktı. Her türlü plana ve anlaşmışlığa rağmen bir türlü dördüncüyü kaybeden pozisyonuna sokamıyorlardı. Vakit hızla geçiyor, gidiş ve dönüş için kullanabilecekleri zaman azalıyordu. Sonunda daha fazla dayanamayıp durumu açıkladılar. Doğal olarak maceranın tadı ağır bastı ve onları yalnız bırakmaya gönlü elvermeyen dördüncü de katıldı aralarına...

Sivil kıyafetlerini giyip park yerine bırakılmış arabasına gitmeleri çok zamanlarını almadı. Önemli ve sorumlu görevlerde; üçü yirmi- yirmibir yaşlarında, dördüncüsü yirmiyedi yaşında dört genç adam özel arabaların durduğu orduevinin üst otoparkından arabayı alıp bağlı oldukları birlikten çıkarak- izinsizliğin yanı sıra garnizon dışında olmanın tüm risklerini de göze alarak- yaklaşık ikiyüz kilometre uzaklıktaki kente gitmek için geceye karıştılar.

Virajlardan birinde limit üstü hızla önündeki arabayı sollayıp karşılarına çıkan otobüsün soluna, kendinin sağına dalıp makastan çıktığında sola yüklediği arabanın sağ tekerleğinin çamurluğa değen sesine arka koltuktan gelen, 'altından geçseydin bari' cümlesine, 'az sussaydınız da karşıdan gelen arabanın sesini duysaydım' esprisiyle karşılık verdi. Bu minvalde bir ritmle, arabanın gücünü, limitlerini sonuna kadar kullanarak, yaklaşık bir saat kırk dakikada vardılar o kente.

Arabayı birliğin karşısında durdurdu. İçlerinden İzmirli olan inip karşıdaki nizamiyenin nöbetçi yerine yaklaştı. İçeri girdi ve oradaki askere, 'bir gün gelin de sizi de yaşatalım' diyen, görevleri dolayısıyla farklı şehirlerde sıklıkla karşılaştıkları, kendi birliklerine geldiklerinde çok da iyi ağırladıkları üç askeri sordu. Görevli asker, sivil giyimli kişiye 'sen paşanın şöförü falanca değilmisin' diye seslenip onu tanıdığını belli ederken; dahili telefondan içeriyi arayarak durumu anlattı, gelen yanıt bütün o söylenenlerin, atılan havaların ne kadar boş olduğunu ortaya koymaya yetmişti. Anlatılması kolay, yapılabilmesi güç olan bir davranışın gerçeklik halinin bütün çuvallamalarını anlatmaya yetiyordu ortaya koyulan mazeret. Kapıya kadar gelip bir hoş geldiniz demeye bile yetmemişti cesaretleri...

Durumun kendi aralarında biraz geyiğini yaptıktan sonra, oraya kadar gelmişken o coğrafya da sadece o kentte olan bir mekana gitmeye karar verdiler. Fellini’nin Roma'ya bakışındaki lezzette ve o gözlemcilikle küçük sokağın sağına soluna bakınarak yürümeye başladılar: Islaklığına kırmızılı mavili floresan ışıklarının vurduğu, bağırdan şarkıların yankılandığı, abartılı renklerin renk kattığı, küçük küçük evlere tıkışmış kadınlar ve onları izleyen; kapalı bir anadolu şehrinin çapkın bakışlı, hovardalığın etiketini rol bellemiş, hazzın tatlı tatlı gülümsemesini yüklenmiş farklı yaşlardan erkeklerinin dolaştığı sokakta...

Herkes kendi cesaretince birini seçerken, onlar da öylesine bakınıyorlardı. Öylesine bir aşk özlemi çekiyorlardı ki en romantiğinden... Güzel bir akşamdı. Oraları, onlar başka türlü anlamlandırıyorlardı. Ev gibi kutsal, sıcak anlamlar yüklenmiş bir mekanın 'genel' takısıyla tanımlanmış ve çoğaltılmış hali; toplumun çoğunluğunun ahlaki yargılamalarından bakınca aslında insanlara nasıl da iğrenç geliyordu. Dolayısıyla o mekanların işçileri de... Evlerden birinin ışığında, kendi ışığını etrafına yayan, sanki bir sosyolog gibi; diğer kızlara yaptıkları işin her hangi bir yerde çalışmak kadar onurlu, hayatın bütün orospuluklarından bakınca; yaptıkları işin aleniyetinin delikanlılığından, lafları eylemleri oraya buraya çarptırmadan yaşama biçimlerinin dürüstlüğünden söz ediyor sanılırdı. Hiç tarzı olmadığı halde o genç kadın, kaçınılmaz bir şekilde onu çekti. Göz göze geldiklerinde değerler silsilesine çok şeyin katılacağını görmüştü. Yatağın üzerine uzanılmış, aleladeliğe anlamlar katmaya çalışan dokunuşların arasında gözü komidinin üstünde duran, ara verilmiş kapağı üstte dönük kitaba takıldı; kitap, o sıralarda okumakta olduğu Judith Guest'in ' Sıradan İnsanlar'ıydı. ...2
Görsel: Nikola Borissov- Widelec.org

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 2

...
Gurbette, bolca yabancılığın olduğu bir yerde aynı aidiyetleri paylaşan insanlar gibi sarsıldı. Kendinin bile bazı önyargılardan henüz kurtulamamış olduğuna şaşırdı . Orası öyle bir yerdi ki, o kitap orada olamazdı. Oysa onlarda işlerinden çıkıp eve giden, üzerlerindeki işleri çıkarttıktan sonra normalleşen paşalar, genel müdürler, mühendisler, doktorlar gibi 'sıradan' insanlardı. Daha sonraları bunun üzerine ve hayata dair çok uzun sohbetler yaptılar birlikte. Tutkunun sınırlarında gezerek... Sanki sevişmeyi ilişkilerine yasak etmiş, kalleş yanının vereceği zarardan birbirlerini korumak istemişlerdi. İlişkilerini, adı 'bildiğimiz' aşk olan duygunun da ötesinde, kırılmasına izin vermeyecek kadar narin sevmişlerdi. Bunu eskimesin diye birbirlerine hiç söylemediler.Bir araya geldiklerinde ruhları konuşuyordu. Sıklıkla ve bulundukları yaşın tazelikleriyle 'ben ne kadar oyum, o da ne kadar ben' diye düşünüyorlardı. Bütün bu tazeliğe rağmen ötekinin olmuşluk hali ilk ve tanımaz sevişmelerinin sonunda ruhunun boşalmadığını farketmiş, bu hali ona, onu tanıyarak söylemiş, bu farkedişinin derinliği ile onu duvara çivilemiş, gecenin zifir karanlığında arabadaki neşeli gürültüye inat bir yalnızlıkla Eski Kent'e dönene kadar; onu, o duvarda asılı bırakmıştı. Birçok insana anlaşılamayacağı için söylenmeyecek sıradan bir söze çok mu anlamlar yüklemişti yoksa. Oysa hissedişlerinin hayatı boyunca kazık atmayacaklarını görecekti yılların içinden geçip giderken.

Genç kadın her boş anında, her izin gününde eski kente geliyor, o da fırsat yaratabildikçe onun şehrine gidiyordu. Birbirlerinin ruhuna dokunarak konuşuyorlardı. Bir türlü soramıyordu: ''Neden?'' Kadın anlatırken pimi çekilmiş zaman ayarlı el bombaları bırakıyordu aklına. Kendinle kaldığında el bombaları patlıyor, pazıl yavaş yavaş tamamlanıyordu. ...3

Görsel: widelec.org

11 Aralık 2009 Cuma

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 3

...
Kendi şehrinde, askeri hastanede yattığı günlerden birinin öğle üzeriydi. O gün, şehirde görevli akrabaları bir albay ve şehrin diğer komutanları hastaneyi ve yatan askerleri ziyarete gelmişlerdi. Albay onun yatağının yanında ayakta, o da yatağının içinde doğrulmuş sohbet ediyorlardı. Bir bayram arifesiydi ve dışarıda serseri bir bahar vardı. Karşıdaki sigara fabrikasından, makinelerin ahenkli sesleriyle işçi kadınların mahalleli konuşmaları geliyordu. Keskin bir tütün kokusu sarmıştı ortalığı... Bayram alışverişine çıkmış insanların coşkulu telaşları sokağa yayılmış satıcıların çağırtkan bağırışlarıyla, arabaların motor seslerine karışıyor, iki taraflı yüksek binaların daracık bir vadi yarattığı küçük caddede alabildiğine neşe yankılanıyordu. Havanın keyfiyle martılar denizin kokusunu yanlarına almış, hastanenin bahçesinden çatısına, oradan karşıdaki tekel binasına uçan tütün kokusuna sarhoş güvercinleri ziyarete gelmişlerdi. O ise dışarıdaki hareketliliğe aksi bir sessizliğe teslimdi. Oysa daha dün, onu tadellalarla seven, kendince çok haklı ama yine de umursuz bir telefon konuşması sonunda evliliğe gidecek olan sevgilisi ve kız arkadaşı gelmemişler miydi? Kesmemişti!.. O, o günkü sıkıntılarına değecek bir şefkat eli arıyordu.

F amcasıyla rahatsızlığının durumu, o akşam taburcu olacağı üzerine konuşurken her güzel şeyi farkeden gözleri kapıya kaydı. O ulu adam da bu anı yakaladı. Yumuşak ve sevgi dolu bir yüzdeki, odayı usulca tarayan, aradığı kişiyi bulunca parlayan yeşil iki gözle göz göze geldi. İçinde kopan ve şükreden bir ibadet rüzgârıyla koşmak istedi. Ruhu koştu, sarıldı; bedenini beklemeden. Bedeni yatakta oturmuş, etrafı unutmuş, kimseyi görmez bir çoşkuyla 'ona' koşan ruhuna bakıyordu. Yatağın yanıbaşındaki ulu adam durumu hemen kavradı. Şefkatli, onaylayan bir bakışla kapıda duran genç kadını çağırdı, diğer komutanları sesizce koğuştan çıkararak... Bedeni; onun açık kumral, parlak, kulaklarının üstünden içe doğru taranmış, yürüdükçe havalanan özenle taranmış şık saçlarıyla sanki birazdan haberleri sunacak spiker makyajındaki sade şıklığını, iyi haberin yüzde yaratığı tebessümle sevdi. Güven dolu adımlarla göğsünü gere gere yürüyüşünü, sindire sindire ve kalbine kazıyarak izledi. Yavaşça yatağın kenarına ilişti genç kadın, ona koşan ruhu ait olduğu bedene yerleştirerek. Olağanüstü bir kadın kokusuyla aydınlandı ortalık. Dışarıdaki bütün sesler, bir şarkının notaları olarak doluştular odaya. Bütün martılar, bütün güvercinler, bu kez serçeleri de yanlarına alarak sigara fabrikasının çatısından, muzurca anlamlar yükledikleri gülüşleriyle bu ana tanıklık ettiler. Zaman akmayı bırakıp, kare kare anın fotoğraflarını çekti. Genç kadın elini uzatıp, ruhuyla buluşan yanağa sıcacık bir yürek koydu. O dağıldı.

Zamana yalvardı: 'Biraz daha!'

Zaman durmayı bıraktı. Bu kadar kıyak yeter deyip, akmaya başladı. Bir süre sonra da çekti gitti, güzel olan herşeyi yanına alarak. Aslında o gün ve bayram süresince onların evinde kalabilirdi. Herkesin saygı duyacağı kadar güzeldi. Onun hayatına müdahale etmeyecek kadar dosttu. Zaten sesizce, zedelemeden çıkıp gitmemişler miydi hayatlarından; birbirlerini hayata salarak......4

10 Aralık 2009 Perşembe

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 4

...
Kentten gelip geçmiş binlerce kültürün, aşktan, tutkudan, yürekten izler bıraktığı sokaklarında gezerken harabe bir konağın ırmağa bakan duvarına oturmuş, bacaklarını ırmağa doğru sarkıtmış, karşı dağlardaki Ferhat'la Şirin'in aşklarının izlerine bakıp, Fuzuli'nin sevgiliye kavuşmama felsefesini konuşuyorlardı. Ve konuştukları her konunun derinliklerinin onları bir ayrılığa sürükleyeceğini bilerek... Bilinmeyen, sadece bu sonu hangisinin getireceği idi. Kendinin getiremeyeceğini biliyordu. Aslında geçmişindeki ve o anındaki ilişkilerini ve bitirişlerini anlattığında teşhisi koymuştu öteki; 'Veren taraftasın sen, uğurlayan olursun,' demişti.

Karşısındakinin taşıyamacağını düşünürse kendi sıkıntı çekmeyi göze alabiliyordu, gönlünde, aklında bitirse bile ötekini önemsiyordu, dünyanın tüm yüküne sadece kendi karşı koyabilir sanıyordu, garip bir gözüpekliği ve başkalarına pek kıyamayan bir yüreği vardı. O, seven her kalbin karşısında hep ihtimali zorluyordu. ...5

9 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 5

...
Tugaydan çıkıp binbaşıyı eve bıraktıktan sonra cipi park edip yukarı gazinoya doğru çıkmaya başladı. Arkadaşlarının bir kısmı izinde oldukları için, garson çocuklarla sohbet eder oradan da sinemaya giderim diye düşünüyordu. İlişkisini onlara söylememişti. Racona ters düşerdi. Aslında saygı duyarlardı da derinliğini, nedenlerini ve farklılığını gözetmez, o yaşın duyguları ve davranış biçimleri üzerinden bakarak çeşit çeşit geyiklerle dalgalarını geçerlerdi. Belki de gizemi, onun romantik ve yakışıklı roller biçen hallerini sevdi. Yukarı, orduevine çıktığında hummalı bir telaş vardı. Bir hafta evvel üst binanın 12 Eylül paşalarına ayrılmış odasında müthiş bir doğum günü yapmışlardı ona. Bütün bir gün boyunca uyanamadığı bir gizlilikle hazırlanmışlardı geceye ve muhteşemdi herşey... Salona girdiğinde askerlerden oluşan orkestra prova tadında, aynı şarkının bazı bölümlerinde durup, sonra üzerine başka tınılar ekleyerek baştan alıp, aynı şarkıları farklı tadlarla çalıyorlardı. Prova yaptıklarını düşünerek; ''Hayrola çocuklar düğün mü var bu akşam!'' diye sordu. Düğün ya da başka bir etkinlik varsa sinemaya gitme fikrinden vazgeçebileceği ihtimalini düşünmüştü o anda. Saat; güneşin yüksek dağların arkasına çekilmeye başladığı, günün ışıklarını gecenin yakışıklı lacivertine terketmeye hazırlandığı vakitteydi. ''Yok, hafta sonu kolordu komutanı toplantıya gelecekmiş, dolayısıyla akşamına protokolün de dahil olacağı büyük bir yemek var, ona prova yapıyoruz.'' yanıtı geldi ortaya sorulmuş soruya. Küçük bir şehir olduğu için, eğer bir etkinlik yoksa subaylar, aileleri hafta içlerinde pek yemeğe gelmezlerdi orduevine. Yalnızca, iyi içen daha doğrusu içmeyi ve yaşamayı bilen, çok da çekici bir karısı olan ordonatçı bir binbaşı zaman zaman karısıyla gelir, askerlerden oluşan orkestra da provaları varsa, ya da o isterse, onlara özel ve onların sevdiği şarkıları çalarlardı. Camın kenarında, eski kente bakan bir masaları vardı hikayenin o'sunun ve arkadaşlarının; eğer herhangi bir etkinlik için bir hazırlık yoksa o salonda, genellikle yemeklerini orada yer, yirmi yaşın tadında sohbetlerini, heyecanlarını, anılarını, hayallerini katarlardı içkilerinin yanına.

Salona girdiğinde kendi masalarının hazırlanmış olduğunu görünce, ’’hayrola çete izinde diye bizi satıp, masamızı başkasına mı açtınız köleler!’’ diye yüksekten bir sesle takıldı. Yanıt: Sanki daha önceden hazırlanıp, derin dondurucuya gerektiğinde kullanılmak için atılmış gibi tez elden geldi: ''Yok sahip, 'E' binbaşı ve eşi yemeğe gelecekmiş, hazırlık ona...’’ Özellikle tugay komutanın muhafızı olan çete elemanı arkadaşı o gün orada olsa binbaşı falan dinlemez, şakadan da olsa ortalığı katardı birbirine ya, neyse!.. Tüm bu şakalaşmaların arasında, kendi kölesi yanaştı en şakadan hali ve en sevimli esprilerle bezenmiş en yalakalığıyla; ''Sahip iyi ve keyifli gördüm seni, bir şey yiyecek misin?'' Sonra, gaz veren bir edayla sırnaşarak ekledi; ''İbo gelirken Diren'in şaraplarından getirmiş açıyorum sana.'' O da, pusuya düşürüldüğünü henüz fark edemeyen av hayvanı salaklığıyla ve usulca bir saflıkla kafasına kaldırıp kölesine bakarak, ''hadi ya! Hangisinden?'' diye sordu. ''Vadi... Keser mi abisi'' diye yanıtladı ötekisi ve ekledi, ''sahip, binbaşı gelmeyecekmiş sen masanıza oturabilirsin.'' Sırıtkan köle, sırıtmaya devam ederek, genelde üzerine yapışmış ve olağanlık arz eden en fırlama haliyle ve şehrinin yerel ağzıyla geyikler yaparak devam etti; ''Karavanadan artan makarna var. Isıttırayım.''

Yüzü sahneye dönüktü ve bir yandan sahnedeki çocuklarla laflıyordu, bu yüzden ona yanıtsız kaldı. Orkestranın solisti, şehrin kızlarının gözdelerinden İbo'ya seslendi, 'şarap getirmişsin. Sağol! İbo'nun, sanki kurulmuş pusunun hiç ayrıdında değilmişcesine bir ifadeyle ve duraksayarak kurduğu, ''lafımı olur tertip, afiyet olsun.'' cümlesine: elini kalbine götürerek, oldukça külhan bir 'eyvallah' çektiği anda, sol omuz başında biraz da karikatürize ederek sol koluna yerleştirdiği kıvamında bir peçete eşliğinde seremoni yapan kölesini fark etti. Oldukça iyi restoranlarda çalışmış, raconu çok iyi bilen köle önce şişeyi ve etiketini gösterdi. Sonra, son derece estetik hareketlerle -ve özellikle abartarak- esprilerini de ellerine ve yüzüne yükleyip durumu iyice anlamlandırarak şişeyi açıp, şişenin ağzını temizlemek için şarabın bir kısmını önce boş bir kadehe döktükten sonra; tadım için, bir miktar şarabı da onun önündeki kadehe döktü. O da, onca espriye donuk bir şakayla ve sessiz kalarak cevap verip, hiç uzatmadan şarabından bir yudum aldı ve devamı için başıyla onayını verdi. Bütün itliği ile ''önce hanımlara dimi sahip?'' diye sordu köle(!). Onun, şakacı bir kızgınlıkla elini, ona vurmak için kaldırıp omuz başında duran kölesine döndüğündeki cümlesi; sadece, ''Aman tanrım!'' olabildi. 'Doğum günün kutlu olsun' diyen iki dudak yanağına, salondaki herkesin içini ısıtacak sıcaklıkta bir öpücük kondurdu. Öpücüğün sahibi karşısına oturdu, şaraplar dolduruldu. Orkestra, akşamları içmekten yorgun düştükleri anlarda, teybe koyup üst üste başa sararak dinlettiği; Çocukların, sevgililerinin, karılarının fotoğraflarını önlerine koyup onlarla sivilleşirken, özlemin gözyaşlarını o anda kurdukları iptidai siperlerine saklamaya çalıştıkları Tapılacak Kadınsın'ı çalıyordu. Onunsa, gözyaşları orduevinin camlarından taşıyor, her bir kayaya çarptıkça daha fazla çağlayarak aşağıda sakin sakin akan Kızılırmağa karışıyordu. Uzanıp ona dokunmak istiyor. Gücü kolunu kaldırmaya yetmiyordu. O; dokunduğunu biliyordu....6

Görsel: widelec.org

8 Aralık 2009 Salı

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 6

...

''Aşk bazen talepkardır, Ferhat’a dağları deldirecek kadar demiştik o gün dimi cankuşum!''

O gün, Fuzuli'nin hiç bir karşı tavır, ego barındırmayan, hiçbir kazaya uğramayacak hayali aşkını sevmişlerdi. Cankuş: ne garip, daha sonra başka bir sevgilinin ona kullandığı ifadeyi bir gün ona kullanacağından hiç sözetmemişlerdi. Zaman sonsuz bir deniz gibi uzanıyordu, sanki karşı kıyısı yokmuş gibi... Çok şey yaşamış insanların edasıyla konuşurlardı. Oysa ne kadar çok şey daha yaşadılar kendi hayatlarında... Ne güzel demişti, 'Birine âşıksın o bunu bilmiyor. Sen, yalın ve saf hayallerinle dilediğince seviyorsun; hiç kavgasız gürültüsüz... Bazen bir deniz esintisi yüzlerinizi okşarken çıplak ayak kumlara oturmuş, kalbinizde ter basmış bir sevda, ateşli bir sevişmeye giden yolda yıldızlar mum olmuş, deniz en güzel bestesini size çalarken, mahrem şeylerin titrek ve sessiz tonunda, tüm kıvrımlarınıza dokunarak konuşuyorsunuz. Bazen bir sinema salonun da, birbirinizin sıcağına sarılıp bir aşk filminin her karesinin ruhunuzda açtığı ufuklara teslim, aynı patlamış mısırı aynı kola ile pay ediyorsunuz. Sinemadan çıkıp, soğuğun sizi hala sinema koltuğunda kalmış sıcaklıktan uyandırmasına izin vermeden ama yine de üşümüş ve sokulgan adımlarla çocuk uykusunda sokaklarda sevdalı sevdalı yürüyerek eve gidiyorsunuz. Gecenin sessiz aydınlığında, birbirinizin notalarına dokunarak yaratılan müziğin ve şarabın eşliğinde geceyi gündüze döndürüyorsunuz.'... 7

Görsel: Neslihan Öncel'in Broken Time adlı fotoğrafıdır.
http://neslihanoncel.blogspot.com/

7 Aralık 2009 Pazartesi

Bir Romanımsının Ötesinden Berisinden Rastgelesinden Bir Bölüm: Hayatı Öğrenmek Adına En Özel Tanıklığısın Ömrümün/ 7

Şans yoktur, ihtimal var demişlerdi; dar sokaklarda elllerinde dondurmalar, o çantasını, o da kendini sallaya sallaya yürürken... Trenlere ve mekânlarına tutkulu olan, ötekini ayartmış, kayalara oyulmuş tünelin üstüne çıkarmış, ağız tarafından ayaklarını sarkıtarak, altlarında uzanan rayların uzaklara taşımasına sevdalı, yaramaz çocukların evden izinsiz telaşıyla ama yine de zamana kayıtsız bir neşeyle, yüzlerine bulaştıra bulaştıra yemişlerdi dondurmalarını... Evet şans yoktu, ne aradığını bilmek vardı. Eğer ondaki hayata merak, hayata tutku olmasaydı; o gün, farklı gözlerle dolaşıyor olacaktı orada. Oysa o ne aradığını bilerek dolaşıyordu hayatın içinde. Ötekindeki insan sıcağı olmasa, karşısında en asker haliyle, dudak ucunda asılı duran, görmesini bilene ben iyi birisiyim aşkı bilirim, tutkuluyum diyen; bütünüyle güven dolu, sanki çok önceden tanışıyormuş hissi veren gülüşü yakalayabilir miydi? Öteki yakalamıştı ondaki zaafları… Zaaf? Aslında durumu tanımlamakta oldukça ağır kalmadı mı? O aradığını bulmuştu gelecekte bir zamanda... Gerçekten bulmuş muydu? Yoksa aklın hayat boyunca oynadığı oyunlardan biri olan yanılsama mıydı tüm yaşanacaklar. Tıpkı bütünlemeye kalmış, sonucu aslında bilen öğrencinin okul camına asılmış listede adının karşısındaki notla yüzleşene kadar sürekli kendini rahatlattığı, ruhunda iyimser rüzgârlar estiren, insan ruhunun en çok hoşuna giden, gevşeten, bulutlara taşıyacak kadar hafifleten bir yalan şırıngası mıydı herşey?

Görsel: Neslihan Öncel'in Karmaşa adlı fotoğrafıdır.
http://neslihanoncel.blogspot.com/

6 Aralık 2009 Pazar

Karpuz Kabuğundan Gemi Yapanlara...

Ahmet Uluçay'ın anısına...








Işıklar sönüyor, iki film birbirine karışıyor.

Sıcağın sessizliğinde bir kasabadayız; kavurucu yazın iş saatleri yalnızlığında sokaklarda... Köşe başında; esnaf bezginliğinde karpuzcuyla, karpuz kabuğundan gemi yapma hevesinde çırağı... Siyah saçları zülfünde bir kız: henüz görmedik... Berbere teslim edilmiş, kendini beğendirme saçlarının telaşında çocuk; cebinde sevgiliye aynası ve tarağı ile...

Şimdi; akıp giden ağaçlara ve zamana yolcu bir tren kompartumanında, eski kenti kaydedecek bir kamera dağlardan yol bulup akan kışın ırmaklarını izliyor.

Çocuk, karpuz kabuğunda yürüyor, hapsolmuş aşkın ilan edilmemiş yüküyle; uzak fotoğraf kareleri gibi sessiz!.. Bir arkadaş; söylenmemişi, söylenemeyeni kusma niyetine telaşlı; gemileri ortak!..


Ön kompartumanda; meraklı yanakları al al, utangaç gülüşlü çocuklar...

Saçları kırık aynada ıslanıp siyah saçlı kıza şekillenmiş çocuk, ortağı ve diğer ortağı -ki sevdasını göremedi diye karpuz kabuğundan perdede, hayallerine kıyamayıp hayallere kıydı, deliydi! Gizlerinin telaşında, yalanların siperindeler...

Bir istasyondayız... Bir kadın bindi; badem gözlü, elinde pazaryeri gofretleri...

Çocuk: Sıcağın duvar dibinde,elinde çay... Siyah saçlı kız gözucunda... Kızsa, derinlerin kabülünde bir reddedişle beğenmezlikte... Pencereye saklanmış bir bakışın tülünde teneke saksıda pempe çiçekler...


Şiirin hareket memuru: Ki az önce gişede biletçiydi, ondan önce müdür odasında istasyon müdürü... Şimdi, kırmızı yeşil tabelasıyla başında lacivert şapkası, uğurlar olsuna çalacak düdüğü ve yalnızlaşacak az sonraya... Oysa, akşam memurlarını çağırmıştı yalnızlığa!.. Geç vakitte sığıvermişlerdi bir odaya tek kişilik bir kalabalıkla...

'Yürüsene be adam, hadi yürü' öfkesinde saniyede yirmidört kareye dönüyor kollarımız...

Dışarıda esen rüzgara uzatamadan kafamızı, o treni yalayıp geçiyor sürekli; serinini camlardan koridora bırakarak... Karşı yamaçta bir adam takılıyor kayıda, belli ki telaşları çocuklarına... İstasyonda binen kadının çantasında çarşının ekmek kokusu... Karanlığın mumunda makinanın hayali... Dışarıda mayıs dirilişi, rayların kenarında öbekler, beyaz yakalı köy yüzlü maviler... Senaryolar yazıyoruz karpuz kabuğuna !..

Ön gruptan bir çocuk çekingen bir hevesle soruyor, ''TRT'den misiniz?'' Bir ön yargının anlık ele geçirmesi sonraya pişman bir cevap veriyor; ardında utanmanın sevecenliğini yeşerterek...

Siyah saçlı kız, derinlerin öfkesinde koyuyor mektubu yüreğinin derinine; ve kendi izbesinde, çarpan bir nefesle okuyor sığınmış her satırın yalnızlığını...


Gelecek bir zamanda, bir filmin jeneriğinde adı okunacak(ön kompartumandan gelen)çocuk, ''senaryolar yazıyorum, kasaba gazetesinede yazılar,'' diyor!.. Sohbet koyu ve bir kamera dokunulacak kadar yakın şimdi. Genç adam çocuğa dokundu! Hayalleri hayal olmaktan çıksın diye...

Siyah saçlı kızdan ses yok. Yürekte merakın kaygısı... 'Üstünü ört' diyor, suratındaki tokatın kızarıklığını örten çocuk: ''Sen ünlü bir yönetmen olduğunda kızlar gani'' Kaç gani o yüreğe örtü ki?

Meraklı yanakları al çocuk, yeni senaryolara iniyor sıcak simit kokulu istasyonda... Filmde kanter içinde bir öfkedeyiz; anasını sattığımın adamı yürüsün ışığın vurduğu perdede diye!

Kampanalarda istasyon sesi... Badem gözlü kadın iniyor; gofretlerle ve çarşı kokan ekmeklerle... Yamaçtaki adam uzanıyor güleç bir minnetle, elindeki torbalarla pazara satılmış süt bidonlarına; bi de çocuklarının anasına... Düdük duyuluyor! Ağır bir gıcırtıyla hareket eden tren yalnızlığı bırakırken arkasında, kadınla adama köy yüzlü bir kurbağa katılıyor; terli önlüğünün oyuna karışmış tozuyla... Tren uzaklaştıkça hızlanıyor. Onlar; tren uzaklaştıkça yaklaşıyorlar.

Kumlara uzanalım diyor, arkadaşının aşkına ulak olan çocuk... Karpuz kabuğundan bir deniz, sıvanmış paçalara yan gelip yatılmış bir kumsal...


Kapıdan giren ışık hüzmesinde bir genç adam, hediye paketinde çikolata... 'Karpuz kabuğundan gemi yaptım' der gibi... Dedi!

Bir anne, bir baba, bir çocuk evlerinin huzuruna yürüyorlar sırtlarında e(K)mekleri... Size diyor, teşekkür diyor, o trende diyor, karşılaşmasaydık diyor... diyor... diyor... diyor. İki damla yaş yerinde duramıyor. Eski kente bir kaçış, bir hayata dokunuyor. Bir hayat hayata akıyor, on evvel zaman önce...


Yazıda kastedilen ve uyarlanan şiir, Ö.Asaf'ın -kalın istasyonu-adlı şiiridir.

İlk Yayın Tarihi: 09.08.2008

4 Aralık 2009 Cuma

Hissesi Olan Küçük Bir Öykü Bu..

İlkokul üçteyken:

Bir sabah arkamdaki sıraya iki çocuk geliyor: Sessiz, sınıfın kalabalığından uzak, diğer çocuklara benzemeyen iki çocuk.

İlgimi çekiyorlar. Farklı, yalnız, kendilerine yabancı bir kalabalıkta birbirlerinden güç alan iki arkadaş. Koca bir sınıfın içinde iki kişilik gettolarına sığınmış, ötekilerden soyutlanmış iki çocuk.

Günlerden bir gün bir beslenme saati:

Bütün sınıfta hummalı bir telaş, herkes beslenme çantalarına yerleştirdiklerini sıraların üzerine çıkardıkları örtülere yayıyor. Bizim 6 kişiden oluşan kümemiz hemen onların gettosunun önünde. Onların sırası, benim arkamda ve sınıfın arka duvarının hemen önünde. Bir gün önce en amcam, sadece pastanelerde görebildiğimiz portakal sıkacaklarından almış bize, ve bir de tost makinesi; okul kantininde ve bir kaç kafeteryada gördüğüm, arada bir alabildiğim tostları yapan makinenin aynı markasının en küçüğünden: Ce-Zi-Ne... Markanın açılımını öğrenmişim amcamdan ve çok keyifle paylaşıyorum bu bilgimi...

O gecenin sabahında okula gitmeden önce, koca bir şişe portakal suyu sıktırıyorum ve 6 tane tost yaptırıyorum bizim küme için.

Hırçınlığını, farklılığını ve dik duruşunu sevdiğim şehrin zenginlerinden bir kuyumcunun kızı; sadece çizgi romanlarda koşturan köpeklerin ağzında görebildiğimiz, şehrin en sosyete kasabında satılan, henüz, seçkin ve sosyete yiyeceği olarak çok dar bir kesimin dışındaki mutfaklara girmemiş olan sosis dolu tabağını çıkarıyor. Sonra, kendinin bir şey yemeyeceğini söyleyerek sakın almayın der bir edayla sosisleri uzatıyor -ya da biz öyle anlıyoruz- tadı nasıldır acaba diye merakla bakıyoruz. Yutkunuyoruz ama istemiyoruz. Ve o, çıkardığı hızla sıranın gözüne koyuyor sosis dolu tabağı. Hepimizin aklı, 'sosis nasıl bir şey ki acaba' da kalıyor.

Bütün bir sınıf, her bir kümedeki şen lakırtılar eşliğinde keyifle yerken yiyeceklerini, bir an arkamdaki yalnızlığı fark ediyor ve onlara dönüyorum. Kendi tostumu ve sosislerini paylaşmamak için hiç bir şey yemeyeceğini söyleyen kızın tostunu onlara uzatıyorum. İkisi de ağız birliği etmişçesine kabul etmiyorlar ve belli ki bu konularda tembihliler.

Yıllar sonra:

Mağazanın kapısından uzun boylu kumral bir genç adam giriyor. Ben yaşlarda. Bir araba için vitrinde gördüğü karbüratörü soruyor. Fiyatını söylüyorum. Sonra tanışıklık vererek adını söylüyor. Sarılıp öpüşüyoruz; o iki çocuktan Hicabi bu. Hurdacılık yaptığından söz ediyor. Diğer arkadaşı soruyorum. Onun da kendiyle aynı işi yaptığından, sıklıkla görüştüklerinden, hatta birlikte olduklarından söz ediyor. Selam yolluyorum. Aradan bir kaç gün geçmişken diğeri de geliyor mağazaya... İkisinin arabaları da aynı marka bir kamyonet. Bir süre müşteri, arkadaş, dost olarak devam ediyor ilişkimiz. Sonra kopuyoruz ve uzun süre göremiyorum onları.

Yıllardan bir kaç yıl sonra:

Alacak tahsili için Belediyedeyim. Koridorda ilerken bu iki çocuktan adı Murat olana rastlıyorum. Sarılıp öpüşme faslından sonra, artık belediyede çalıştığını, hurdacılığı bıraktığını öğreniyorum. Hurdacılık işinde çektiği sıkıntılarını, sosyal güvencesizliğini, bizden arabası için aldığı yedek parçaların paralarını ödeme konusundaki zorluklarını bildiğim için seviniyorum onun adına.

Bir kaç yıl daha sonra :

Tarihi sebze hali ve şehrin nikah salonuyla birlikte bir sürü dükkanın olduğu bina, yerine daha modern bir alışveriş merkezi yapılmak üzere yıkılıyor. Önünden geçerken fark ediyorum ki üstlenici firmanın proje yöneticisi liseden beri arkadaşım olan, beraber eğlenip güldüğümüz, her türlü pervasızlığı yakıştıra yakıştıra yaptığımız C. Şehrin en zengin mütehaitlerinden birinin oğlu ve işin yüklenici firma adına taşeronluğunu yapıyorlar. Oralarda işim olduğunda sıklıkla yanına uğruyorum. Günlerden bir gün, onların inşaatın hemen yanına kurulu ofislerinde laflarken Murat'ı görüyorum. C. tanıştırmaya yelteniyor, biz sarılıp öpüşüyoruz. Öğreniyorum ki Murat belediye adına inşaatın kontrolünden sorumlu...

Bir kaç yıl daha sonradan bir kaç hafta sonra:

Yine o bölgede halletmem gereken işlerin arasında, arabayı onların inşaata park ettiğim için uğruyorum şantiyeye. Çaylar söyleniyor. Üç beş laftan sonra Murat izin isteyip bir iş için dışarı çıkıyor. C, Muratı insan olarak çok seviyor. Ama son bir kaç gün içinde yaşanan bir olaydan dolayı da gülerek ve birazda fırlamaca serzenişlerde bulunuyor.

Olay:

Binanın kazısı sırasında toprakları taşıyan kamyonlardan biri yükünü dolgu yapılan boş bir bölgeye boşaltırken aracın şoförü, boşalttığı toprağın içinden eski paraların ve altınların çıktığını fark ediyor. Niyetlerde bunları pay etmek varken, Murat durumdan bir şekilde haberdar oluyor. Onun tavrını sezdikleri için yoğun bir ikna çabası içine giriyorlar, çıkanları iç etmeyi düşünenler. En azından, kendi pay almasa bile görmezden gelmesini öneriyorlar. Murat bunların hepsini kulak arkası edip doğru müzenin yolunu tutuyor ve onları haberdar ediyor durumdan. Bugün şehrin müzesindeki önemli eserlerin bir kısmı onlardır.

Geçen gün yine yolda karşılaştık Murat'la, çocuklardan konuştuk. En çok onun çocuklarından... Karısından, çocuklarından, yuvasından söz ederken ki ifadeleri, yüzündeki mutluluk müthişti. Sonra ondan ayrılıp yürürken, onun üzerine upuzun bir yazı yazmayı düşledim. En çok okula geç kaldıkları sabahlarda mazeret olarak beyan ettiklerine takılı kalmıştım hep. Hazırlanamamak? Sormuştum kim hazırlıyor sabah okula sizi diye... Ablalar demişlerdi... O ablaları, onların yüreklerindeki paylaşma ve yardım duygusunu, dayanak olma hallerini hep merak etmiştim. Sonra ayağım hiç kesilmedi çocuk yuvalarından...

Murat, sadece bir tek kararıyla bile ve üstelik yoksul, kimsesiz bir çocuk olarak büyümüş olmasına rağmen insanlığını ortaya koydu. Emin olun C. onca zenginliğe ve varlık içinde büyümüşlüğe rağmen, eğer Murat gibi biri olmasa iç ederdi çıkan hazineyi. (En azından bir kısmını)

Hikayenin kıssadan hissesi ve önermesi şudur: Eğer çocuklarınız varsa, bir çocuğunuz daha olsun. Eğer çocuklarınız yoksa, bir kaç çocuğunuz birden olsun. Yolunuz arada bir de olsa kimsesiz ve yardıma muhtaç çocukların olduğu yollara çıksın. Aşağıdaki logoyu tıkladığınızda gittiğiniz yer de başlangıcınız olsun.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP