28 Nisan 2009 Salı

Bir Kitabın Sadece Bir Kitap Olmadığı Bir Durum Üzerine...



Küçük sehpanın üzerinde duran kitabın olduğu odadaki adamı tanıyorum. O kitabın, onun gönlünde durduğu yerden bakınca üzerine yüklenmiş duyguyu, coşkuyu, telaşı, yaşanmışı ve emeği görüyorum. Adam:Hem eski bir tanıdığım, hem çok iyi bir dostum...

Yüzüne bakıyorum; kitaba bakıştaki gülümsemesini kazıyorum aklıma; ve biliyorum...

''Nereden biliyorsun?'' derse okuyucu; dedim ya! Adamı taaa çocukluktan beri tanıyorum... Nereye, nasıl, ne gözlerle baktığını da biliyorum; gördüğünün ne olduğunu da...

Şimdi, o kitaba bakıştan anladığımı anlatayım size; yanlışsam, sadık bir okuyucum olarak düzeltir beni, bunu da biliyorum. Eğer ki bu blogda üç beş güne çıkmazsa yanılmışım başlıklı bir yazı, demek ki ben bilmişim keyfi hüküm sürmekte bende, bahçede, masada, gözlerde, ağacın üstündeki kuşa kalkan usul bir bira bardağında...

O kitap, bir kadına alındı; adım gibi eminim!.. O'na gidecek olan en çok seveceği bir şey olsun diye en çok da!.. Ve arandı kimbilir kaç kitapçıda, o'na bir kitap... Farklı olmalıydı!.. Ama, bildik ve sevdik de aynı zamanda...

Arabadan inildi yağmuru hissetmeksizin!.. O'nun için aramanın keyfi, telaşı, heyecanından öte; ne yağmur görüldü, ne çamur, ne belirsizlikler, ne başka bir şey, ne sorular... Aslında kitabı ona gitme fikri kafasında oluştuğunda, haftalar öncesinden görmüştü... ''Daha özel bir şey bulur muyum?'' diye aranmıştı uzun bir süre daha... Hiç bir kitapçıdaki hiçbir kitap, o kitabı aşamadı. Tekti!..

Karar o kitapta kesinleştiğinde ve sonraki günlerden birinde onu almaya giderken telaşlandı ''ya satıldıysa'' diye... Aslında, çok özel bir göz lazımdı, bunu biliyordu... Ya o gözlerden biri gördüyse korkularıyla girdi dükkandan içeri... Doğrudan o rafa yürüdü ve o rafın en üstüne, saklıda duran yerine baktı kitabın... Tıpkı çocukluktan bildiğim coşkusuyla sevindi...

Sonraki dört haftayı o kitabın verileceği an'ı, gözdeki ışıltıyı bekleyerek geçirdi; ve belki de, yanağına kondurulacak küçük bir öpücüğü...

Her o odaya, onun ziyaretine geldiğimde; o kitap, o sehbanın üzerindeydi; önemliydi!.. Ve o: kitapları, sevdiği bir heyecana alma sürecindeki heyecanın tadını çok severdi.

O tat, bir ömrün kaç keresinde vardır ki?

Bugün, sanırım dört ya da beş hafta sonra, kitabı aldı sehpanın üzerindeki yerinden, ben yanındayken... Haftalardır ayrıda duran poşetine koydu. Eminim ki içine yazacağı notu gideceği güne saklıyordu; hatta ne düşünüp ne yazacağını da bildiğimi söyleyebilirim, üç aşağı beş yukarı...

O kitap, yine gider mi gideceği yere bilmem, giderse başkasıyla değişir mi? Onu da bilmem... Ama, o kitabın ilk sayfasına yazılacak olanın, büyük olasılıkla değişeceğini biliyorum.

Dedim ya, adamın yüreğini çok iyi tanıyorum! Dostum benim... O yüzden, her bir satıra bir sürü duygusunu katık edip yazabilecekken...

Kısa kesiyorum.

27 Nisan 2009 Pazartesi

NBA; Yılın Çaylağı: Derrick Rose ...


La Paragas NBA uzmanı Mussano: Aylar önce sezon başlarken, bu yeteneği görüp; oyuncuyla ilgili üzerini tıklayarak ulaşabileceğiniz, Derrick Rose...Yeni nesil oyunkurucu! başlıklı, çok ayrıntılı bir yazı yazmıştı.

Kendisiyle gurur duyuyoruz.:))

La Paragas

26 Nisan 2009 Pazar

(Bu) Pazar'ların Bir Anlamı Olmalı...Mı?

Bir adam bu sabaha uyandığında, düş'e düş(en) aklına çarptı...Akıl defterinden şunu çıkardı:

''O soğuk ve bembeyaz bulutların arasından kendini ve sıcağını göstermeye çalışan yaramaz bir güneş ışını olup direk gözlerine vurmak istedim bu sabah. Ve içine dolan sıcaklığın bir tebessüm gibi yüzüne yayıldığı bu günde gözlerini kırpıştırarak sadece bana, en çok bana uyanmanı...Uyandın mı :-)''

Sonra ağrılı bir gecenin notunu çıkardı aklının defterinden:

''Suçu ihmallerime yüklüyor; iki doz ağrı kesicinin kucağına bırakıyorum kendimi.O usul usul dindirirken ağrımı; düş usulca sokuluyor yanıma. Uyandırmamaya gayret ederek sarılıyor sırtımdan; başını gömüp iki omuzumun arasına,kokumu çekerek içine davetsiz ve sevgili; sıcağına ekliyor beni.
''
Sonra daha farklı bir sabahın notunu çıkardı:

''Uyandırmak istemedim,usulca sokulup yanına uzanıverdim.Biraz uyudum biraz seni seyrettim, ve sonra sen uyanmadan dudağının kenarındaki o tebessüme bir öpücük kondurup geldiğim gibi usulca gidiverdim. İyi bir gün geçirmen dileğiyle kocaman bir günaydın sana,
''notunu bırakıp gittiğini sansa da(düş), kocaman kollarımla onu sarmalıyıp yol yorgunu saçlarının kokusuna masallar anlatıp, uyuttuğumu fark edemedi...
Sonra bir başka pazar akşamüstünün şu notunu:

''Elimde kahve kokusu, oralarda bir yerde bir kafede oturmuş seyrediyorum;soyut resimlere bakanın somut halini...Hatta; bir şeyler atıştırılan bir masada, gözlerim onun gözlerinden görüyor; kulaklarından duyuyorum belki her şeyi,ellerim ellerinde ısınmış, kalbi bende atıyor:))
''
Yine başka bir pazar sabahının şu notunu çıkardı akıl defterinden:

''Bugün gecenin güne kavuşma vaktine uyandığımda, çarşaf denizin üzerine doğmaya başlayan güneşin denize vuran renklerine baktım.Henüz saklıda duran güneş, denizin üzerine ''geliyorum'' diyen ipuçlarını atıyordu.

Bu anlara hiç tanıklık etmemiş biri için sadece denizin üzerinde yakamozların oynaştığı bu an, birileri için güneşin varlığını farketmek(mi)dir? O birileri, o anın güzelliğine bakarken ve bunun tadını hissederken daha büyük, daha sıcak, daha dokunan anın arkada olduğunu bilirler(mi)?''

ve düş(en)mesajın şu cümlesine tebessüm etti:
''...onca şey varken misal aşkla falan çarp değil mi?''
aklı, adamın içine ne düşündüğünü sordu...Adam, gönül defterinden gülümsedi;şefkatli ve kendi olan gülümsemesiyle...

fotoğraflar home made...

25 Nisan 2009 Cumartesi

Blog Party !..:))


Bir cumartesi akşamı sevgili Evren'le yazılarımıza karşılıklı yorum yazarken ve tesadüfen ikimizde kafa çekiyorken; blog üzerinden biraz da sohbet etmiştik. Bir içki tarifinden yola çıkarak gelişen yorumlaşma sırasında, onun Bir Dileğim Var yazısına yapılmış yorumlardaki neşe üzerine bir fikir atmıştım ve aramızda şöyle bir diyalog gelişmişti:

''Baharın etkisi midir bilmem ama bir gülümsemedir gidiyor her yerde... Hatta bir kaç gün üst üste gülümseme ikonları eksik gelen mailler bile bugün şakıyor. Raglalasak mı hazır toplanmışken:))''deyince ben; ''Kesinlikle raglalasak diyorum buraneros, (mı) sı fazla olmuş:)) Saatlerimizi ayarlıyalım mı ne dersin:)))'' diye yanıtlayınca Evren. Ben de, o anda biraz da espri olsun duygusuyla ''gelenek olup, bloglar üzerinden blog partileri düzenleniyormuş bir bakıyorsun:)) diye yanıt vermiştim. Evren buna katılıp şu ilaveleri yapmıştı üzerine: ''Harika olur düşünsene evindesin, istediğin müziği dinliyorsun, üstünde ne olup olmadığı bir tek seni bağlıyor... nasıl içtiğinde... alabildiğine yalnızsın, alabildiğine kalabalık o anda...''

O günden beri bu konuyu, daha doğrusu fikri yazmak konusunda düşünüyor ama uygun ortamı bulamıyorum. Şimdi akşam üzeri güneş dağların üstüne yaklaşmış, çekilme hazırlıkları yaparken, papatya tarlası bahçede tahta masalardan birine oturmuş usul bir birayla akşamın tadına varırken yazasım geldi. Kısmet bugüneymiş demek.:))

Her ne kadar bir Zihni sinir projesi gibi dursa da, şakayla ortaya çıkmış olsa da bu fikir; sonuçta, hepimiz yorum sayfalarında bazen sohbet tadında karşılıklı üç beş kelam ediyoruz. Bu olay da onun haftasonu yalnızları için daha gelişkin bir versiyonu olabilir di mi?:))

Nasıl olur bu iş? sorusuna yanıt olarak aklıma gelen yöntem şu: Parti sahibinin blogunda o gün açacağı parti sayfasında davet saatinde toparlanıp, davetin olduğu saatten itibaren laf lafı açar bir sohbet yapılabilir. Ya da bir konu saptanıp onun üzerinden lafa girip, taa nerelere gidilebilir kimbilir:)) Kimi partinin sonuna kadar kalır, kimi isterse şöyle bir uğrar gider. Partinin sonunda ev sahibi isterse ortalığı siler temizler. İsterse de partinin izlerini alır saklar.

Şakayla karışık bir sohbette ortaya çıkmış bu fikri bugün tartışmaya açıyorum.:)) Eğer; '' ya hakikaten olabilir!'' derseniz, fikirlerinizle katkı yapıp konuyu daha da olgunlaştırabilirsiniz. Keyifli partilerde görüşürüz umarım:)) Belki ilerde yapılabilecek canlı partilere vesile olur, kimbilir:))

Diyalogun tamamı için Bir Dileğim var adlı yazının yorum kısmına bakabilirsiniz:))

24 Nisan 2009 Cuma

Fark Nerede


Bir kaç ay evvel, güneydoğuda eylemlerde kullanılan çocuklar için bir yazı yazmıştım, bir milletvekilinin basın toplantısında bir soruya verdiği yanıt üzerine... O gün, devletin kırk yılda bir aklına gelen iyi niyetli tavrından söz etmiştim. Dün sanki devlet normaline döndü... Bu olumlu tavrı sürekli kılmak bu kadar zor mu ki insanı yazdığı yazıya pişman ediyorlar. Beni neredeyse daha önce yazdığım yazıda ettiğim söze pişman eden olayı kısaca anlatmak gerekirse; akşam televizyonda bir çoğumuzun izlediği, izlemeyenlerin en azından bugün gazetelerden okuduğu, Hakkari'de eylem yapan çocuklara müdahale esnasında bir polis memurunun bir çocuğu feci şekilde dövmesiydi.

Biraz geniş bakıldığında bu olay sizce bireysel diye nitelenebilecek bir eylem miydi? Bence değildi. Diyelim ki çocuğu acımasızca döven polis bireydi, eylem de bireysel. Peki olay yerindeki onca devlet görevlisi neydi? Bir kişi bile mi çıkmaz bir ambulans çağırmak için... Sonradan olay yerine gelerek, çocuğa ölmüş mü diye bakıp sonra çekip giden polis ötekinden daha mı az sorumluydu?


Osman Baydemir söyleme biçimi açısından en uzak durduğum ve sempati duyamadığım bir insandı. Ama seçim öncesi bir oturumda izlediğimde düşüncelerim değişmişti. Bir takım eylemsel düşüncelerine katılmasam da söyleme biçimini sevmiş, onun gözünden bakarak anlamış, sempati duymuş, bunu da yazımda belirtmiştim.

Dün 23 Nisan'dı, bayramdı. Hepimizin, en çok da çocukların bayramıydı. Oraya katılmamak bir protesto yöntemi olamazdı! Olmamalıydı. Protesto yapmanın önünde engel yoktu ki; yürekli bir adam için binbir yolu vardı. O bayramı, bugün karşı durulan insanlar yaratmamıştı. O bayramı Türkiye halkı kavramını ortaya atan M. Kemal Atatürk yaratmıştı. Bayram, bir çok farklı kimlikten oluşmuş Türkiye halkının bayramıydı. O bayram çocuklar ve Atatürk demekti! En çok da ulusal egemenlik!.. O Kurtuluş Savaşı' nı aklı başında herkes bilir ki bu ülkedeki farklı etnik kimliklere sahip, farklı anadilleri olan insanlar yan yana omuz omuza vermişti.

Bu ülke tarihinin değişik dönemlerinde yönetim gücünü elinde tutanlar; her etnik kimlikten, her dilden, her dinden insana haksızlık, ayrımcılık, işkence, zulüm yapmadı mı? Yaptığını aklı başında hiç kimse inkar edebilir mi, görmezden gelebilir mi?

Ama sürekli barıştan kardeşlikten söz ederken bu ülkenin önderi tarafından yaratılmış bir bayramı: "Her şeyden önce ülkede demokratik tahammül kültürünün ve kabul kültürünün gelişimine ihtiyacı var. Törenlere katılmamamız çok anlamlı ve çok ciddi bir mesaj" sözleriyle bugünkü yöneticilere karşı bir eylem halinde protesto etmek neyin nesi? O zaman bir takım kafatascıların söylemlerini haklılamıyor mu bu? O zaman demokratik tanımlar yüklemenin anlamı var mı verildiği söylenen mücadeleye...

Sürekli barıştan ve kardeşlikten söz etmenin anlamı bu eylemin neresinde? O bayram, karşı çıkılıp varlıkları protesto edilen adamların bayramı mıydı sadece? O bayram; bu ülkede yaşayan herkesin, en çok da çocukların bayramı değil miydi? Oraya gelmemek aynı zamanda bayramı da protesto etmek ve tanımamak değil miydi? En büyük tehlikenin kutuplaşma olduğu bir ülkede, toplumda kutuplaşmanın bu kez bir sivil siyasetçi tarafından yaratılmış hali değil miydi bu eylem? Çocukları eylem alanlarına sürmenin çakalca bir uyanıklık olduğu, bu tür eylemlere müdahale edileceği aşikarken çocukları oralara süren büyüklerin, oluşacak sonuçlardan propaganda olanağı yaratma mantığı güttüğü uzak bir olasılık mıdır? Ahlaklı mıdır?

O zaman devlet ile sivil bir belediye başkanının, demokratik tahammül kültüründen ve kabul kültüründen söz eden siyasetçinin, aynı gündeki olaylar karşısındaki tutumlarının farkı ne?

Resim:Home made,ve çiçekler taze:))

23 Nisan 2009 Perşembe

Bugün 23 Nisan Görev İstiyor Her İnsan!

Aslında bu konuyu, dolayısıyla önerileri; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne ve Türkan Saylan'a Ergenekon çerçevesinde yapılanlar, toplumda başlayan hareketlenme ve bunun blog yazılarına yansımaları üzerine yazmayı düşünmüştüm. Sonra dedim ki; bunu, sen en iyisi insanların çocuklara, dolayısıyla bağımsızlığa daha konsantre oldukları 23 Nisan günü yaz.

Sivil toplum örgütlerine katılmayı, oralarda görev almayı destekleyen biriyim. Bir takım eleştiriler yapacak olsam da, var oluşlarının, toplumun durağan kesimlerinde bir hareketlenmeye, katalizör görevi yapmaya, farkettirmeye yönelik etkilerini fazlasıyla kabul eden biriyim. Ama sonuçta onlarda yönetenlerinin siyasal bakışlarıyla doğru orantılı olarak şekillenen kurumlar. Ve ne yazık ki bir çoğunun içinde, yönetim kadrolarında yer almayı varolma sebebi sayan, bu yolda çaba içinde olan, kurumun sağladığı statüden fazlaıyla yararlanan insanlar da var. Bu insanlar yüzünden bazen kendinizi, istekleriniz ve arzuladıklarınız dışında kullanılmış saydığınız, sizi soğutan ve küstüren tanıklıklar da var. Ve bu tip örgütlerde kaçınılmaz bir biçimde ayrımcılık da var.

Geçen gün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nden bir yöneticinin bir cümlesi kulağımı tırmalarken, yüreğimi de yaraladı. Bir eleştiri üzerine gelen cümle şuydu: ''Tabi ki biz laik Cumhuriyetten yana insanlar yetiştirmek için varız. İmam Hatip benzeri okullarda okuyan ya da ailesi o eğilimde olan insanların çocuklarına burs vermiyoruz. Çünkü, zaten onlara verenler var.'' Burada durdum! Buna şaşırmadım, anlayışsız da değilim; başta dediğim gibi, bağnazlık sadece bir kesime, bir ideolojiye sırtını dayamış, orada vücut bulan bir şey değil... Bağnazlık farklı bir insan durumu.

Aslolan çocuklara doğruyu, güzeli göstermek öğretmekse; yanlış yoldaki bir çocuğu kurtarmak, kendi iradesi dışında farklı bir hayata sürüklenen bu çocuğa yaşamda farklı şeyler de olduğunu göstermek değil midir? Şimdilik bunu bir kenara koyup daha derin ve uzun konuşmak istemiyorum böyle güzel bir günde... Sakın ola ki bu sözlerimden bu dernek ya da benzerlerine karşı olduğum ve sözünü edeceklerim bunlara alternatifmiş gibi algılanmasın.

Benim kişisel görüşüm ve bugüne kadar ki deneylerimden öğrendiklerim şunlar: Evet her insan tüm gücüyle ve olanakları çerçevesinde inandığı sivil toplum örgütlerine ve onların etkinliklerine omuz vermeli, katılmalı. Ama her bireyin, oralarda bir ses olurken kendi başına da yapabileceği çok daha yararlı işler olduğunu da söylemeliyim. Nasıl ki bir suyun yönünü ufacık bir dokunuşla değiştirip büyük kuraklıkları cennet bahçelerine çevirmek mümkünse... Her bireyin de, ufak bir dokunuşla bir çocuğun hayatını değiştirme şansı vardır. Burada kendi pratiğimin karşılıklarını tek tek yazmak istemiyorum. Bugün, bir sürü çevremden çocuğun hayatının bulduğu yönlerde, geldiği noktalarda ufacıkta olsa payım olduğunu biliyorum.

Ben çok fazla şeyler yapmadım. Hayatımın önemli bir bölümü işim gereği sanayi sitelerinde geçti. Oralarda yan komşumun, öteki komşunun, karşıdaki tamirci çırağının, evimin olduğu yerde üst katttaki, yan evdeki, karşıdaki çocuğun arkadaşı oldum ben... Dertlerini dinledim. Bunu kendime iş edinmedim ama... Boş kaldığım anlarda onlarla oynadım, konuştum, televizyon yarışmalarını taklit ederek bilgi yarışmaları yaptım. Oynarken Atatürk'ü öğrettim, klasik müzik bestecilerinin, felesefecilerin adlarını soktum oyunlara, dolayısıyla kulaklarına... Farklı müziklerden, farklı şarkıcılardan haberdar ettim, sinemadan konuştum. Daha küçüklere masallar anlattım kafamdan; içindeki hayvanlara felesefecilerin adlarını vererek... Okuma yarışları yaptım, üçünü beşini dizimin dibine alıp, iyi okuyanların üstünlük taslamalarına olanak tanımadan... Ve bu yarışmalar da okumasında sorun olan çocukları ellerinden tutarak bir kitapçıya götürüp ilk kitaplarını alarak

Demek istediğim şu: Çocuklar rol modeller ararlar kendilerine ve aslında, sanıldığı gibi kitaplarda, filmlerde aramazlar bunları, aradıkları yer en yakınlarındadır. Ben kendi adıma bunun en yakın tanığıyım, daha lise yıllarından başlayıp kendi çocuklarım olan sürece kadar bunu sezdim, hissettim. İleriki yıllarda çok iyi işler yaparken gördüğüm, bir çoğu üniversite bitiren bu çocukların mesleklerinden, karşılaştığımız yerlerde sevgilililerine, eşlerine arkadaşlarına beni tanıştırırken söylediklerinden bahsetmek istemiyorum.

Kitap kampanyalarına katılın katılalım, hem de yetişebildiğimiz herbirine... Sürekli destekleyin, destekleyelim. Ama şu ikisi arasındaki farkı da düşünün: Okul sırasında otururken önünüze rast gele koyulmuş bir kitap mı daha çok iz bırakır? Yoksa, uzaktan uzağa farklılığını gördüğünüz, öykündüğünüz bir abla ya da abinin elinizden tutup sizinle konuşa konuşa götürdüğü kitapçıda birlikte bakarak, dokunarak seçtiğiniz, oraya gelene kadar bir kaç vitrin önünde kaldığınız, orada ki kitaplara da baktığınız bir süreç sonunda aldığınız kitap mı?

Bir çocuğa kitap almak güzeldir. Ama en güzeli onu elinden tutup kitapçı vitrinlerine baktırmak, içeri sokup kitaplara dokundurmak ve sonra satın almaktır.

Demem şudur bu yazıyı okuyan herkese: Çevrenizden bir çocuğa dokunun, onun ilk kitabını birlikte gidip siz alın, onun elinden tutup sinemayla, tiyatroyla, konserle siz tanıştırın. Arkadaşı olun. Aziz Nesin'in yıllar önce bir röportajda okuduğum şu cümlesi kafama kazınmıştır. Usta demiştir ki orada: ''Avrupa 'da insan hiç bir şey okumasada kültür kesilir. Çünkü, gözünün önündeki her yerde bir kültürel etkinlik afişi vardır. Mutlaka bir kitapçı vitrinine gözü takılır. Bir bilboarda bir kitap reklamını görür. '' Bizim ülkemizin bu şansı yok. O zaman biz, olanaklarımız ölçüsünde çocukların ellerinden tutup gösterelim.

Son olarak benim kahramanlarımdan birinden söz etmek istiyorum. Bir gün kahramanlarımı tek tek yazmak isterim. Mahallemizde bir Selahattin amca vardı; bir sağlık kurumunda memur... Uzun bir mısır tarlasının ortasındaki patika yoldan çıkılarak girilirdi mahallenin bizim sokağına... Her akşam, çocuklar oturur Selahattin amcanın işten gelişini beklerdik. Biz, ''merhaba Selahattin amca'' derdik. O da, ''Merhaba Ayşe, merhaba Ali'' örnekleri gibi her selam veren çocuğa adıyla karşılık verir; ve yolun sonundaki evine gidene kadar hangi çocuk denk gelirse bir küçük şeker ikram ederdi. Şu küçük nane şekerlerinden bir tane... Aslolan şeker değildi. Onun hepimize verdiği değerdi. O Selahattin amca kaç çocuğa merhaba demeyi öğretti. O kaç cocuk, diğer kaç çocuğa bunu öğretti. Bir düşünelim.

Aslında hayat çok kolay ve bu ülkeyi çağdaş bir ülke yapmakta... Yeter ki, herbirimizden bu ülkeye bir Selahattin amca olsun... Haydi blogcular sokağınıza ve görev başına...


Eğer buralara kadar sabır gösterip okuduysanız;şu yazım da,bir tren yolculuğunda yine ufacık, bir hayata dokunuş öyküsüdür.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Doğmak Güzelmiş

Günün akşama dönen saatleriydi. Binbaşıyı evine bırakıp arabayı park ettikten sonra, yukarı, subay gazinosuna doğru çıkmaya başlamıştım ki arkadan gelip koluma giren Aziz'le birlikte yürümeye başladık. "Naber, nasılsın, nasıl geçti gün?" muhabbetiyle ağaçlı yoldan yürüyüp gazinonun kapısından içeri girdik. Altı kişilik şahane bir çeteydik. Hem efendi, hem fırlama, biraz serseri, alabildiğine gözü kara, altı farklı şehirden, altı gencecik çocuk. Her günü, her akşamı aksiyon yüklü altı asker.

Biz Aziz'le orduevinden girdiğimizde, diğer dört adam ortalıkta yoktu. Ve garip bir şekilde canım sıkkındı. Aziz; ''Sen otur tertip, ben işlerim var onları halledip geliyorum,'' dedi. Ben, o an orada bulunan diğer çocuklarla, klasik asker deyimiyle alt devrelerle sohbete başladım. İzmirli, köle diye seslendiğimiz, çok sevdiğimiz, çok uyanık bir garson vardı. Yine alt devre Tokatlı, Türk Sanat Müziği söyleyen, Orduevi eğlencelerinin ve eski kentin kızlarının sevgilisi İbo'da oradaydı.

Bizim çetenin elemanları ortalıkta olmadığı gibi, biraz sonra o ikisi de kayboldu; ve ben, orduevinin oturma salonunda yapayalnız kaldım. Belki bu ilk kez olan bir şey değildi, ki çoğu zaman, şehir dışında ya da görevde olduğumuzda eksik oluyordu kadroda... Ama o gün, canım sıkkındı işte!

Babamın öldüğü, koğuştan izine gidiyorsun diye kaldırılıp otobüse bindiğim geceden henüz bir yıl geçmişti. Askerlikle ve babanın zamansız ölümüyle yüklenilmiş sorumlulukların, vazgeçilmiş hayallerin ortasında bir yerdeydim. O çete, benim o süreci kolay geçirmemin en önemli ögesiydi. En atak, en fırlama çağında bölünen hayatıma katılıp, yaşamı hiç bir şey olmamışçasına sürdürmemin en büyük dayanağıydı.

Hava kararmaya başladığında sadece Aziz benim olduğum yere gelip gidiyordu ki bu da gayet normaldi. Komutan (Tuğgeneral) orduevine yemeğe geldiğinde ya da büyük protokol yemeklerinde bütün düzenden sorumlu olan oydu. Saat sekize yaklaştığında, henüz çetenin diğer elemanları ortalıkta görünmüyordu. O ara, Aziz yanıma geldi, ''Tertip yukarıda az işim var, gel senle beraber gidelim'' dedi. Orduevinin alt binasından çıktık. Kurulu olduğu yamaç dolayısıyla yıkılma riski olduğu için kapatılan üst orduevine doğru yürümeye başladık. Üst orduevinin sadece cuntacı generallere ayrılmış bölümü kullanılabilirdi ve oranın sorumlusu da Aziz'di.

Sadece onlar gelirlerse kullanılan, tugay komutanı dahil hiç bir üst ya da alt rütbeli subayın kullanamadığı bu odalar ve salon: Bizim askerliğimiz süresince, bir kez hizmet verdi cuntaya...

Biz Aziz'in ana kapıyı açmasıyla binadan içeri girdik, oranın sorumlusu olarak her akşam kontrol ediyordu ve her gün temizleniyordu odalar; her an gelirlermiş gibi... Üst kata çıktık, ana salona doğru yöneldik; burası, geldiklerinde yemeklerini yedikleri salondu ve olağanüstü güzel tabakları, kadehleri, çatalları, bıçakları vardı. Mobilyaları anlatmama da gerek yok sanırım. Kapalı ve karanlık salonun önüne geldiğimizde, Aziz kapının anahtarlarını bakındı, çıkardı, elini kapıya uzattı ve ''Aa açıkmış!'' dedi. Biz içeri girdiğimizde, birden ışıklar yandı ve alkış kıyamet koptu. Muhteşem bir masa hazırlanmıştı... Yaş pastaya kadar her şey vardı... Eski kentte bulunması mümkün olmayan Doluca Moskado'yu, kim bilir kaç gün önceden ayarlayıp, bulup buluşturup, masaya koymuşlardı. O zor koşullarda, onca riski alıp, bütün nöbet yerlerini ve nöbetçileri ayarlayıp, bana netekim paşa ve evanesine ayrılmış salonu açmışlardı. Masaya zor oturdum, bir konuşma yapmaya çalıştım. Gözyaşılarımın ve hıçkırıklarımın izin verdiği kadar konuştum; sadece sizi seviyorum diyebildim...

Her biri, bir hediye almıştı: Bir küçük kutu kibrit, bir tadelle, sevdiğim gazozdan bir şişe, bir resim çerçevesi ve benzeri küçük küçük sembolik hediyeler... Hepsini bir torbada hâlâ saklarım; hayatımın en anlamlı ve en değerli hediyeleri olarak... Bir yirmi nisan akşamıydı.

Ve bu yirmi nisan akşamında, bu yazıyı bloga koymaya karar vermiştim. Yayımlamak için bloga girdiğimde şaşırdım. Blogda ''Bir Doğum Günü'' yazısı vardı. Ve gerçekten anlayamadım önce... Sonra okumaya başladım. Duygulandım. Gözlerim doldu. Ama onun altındaki yazı baraj kapaklarını açtı. Mussano burada olsaydı da kutlayacaktı. Tıpkı ailenin diğer fertleri gibi. Buna sevinecektim elbet; ama şaşırmayacaktım.

Yazma konusu aramızda bir meseleydi. Ben özellikle NBA konusunda çok başarılı olduğuna inandığım için yazmasını istiyordum. O da bir sürü bahane öne sürerek yazmıyordu. Doğum günümde, o yazıyı yazmış olması bu yüzden çok anlamlıydı ve o anki şartlarını, sınavlarını göz önüne aldığımda bunun anlamı bir kat daha artıyordu. Hiç bir ekonomik değer o yazının ve diğer tüm dostların yazdıklarının ve gönüllerinden geçenin değerine ulaşamazdı. Hayatımın ikinci en değerli hediyelerini bu doğum günümde aldım. İki gündür, bahçenin kuşları ne şarkılar söylüyor bir bilseniz. Herkese çok teşekkür ediyorum, çok iyisiniz, hepinizi seviyorum:))

20 Nisan 2009 Pazartesi

Doğum Günü...

Bir baba varmış, oğullarını çok seven, üniversiteyi kazandıklarında onlardan çok sevinen, başarılı olmaları için onlardan çok çabalayan, sorunlarında onlardan çok üzülen... En önemlisi bunları yapmaları için onları fazla sıkmayan ama sürekli itekleyen. Zaman zaman yaptıkları aşırılıklara mümkün olduğunca göz yuman, onları kararlarında serbest bırakan...


Oğulları babaya bir kutlama mesajı yazmak istemişler. Kısa ve öz olsun, en önemlisi de içten olsun demişler:


İYİ Kİ DOĞDUN BABA, çünkü sen olmasan biz olmazdık :)...

NBA'de Play-Off'lar Başladı,Hem de Ne Başlangıç!..



Son bir kaç ayda yaşananlar play-off'ların nasıl geçeceği hakkında az çok fikir vermeye başlamıştı aslında.Sezon boyunca bir iyileşip bir sakatlanan ve sonunda sezonu kapayan Ginobili,sakatlandıktan sonra “merak etmeyin riske girmemek için oynatmıyoruz play-off'lara yetişecek”denen ancak play-off'lar öncesi yapılan son antrenmanı acı ve hırstan sağ solu tekmeleyerek yarıda bırakan Kevin Garnett ve esrarengiz sırt ağrıları yüzünden sezonu kapadığı açıklanan-işin perde arkasında takımdan kesilen-ancak şu an nerede ne antrenmanlar yaptığı meçhul olan Nba tarihinin en skorer isimlerinden Allen Iverson.(gerçi sezonu kapaması Detroit adına daha hayırlı olabilirdi.Tabi karşılarına Cleveland çıkmasaydı)Bunların yanında,diz sakatlığından dolayı ancak %50'lerde performans sergileyebilen bunun da yetmediğini Texas derbisinde Dallas'a ilk maçta kendi sahalarında yenilmeleriyle anladığımız Spurs'ün yıldızı Tim Duncan.Liste böyle uzayıp gidebilir.

İşte böyle isimlerin olmadığı bir ortamda sürpriz oyuncular ilk maçlara damga vurdu.Boston Garden'daki maçta konuşanlar ne Ray Allen ne de Paul Pierce'dı.(Pierce 8/21 saha içi,Allen ise daha da felaket şekilde 1/12 isabet ve sadece 4 sayı ile hücum ettiler)Büyük ihtimalle yılın çaylağı seçilecek gard Derrick Rose ilk play-off maçında 12/19 saha içi ve 12/12 faul isabetiyle Boston'ı yıkan isim oldu.Takım halinde %43 ile hücum eden ve ilk beşteki tüm oyuncuların çift haneli skor ürettiği Chicago'da öne çıkan diğer isimler 20 sayı 5 asistle şutör Ben Gordon ve Garnett'siz Celtics pota altını 11 sayı 17 ribaund 3 blokla karıştıran,Florida'yla üst üste iki Ncaa şampiyonluğu yaşamış Fransız Joakim Noah oldular.Uzatmaya giden maçı kazanıp saha avantajını ele geçiren Chicago'nun en büyük soru işaretiyse nitekim tecrübesiz olan kadronun,yeteneğiyle seriyi sonuna kadar zorlayıp zorlayamayacağı.Ancak burada bir not vermek yerinde olacak çünkü Chicago'nun 2 sezon önce play-off ilk turunda elediği takım yine bir son şampiyon Miami Heat'ti!

Batı'nın en çekişmeli geçmesi beklenen eşleşmesi(aslında çekişmesiz geçecek tek bir seri yok gibi bunu normal sezonun son maçları sonunda tam 4 takımın sıralamadaki yerinin değişmesinden anlayabiliriz)Portland-Houston'dan da yine sürpriz sayılabilecek bir sonuç çıktı.Houston,Rose Garden deplasmanında 108-81'lik bir galibiyet elde etti ve saha avantajını lehine çeviren bir başka takım oldu.Sahanın yıldızı,kendine güvenen Houston yönetimini mahcup etmeyen 1.80'lik Oregon mezunu genç gard Aaron Brooks'tu.(tecrübeli gard Rafer Alston'ı sezon ortasında neredeyse hiç bir şey karşılığında-Brian Cook!'a karşılık-Orlando'ya göndermiş ve Brooks'u ilk beşe çekmişlerdi.)27 sayı,7 asist,4 ribaundluk galibiyet getiren performansı onun için Oregon eyaletinin en büyük şehri Portland'da sergilemekten daha iyisi olamazdı.Yao da 9/9 ile ürettiği 24 sayının yanına 9 da ribaunt ekleyerek Portland'ın ipini çeken isimlerden biri oldu.Portland'da All-Star Brandon Roy dışında ayakta kalan çıkmadı.

Texas derbisinde ise bu yıl hariç ne zaman eşleşirlerse eşleşsinler serinin her daim favorisi olacak Spurs,biraz yukarıda saydığımız nedenlerden biraz da Dallas'ın şimdilik sorunlarını geride bırakmış görünen kilit oyuncusu Josh Howard'ın dönüşüyle yakaladığı son dönem formundan dolayı sahasında kaybetti.AT&T Center'daki maçta öyle bir hava vardı ki,sanki San Antonio ne yaparsa yapsın Dallas bir şekilde onları yakalayıp geçecek gibiydi.Nitekim öyle de oldu ve Dallas sahadan 105-97 galip ayrılarak hem seride 1-0 öne geçti hem de deplasmanda kazanıp saha avantajını lehine çeviren takımlardan biri oldu.

Şampiyonluğun en büyük iki adayı ve finalde karşılaşmaları büyük bir aksilik olmazsa kesin görünen Cleveland ve Lakers sahalarındaki ilk maçları beklendiği gibi farklı kazandılar.İki takım da rakiplerinin(Detroit ve Utah'ın-Memo sakatlığı sebebiyle Lakers karşısında oynamadı-)maç boyunca kendilerini yakalamasına izin vermediler ve kadrodaki hemen her oyuncudan katkı alarak ileriki haftalarda karşılaşabilecekleri uzun serilerde büyük avantaja sahip olacaklarını gösterdiler.

Bir başka sürpriz ise normal sezonda iki takımın arasında oynadığı üç maçı da kazanan Hido'lu Magic'in Philadelphia'ya daha doğrusu süper atlet Andre Iguodala'ya kendi sahasında yenilmesiyle gerçekleşti.Orlando farkı üçüncü çeyrekte bir ara 17 sayıya kadar çıkarmasına rağmen 76ers,İguodala'nın bitime 2.2 saniye kala Hido'nun savunmasına karşın bulduğu basketle 100-98 kazandı ve tartışmasız ilk maçlar sonunda en büyük sürprize imza attı.Hido belki de sakatlıktan dönmesinin etkisiyle 6 sayıda kaldı ve açıkcası Igoudala karşısında da hem yıprandı hem de etkisiz kaldı.Kısacası koç Van Gundy'nin Igoudala'ya savunmada başka bir çare bulmasının gerekliliği ortaya çıkmış oldu.Dwight Howard'ın da 31 sayı 16 ribauntluk play-off kariyer rekorunun boşa gitmiş olması Orlando adına bir diğer üzüntü kaynağı oldu.

Ligin sayı kralı Dwayne Wade'in 19 sayıda kaldığı maçta Heat,Hawks deplasmanında çok ağır bir yenilgi aldı:90-64.Maç boyunca sürekli karşılaşılan sahne,havada uçup uçup smaçlar yapan bir Josh Smith ve onu izleyen-başta Jermaine O'neal olmak üzere!-Miami pota altıydı.Miami savunma ve hücumun ikisinde birden aksayarak hem sezonun en düşük skoru olan 64 sayıda kaldı hem de Atlanta'dan tam 6 oyuncunun çift haneli skor üretmesine neden oldu.Böyle giderse Wade her maç 50 atsa dahi işleri çok zor gözüküyor.Yine de bir an için 2006 Nba finalini hatırlarsak,Atlanta'nın Wade'i her maç aynı konsantrasyonla savunması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor..Ne de olsa sayı kralı!

Bir başka çekişmeli geçmesi beklene serideyse Denver sahasında New Orleans'a 113-84 ile geçit vermedi ve ilk maçların en farklı galibiyetine imza attı.Çekişmeli geçmesi beklenen serinin çekişmesiz geçen maçında Pepsi Center'ı dolduranlar hem Chauncey Billups'ın 8/9 lik çılgın üç sayı performansına hem de yıllarca en büyük sorunu müdafaa olan Nuggets'ın,rakibini ikinci yarıda 37 sayıda tutan müthiş savunma performansına şahitlik etttiler.New Orleans cephesindeyse serinin kaderini belirleyecek faktör Chris Paul'un daha ne kadar takımını omzunda taşıyabileceği olacak.Oldukça derin ve tecrübeli bir kadronun bu kadar düşük performans göstermesi akıl alır gibi değil...

Güneşi Gördüm...


GÜNEŞİ GÖRDÜM VE GÜNEŞİ GÖREMEDEN ÖLEN ÇOCUKLAR ÜSTÜNE BİR AĞIT...

Bu film üzerine söylenecek çok şey var elbet... Biraz o yemeğin suyuna, biraz bu yemeğin suyuna banalım da ortaya şöyle karışık bir sulugöz lezzeti sunalım mantığına hizmet için yola çıkmış olsa gerek, yapımcılar ya da yapımcıları yönlendiren bilirkişiler!!! Dur bakalım dedim kendime, aradığımı bulamayacağımı bilmeme rağmen “ bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” düsturuma saygısızlık etmeme adına gittim ve baktım filme ''ne varmış ne yokmuş?'' diye… Bir de üstüne üstelik 24 Mart Yerel Seçimleri sonrasında Batman’da bulunan Türk asıllı bir misafir izleyici olarak!

Evet, ucundan kenarından yaşanan gerçek acılara ufacık dokunuşlar vardı filmde...Ama güneşi görmek pek mümkün olmadı; güneşsiz günlere mahkum edilmeye çalışılan bu ülkenin karanlık sinema salonlarında... İronilerle bir o yana bir bu yana savruluşun hengamesi vardı yüreğimde...Savruluşlarımın sebepleri anacıkların yürekleri üzerine dökemediğim ağıtlardandı aslında...

İyi, iyi ve iyiydi herkes ve her kurum... Hatta, terör için dağa çıkmış delikanlı da bir ana evladıydı, ailesinin ve Kürt halkının haklarını savunmak adına dağdaydı, canını feda etmişti milletine...

Asker iyiydi, Çocuk Esirgeme Kurumunda herkes iyiydi, hastanelerde herkes iyiydi ve insan insandı...Peki herkes, her kurum bu kadar iyiydi de sorun neredeydi? !!! Niye birbirine düşmüştü Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda sırt sırta savaşmış bu memleketin evlatları? Nerede, ne zaman başlamıştı bu Kürt-Türk etnik milliyetçiliği? Kimler neden baş koymuştu bu yola? Kimler payelenmişti bundan? Kimlerin ruhu duymamıştı kanayan yaraları? Bunca anan(ı)n yüreği niye kanamıştı? Aynı karından beslenen, aynı yatağı, aynı katığı paylaşan aynı ana babanın evlatlarından biri terörist olup dağa çıkarken, diğeri neden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Mehmetçiği olmuştu? Eğer sorun etnik milliyetçilikse bu bir ironi değil miydi? Serhat ve
Berat isimleri konulmuş iki kardeşin kaderleri nerede ayrılmıştı? İsimlerin anlamlarına mı yüklemek lazımdı suçu?

Milenyum dediğimiz çağda yaşarken, hala erkek evlat kıymetlidir bilir misiniz bu topraklarda... Hani erkek evlat müjdesi gelince varlıklarının değeri bilinmemiş kız evlatların da katıldığı sevinç gösterisi var ya; aslında, sessiz sedasız devam eden kutsanmışlığıdır erkek evladının...Hayaller ve hayatlar vaat edilmeyen annelerin çocuklarına hayaller ve hayatlar vaat etme imkanı var mıdır sanırsınız? Her ana(nın) yüreği aslında aynı kanar evlatları için bilir misiniz? Doğum sancısını çekmeyen doğum sancısını tarif edebilir mi gerçek anlamda?


Bu kadar konunun filmine 4 saat 30 dakika bile azken, isot kıvamında birkaç sahne ile kotarılmış, standart saatlere sığdırılmış filmin için sana teşekkür etmekten başka çaresi yok bu uyutulmuş afyon kıvamındaki milletin; sayın yapımcı-senarist-oyuncu Mahsun Kırmızıgül!!! Peki ya o Norveç’teki sahnelere ne demeli filmdeki? Burada devlet devlettir şakşakcılığı? Ne yani hepimiz Norveç’e sığınmacı mı olacağız devletin devlet olduğunu anlamak için? Yoksa her kişinin ve kurumun devlet bilinciyle hareket ettiği bir memleket için mi savaşacağız?

Görmeden, bilmeden, okumadan ahkam kesmeyin arkadaşlar!!! Madalyonun bir de öbür yüzüne bakın!

Kimler ne uğurlarda anaların evlatları için ağlayan yüreklerine takmaz, aldırmaz bilin! Bilin de faili yanlış yerde aramayın! Obama önce Türkiye’yi ziyaret etti sonra Irak’a gitti ve Barzani’yi ziyaret etti... Niye dersiniz? Ey bu milletin umudunu kaybetmeyecek akıllı evlatları uyanın!!! Ve atın artık üstünüze örtülmüş düşler battaniyesini bir tarafa... Bu vatan hepimizin ve gidecek başka yerimiz yok!!! Olsa bile memleketiniz, peşinizi bırakmayacak gerçeğiniz...


Yazı Destina 48 tarafından bir sinema sitesinde filme yorum olarak yazılmış ve onun izniyle buraya taşınmıştır.Kendisine hem bu farklı bakış açısı ve dolayısıyla güzel yazısı için bir kez daha teşekkür ederim.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Canavarlar Yaratıklara Karşı


Hayalimi ''Deli Deli Olma'' üzerine kurmuştum. Kars, en sevdiğim şehirlerden biriydi. Son Malakanlar'dan görmüşlüğüm vardı. Hatta filmi izlesem, yorumlarken çok güzel anılar paylaşmayı, Malakanlar'dan daha ilginç biriyle karşılamış olmanın yarattığı şaşkınlığı, sokaklarını, binalarını ve başımıza gelen daha bir sürü aksiyonu yazmayı planlamıştım. Ama, son dakika çalımını yiyince Tırtıl'dan; hepsi, şimdilik yattı.

Aslında, geçen sinema günümüzde şöyle bir teklifte bulunmuştum. Gerekli anlaşma sağlanmış, imzalar atılmasa da sözler verilip alınmıştı. Neydi bu anlaşma? Bundan sonra sinemaya gittiğimizde; eğer, benim izlemek istediğim bir film o gün oynuyorsa ikimiz ayrı salonlarda kendi filmlerimizi izleyecek, filmi erken biten de fuayede bekleyecekti.

Tırtıl'la dünden oluşan mutabakatımız sonucunda anlaştığımız saatte onu almaya gittim. Zamanı eskimiş mektubun satır aralarındaki kadın(aslında, bugün daha çok kırmızı ışıkta beklerken arabanın önünden geçen kız gibi geldi; dün yazdıklarım örtüyü kaldırıp, bazı şeyleri hatırlatınca öyle gördüm belki de) sahilde dolaşmayın rüzgar var, dikkatli ol gibi uyarıları yaptıktan sonra, Tırtıl'la ikimiz yola koyulduk.

''Yanına para aldın mı?'' dedim. ''Yoo,'' dedi. ''Hani bu hafta sen ısmarlıyordun!'' dedim. ''Yoo, ben öyle bir şey demedim,'' dedi. ''İyi, o zaman gidemiyoruz,'' dedim sinemaya... ''Yemezler,'' dedi. Böylece klasik geyiklerimizden birini günün jeneriğine koymuş olduk.

Sinemaya gelip bilete yöneldiğimizde, ''sen senin filmine, ben de benimkine gidiyoruz,'' dedim. ''İkimiz de benim filmime gidiyoruz,'' dedi. ''Hani anlaşmıştık,'' dedim. ''Bi daha ki sefer,'' dedi. Sürpriz oldu mu? Tabii ki hayır. Kaçıncı bir dahaki seferde ben direnip kazanacağım göreceğiz.

Film nasıldı? Çok eğlenceliydi. Şahane bir aksiyon, ince bir Amerikan başkanı ve ilişkiler eleştirisi, tüm uzay filmlerine hoş göndermeler... Filmin esas kızı tarafından, sevdiği adamın''öküz'' olduğunu anlama hali, sonra o ''öküzün'' kendi çıkarı için geri dönme hali, ayakları üstünde durmanın ve başarmış olmanın güvenindeki kızın ''öküzü'' silkelemesi sahneleri ile süre giden, canavarlar ve yaratıkların farkını ve aslında ne olduklarını tartıştıran çok keyifli, yetişkin sinemasından klişelere ince bir mizahla dokunan, ve güldüren bir animasyondu.

Filmin ilk yarısında Tırtıl'a ''bu filmin senin sıralamandaki sırası ne? diye sorduğum da, ''Bitsin öyle söylim,'' dedi. Sen yine de şu an ki fikrini söyle dedim; 7. sırada dedi.

İlk yarıda bir kutu mısır tüketmiştik. Antrakta ikinci kutuyu istedi. Bu filmden zevk aldığımızın ilk göstergesi! Film bittiğinde La Paragas animasyon danışmanı Tırtıl'a tekrar sıralamayı sorduğumda sonucu açıkladı: Bolt ile birlikte birinci sırayı paylaşmışlar.

Benim için henüz Ratatouille (Ratatuy) un yerini sarsan bir animasyon olmadı. Bu ikinci sırayı alabilir. Güzel film işin açıkcası; eğlendik ve öteki filme gidemedim diye üzülmedim. Biz öneririz filmi, aklınızın bir köşesinde bulunsun. İki kutu mısıra banamısın dedirtmedi, öylesine bir keyif yani...

17 Nisan 2009 Cuma

Sürtükler...

Ozan gitti...

Dershanedeki birkaç sürtük, aşağılık kız, hocamın gitmesine sebep oldu.

O sürtüklerden biri, hocam hakkında dilekçe verip imza toplamış, benim hiç haberim yok.

Şımarık, züppe kızın teki Ozan hocamın ekmeğiyle oynadı.

Sudan sebeplerle, hocamın asabını bozdular.

O da çekip gitti...



Sen tut, hoca etüt esnasında espri yapıyo diye, sizinle kafa olmaya çalışıyo diye; sizi anlamaya, size fiziği sevdirmeye çalışıyo diye; bunu, belki de alışılmışın dışında yollarla yapıyo diye, git dilekçe yaz...

Sen kimsin be?

Neymiş deneme sınavı esnasında salon hocası Ozan'mış da, neymiş telefonuyla oynamışta, neymiş dikkatleri dağılmışmış.

Ulan senin dikkatin dağılsa nolur be!..



Ozan duruma katlanamadı.Yediremedi...Kız öyle laflar etmiş ki müdüre...

Kaç parayla duruyodu akşama kadar o etüt odasında?Belki, 400 lira anca alıyodu.

Akşama kadar dersi vardı be adamın...



Bu gün dershaneden ayrıldı.

En sevdiğim hocam gitti.



Çok ciddiydi ilk kez.

Anlamıyordum, anlayamıyordum ne oldu? Söylenenler doğru muydu ?Yoksa çok daha farklı bir şey mi oldu? Bilmiyorum...


Zaman olsaydı soracaktım ama ne zaman vardı, ne de zamanıydı…



Koridordaydı .

''Hocam,'' dedim.

''Hoşça kal kaptan,'' dedi...

Sadece bu kadar...


Söylenenler doğruysa;

Umarım bir gün, o sürtükler her kimseler, dayanılmaz bir pişmanlık yaşarlar...

Umarım, hayat onlara bunun daha kuvvetlisini yaşatır...

Oğul...



Kırmızı ışıkta beklerken arabanın önünden geçen kız hep oğlu olsun istedi.

Kırmızı ışıkta beklerken arabanın önünden geçen kız hep dedi ki: ''Sana seninle aynı burçtan bir oğlan doğuracağım.''

Kırmızı ışıkta beklerken arabanın önünden geçen kız bir de şunu dedi hep: ''Kocasını çok seven kadın güzel çocuklar doğurur.''

Kırmızı ışıkta beklerken arabanın önünden geçen kız, sözünü tuttu.

Bir 17 Nisan öğleden sonrasında ailenin yeni kuşağının ilk çocuğunu doğurdu.

Hem de her sokağa çıktığında yol boyu insanlar tarafından durdurulup sevilen bir çocuk...

Bütün kuzenlerin; yolda, kızların durudurup sevme garantisi olduğu için, sürekli ben gezdireceğim kavgası yaptıkları kadar güzel bir çocuk.

O güzel çocuk, bugün kocaman, yakışıklı ve taze bir üniversite öğrencisi...

Türkiye' de NBA üzerine en iyi yazabilecek adamlardan biriyken ve daha önce ntvmsnb-c de sürekli yazılara yorum yazarken şu blogda, iki yazıyla kalmış olmasına sitemlerimizi belirtmeden de geçmeyeceğiz tabii ki...

Doğum günün kutlu olsun, güzel oğul...

16 Nisan 2009 Perşembe

Blogu'nu Yukarılara Taşımak İsteyenlere,Bir Deneyim Üzerinden İki Çift Laf...

Son iki üç gün içinde yaşadığımız bir deneyimi, hedefi yukarılara tırmanmak olan Blogger'larla paylaşmak istedik. Genel olarak şöyle bir kaygı ve buna bağlı olarak da hedefe yönelik bir amaç gözlüyoruz bu alemde: Özellikle yaşı daha genç olan Blogger'lar bir an önce yukarılara taşınmak, ziyaretçi sayılarını artırmak istiyorlar. Bunun için de her gün çok sayıda, olur olmaz konuda kısa yazı yayınlıyorlar.

Biz, şunları yaşadık ve gözlemledik kendi blog serüvenimiz içinde: Öncelikle, bizim hiç bir zaman yazı yazmaktan öte bir hedefimiz olmadı. Genellikle de yazdığımız yazılar blog standartlarına göre oldukça uzundur. Blog yazmaya başladığımızda yirmi milyonların üzerindeydik Alexa sıralamalarında. Buna bağlı olarak da önceki adı Blograzzi, şimdiki adı Blooxo olan platformda çok alt sıralardaydık. Hiç bir hedef gütmeden yazdığımız ve genel ortalamaya göre uzun sayılacak, bazen iki üç günde bir yayınlandığımız yazılarımız; günlük ziyaretçi sayımız yüzün altında olmasına rağmen kısa sürede üst sıralara taşıdı bizi. Bu arada bizden çok çok eski ve daha fazla ziyaretçi alan blogları bir bir geçmeye başladığımızı gördük. Gittikçe artan bir hızda yukarılara doğru tırmandık. Blog yazmaya başladıktan yaklaşık iki ay sonra 20 civarı Blograzzi puanımız, 3'e yükselmiş pr'mız vardı ve günün blogu olduk.

Günün blogu olmak bize bir şey katmadı. Biz kendi yazdıklarımızla gelmiştik zaten bir yere. Bunu biraz açmak gerekirse; sizin samimiyetiniz okuyucuya geçmişse, okuyucunuz sizi bir yere taşıyor. Eğer içeriğiniz sağlamsa ve samimiyse, günün blogu olmak sadece sizi o ana kadar görmemiş olanlara fark ettiriyor. Yani, süreklilik için önemli olan sizin içeriğiniz. Giyim piyasasının güzel bir lafı vardır, mağazacılık için kullanılır çoğunlukla. Söz şudur: ''İlk malı müşteri alır, sonrakileri mağaza satar.'' İşin aslı budur işte!..

Geçen gün, tümüyle espri üzerine kurulu bir yazının içinde bir gazetedeki habere gönderme yaparak, biraz da magazin basını mantığını eleştiren ince bir ironi yüklenmiş, ''Abiyi Allah Korusun'' adlı yazıda bir kamasutra pozisyonundan bahsedince ziyaretçi sayımızda hızlı bir artış oldu. Gelen ziyaretçinin söz konusu pozisyonu yazarak yaptığı aramalar sonucunda bize ulaşıyor olması bir fikir verdi ve şezlong pozisyonu +16 başlıklı yazıyı yazdık. Hedefimiz bunun içine koyduğumuz linkle okuyucuyu Birmilyonkalem sitesindeki kitap kampanyasına yönlendirmekti, bunda başarılı olduk.

Tamamıyla tesadüf bu olayın blog yazma ve blogların yükselme pratiği ile ilgili kısmına gelirsek tekrar: Bu yazı bizim hit sayımızı binin üzerine çıkardı. Ama bu arada şu oldu: Onca sayısal artışa rağmen, hem Alexa sıralamasında hemde Blooxo'da geriledik. Bu yazı iki gün içinde güncelliğini kaybedip ziyaretçi sayımız hızla düşüp normal düzeyine geldiğinde ortalama kalma süresi arttı, biz tekrar kaybettiğimiz sıralara yükseldik.

Demek istediğimiz şu: Blogunuzun yükselmesi ve önemli yerlere ulaşması çok yazı yazmanız, çok ziyaretçi almanızla ilgili değil. Direk içerik kaliteniz, oradaki samimiyet ve okuyucunuzun blogunuzda kalma süresiyle ilgili. Ziyaretçimiz binin üzerine çıktığında ortalama ziyaret süresi iki dakika civarına düşmüştü. Bu bizi Alexa'da aşağılara düşürdü, dolayısıyla Blooxo'da da... Oysa, bizim ortalama ziyaret süremiz hiç 6 dakikanın altına düşmemişti.

Tamamıyla rastlantısal, yükselme hedefi gütmeksizin, bir hayıra vesile olmak maksatlı bu deneyimin Blogger'lar için kıssadan hissesi şudur: İnandığınız gibi ve samimiyetinizle yazın. Bu samimiyet okuyucunuza her koşulda geçer. Okuyucu sizin samimiyetinize inandıkça kalma süresi artacağı için siz, hiç kaygı ve telaşlar yaşamadan zaten doğal bir işleyişle yükseleceksiniz. Bu deneyden şu anlaşıldı ki internetteki sistem samimiyetten ve emekten yana... O yüzden yazılarınızı hiç oradan buradan tırtıklamadan, çok hazıra konmadan yazarsanız, hedeflerinize daha kolay ve kalıcı bir şekilde ulaşabilirsiniz. Normal davranmanın ötesinde çok ekstra bir çabaya ve yollara hiç gerek yok. Güzel güzel, kendinize ait olanları, kendi düşüncelerinizi hiç iyi kötü kaygısı taşımadan içtenlikle yazın. Eğer hedefiniz yukarılarsa bunları yaptığınızda oraya geliyorsunuz. Önemli olanın sayısal bir kalabalık değil, sadık ve kaliteli okuyucu olduğu bu deneyle kanıtlanmıştır bize göre. Bu paylaşımımızın yararlı olacağını umarak, güzel, samimi ve emek yoğun yazılarla daha başarılı yerler dileriz herkese...

La Paragas

14 Nisan 2009 Salı

Olasılıksız...


Bir öğlen, dinamik anlatması için, dersanenin fizik hocasından(stajyer) saat aldım.Yaklaşık bir saatini bana ayırcağını, hem dinamik anlatıp hem soru çözeceğini söyledi.Eyvallahh!..(kendisine hoca demek gelmiyor içimden, bu yüzden ben ona Ozan diyorum.:))O da, hiç bozulmuyor he!..)


Öğlen, saat 3 gibi, kurulmuş ders çalışırkene...

+Ozan, bu dinamik ne kasvetli konu ya!
-Yok, aslında değil!
+Yok yok, diğerlerinin de en zorlandığı, en büyüttüğü konu bu be!..
-Aslında şöyle...
+Benim bir arkadaş var, bana bu konuyu anlatacak; sen boşver, ben ondan dinlerim bunu,benim soruları çözelim istersen.
-Tamam...

Ozan, sorularımı çözerkene...

+Ya Ozan! Bizim bu arkadaş varya, acayip fizik biliyo, adam takmış kafayı fiziğe...Odtü fizik okumak istiyo;aslında tam olarak fizik değil, mekatronik filan...
-Hadi ya! Çok yüksek bölüm.Odtü de 12 kişilik kontenjanı var galiba o bölümün....
+Ama, adam fiziğin erbabı, teorik fizikle filan ilgileniyo, kendi çapında deneyleri filan var, kendi fizik hocalarından filan randevu alıp sohbet ediyo adamlarla;artık, son zamanlarda, iyice kitaplara yöneldi.Stephen Hawking okuyo...Son olarak da elinde "Zar Adam" diye bir kitap vardı.Sınıfmış dersmiş umrunda değil, adam aşmış ya!..
-Vay be!.."Zar Adam" mı? Ben de okudum...Onun yanında bi de "Olasılıksız" diye bir kitap var, onu biliyo musun?
+Yok, hayır!..
-Acayip bi şey ya!..Yanımda, bir bak istersen...

Ozan, kitabı öve öve bitiremedi...

Kitap derken: Teorik fizik dedi, ordan ışınlanmak dedi, zamanda yolculuk dedi, zaman makinesi dedi...Ben de, heyecanla dinledim.Oradan tutup Marmara anılarını, fizik profesörlerini, fizikçi arkadaşlarını anlattı...Muhabbet koyuyken, ben ''film'' dedim; o, ''Frankeshtayn'' dedi...Ben, ''yönetmenler!'' dedim, o hevesle dinledi.

Bizim fizik etüdü, yalan oldu...

Etüt odasında, diğer çalışanlar bize kulak misafiri...
Hocalardan birinden uyarı aldık, kibarca...
Dedim, ''Ozan sana bir kahve ısmarlıyayım...''
Kabul etti...
Ada manzaralı kantinde oturup kitaplar, filmler ve hayallerimiz üzerine sohbet ettik...En sonunda, yine "Olasılıksız"a geldik.
Sonunda bir baktık, iki saat kadar konuşmuşuz...
Dedim neymiş bu Olasılıksız yav!..
Bizim sohbet sonrası, atlayıp trene Haydarpaşa'da indim.''Olasılıksız"ı aldım, bizim kitapçıdan...

Aynı gece...Kitap öylesine sardı ki;dersi mersi unutup kitabı okudum, ertesi gün bitirdim.Deneyler ,denekler, şizofrenler, ajanlar ve bilim adamları dahilinde, polisiye ve kaçış kovalamaca bizim "Olasılıksız"...Derin bir anlatımı yok, fazlasıyla basit...Süpriz bir kitap...Biraz da fantezi...

Bir anda olasılıksız oldum...'Of, ne kitapmış, dedim!..Acayip, dedim! Süper, dedim! Herkes okumalı, dedim! İyi ki okumuşum be, dedim!..Ne hayaller kurdum üzerine...İki gecemi verdim...İlk ben okudum::)))

Bir kaç gün sonra tekrar dersaneye gittim.Herkese kitabı anlatıyorum.Ulan herkes okumuş!:))
Hocalara olasılıksız diyorum.-Hee!.. Adam Fawer mı?Empati'yi de okudun mu? O da iyi, onu da oku filan...Arkadaşlara kitabı söylüyorum; ''süper kitap ya! Geçen sene okumuştum,'' diyolar...

Kitap zaten 3 yaşındaymış...:):)
Sorarsanız,''sana bir kazanımı oldu mu?'' diye..
Sadece kabardım...:)))

Gidip, bi de Empati'yi aldım...

Ozan benden film istedi...Ben de Sean Pean getirdim,Into The Wild filan...Sonra bir sürü film, bir sürü kitap önerisi...Acayip sevdi benim filmlerimi...

Tek sorun: Benim etüt hocasıyla, ders çalışılmıyor!..

13 Nisan 2009 Pazartesi

Şezlong Pozisyonu...16+


Herşey Aşağıdaki Linkte...Lütfen Oradan Buyurun

İçinde şezlong pozisyonu geçen bir önceki yazıdan sonra hit sayımızda olağanüstü bir artış olunca; gelenler eli boş dönmesinler, zamanlarını heba etmesinler google aramalarında diye dün, La Paragas yönetim kurulu olağanüstü toplanarak bu konuya bir çözüm üretti. Binbir emekle, arayıp tarayıp, bir sonuca ulaşamadan dönmesin diye okuyucu,  tüm olanaklarını seferber ederek yaptığı araştırmalar sonucunda, bu vatanın evlatları için çok yararlı bir hizmete imza atmaya karar verdi. Meraklarınızı dindirip huzura ermenizi sağlayacak çok faydalı görüntü ve yazı için: Lütfen buradan buyurun.

12 Nisan 2009 Pazar

Abiyi Allah Korusun...


''Büyük'' gazetelerden birinin haberine göre , cinsel hayatlarına renk katmak için bir arkadaşlarının hediye ettiği kitaptan, yani Kama Sutra'dan ''şezlong'' pozisyonunu deneyen bir çift hastanelik olmuş.Asparagas olması muhtemel böyle bir habere La Paragas Magazin Servisi olarak uzak durmamız mümkün olamazdı... Uzun süredir elimizde mevcut fotoğrafa alt yazı aramaktaydık ,demek kısmet bu habereymiş ! Bir de şuraya bakın isterseniz...

Haber Kaynağı
Resim:Videlec.org

11 Nisan 2009 Cumartesi

''Alemlerin En Siberine Düştüm Bir Zamanlar'' Yazı Dizisi 5.Bölüm

Bir gece evvel entellektüel kadın doktor tarafından sepetlenen Şaşkın Ördek, ertesi akşamın ortalarına doğru yanına içine bol buz atılmış limon dilimli kolasını alıp, geçer ekranın karşısına... İşlerini bitirmiş, yemeğini yemiş bir şekilde aleme atar atmaz kapağı; kameralarını alemin bulvarına çevirip, "Akşam gezintisinde kimler var, kimler yok?" izlemeye başlar. Sonra, bulvarın en uç noktalarından birine konuşlanır ki burası yürüyüşü uzun bir volta şekline getirenlerin dönüş noktasıdır ve nispeten bulvarın ortalarına göre sakin olduğundan insanları tenhada yakalayıp, uzun konuşabilmenin avantajlı olduğu bir bölgedir.

Ufak ufak alemin mantığını kapmaya başlayan Şaşkın Ördek, artık, reel denen alemden elde ettiği kazanımları, tecrübeleri de usul usul kullanmaya başlamıştır. Ama algılaması ve niyetleri hâlâ saftır. Bu arada, bulvara henüz çıkmamışlar içinde arama yapmakta, yani alemin diğer mahallelerinin sokak aralarında dolaşmakta, oralardaki profillere de göz atmaktadır. Ve yine, satır araları derin bir profili gözüne kestirir. Kestirdiği profilin ışıkları yanmamaktadır. Belli ki o akşam, profilinde yoktur profilin sahibi. Şaşkın Ördek, profilden edindiği veriler doğrultusunda uygun bir mesaj yazıp profilin kapı aralığına sıkıştırır. Sonradan öğreneceği üzere, popüler bir üniversitemizde öğretim görevlisi olan bir kadındır profilin sahibi kişi.

Bu arada bulvar gittikçe artan bir şekilde kalabalıklaşmakta, kaldırım üzerinde çekirdek kabuklarının miktarı hızla artmaktadır. Dışarıdaysa, şiddetli bir yağmur ve yağmurla orantılı bir biçimde soğuk vardır ve fırtınaya dönmesi muhtemel rüzgar, gittikçe artan bir hızla esmektedir.

Sıcak evde, bulvara takılmış ve hülyalara dalmış Şaşkın Ördeğin ekranına bir mesajın ciklemesi düşer. ''Hayırdır inşallah!'' deyip, biraz da sevinçle açar mesajı... Memleketin nispeten muhafazakar ve çok erkek bir şehrinden gelen mesajda şunlar yazmaktadır: ''Umarım göbekli, şişko, tıknaz, çirkin ve çok esmer birisindir. Eğer öyleysen, keyifli bir gece ve geceler için senle herşeye varım, görüşelim.'' Şaşkın Ördek, şaşkın şaşkın mesajın rumuzunu tıklar, ''Nedir, kimdir bu ?'' diye... Açılan profilde durum aşikardır, profil oldukça zengin ve güzeldir. Hatta, profilin içeriğinde heyecan verici ve oldukça kışkırtıcı bir uç olma hali vardır. Görünüşte, cinsiyet yerinde erkek yazmanın ötesinde şaşırtıcı bir durum yoktur. Şaşkın Ördek, herhalde bir yanlışlık var saflığında devam eder okumaya profili ve anlar ki.. işin özü, mesaj bir travestiden gelmektedir. Yanıtsız bırakmaz mesajı Şaşkın Ördek; teşekkür eder ve şunları yazar: ''Ne yazık ki; göbekli, şişko, kısa boylu ve çok esmer değilim.''

O ara, biricik doktorumuz, en entellektüel kadınımız, arzı endam eder bulvarda... Kısa bir yürüyüşün ardından göz kırpar bizim ördeğe; en çapkınından ve en bilmişinden ... Ördek umursamaz bunu ve kaçanı oynamaya başlar. Gece ilerlemekte, dışarıdaki hava da iyice ve daha şiddetli yağmura, soğuğa ve rüzgara bürünmektedir. Dışarıdaki soğuğa inat sıcak, sakin ve sessiz evde, iyice kıvamlanmış kolasının keyfindeki Şaşkın Ördek birden, o klasik roman adlı kadının bulvarda dolaştığını farkeder. Bir anda kalp atışları hızlanır. Silinmişliğine üzüldüğü profili tıklar hemen, profil tüm gerçekliği ile durmaktadır, ya da yeniden yakmıştır yeşil köşkün lambalarını dalga saçlı kadın.

Sevinir çocuklar gibi... Sanki, yabancı bir şehirde kalabalık bir bulvarda yapayalnız, çaresiz turlarken ve öylesine bakınırken sağa sola, en tanıdık birine rastlamış gibi olur. Saat, gecenin ertesi güne devrileceği dakikalardadır.

Bu arada, doktor kadın sürekli göz kırparak kendini fark ettirme, "Onu alma, beni al" çabalarındadır. Ördek, bunun msn'ini aç anlamına geldiğini anlamıştır. Ama onun gözü o anda, sadece hayallerinde besleyip büyüttüğü, biçimlendirip vücut buldurduğu, gönlünün sultanı yapmaya niyetli olduğu klasik roman adlı asıl kadındadır.

Doktorumuz da işin kötüsü, çok ısrarcı bir biçimde kendini farkettirme telaşlarındadır; sürekli el kol sallamakta ve yazılı bir mesaj atamamanın çaresizliği içinde kıvranmaktadır. O esnada bir mesaj penceresi cikleyerek açılır, peşinden bir tane daha... Gözü, bulvarda permalı saçlarını savura savura yürüyen klasik roman adlı kadındayken, açar mesajlardan ilkini şaşkın ördek... ''İnşallah iyi birisinizdir. Üniverite öğrencisiyim, uzun zamandır ailemle görüşemiyorum. Acil görüşmem lazım ve kontore ihtiyacım var, yardımcı olur musun?'' türü, şimdi çok hatırlayamadığı bir mesajdır gelen... Bu yeni duruma da şaşıran Şaşkın Ördek, tüm iyi niyetiyle tıklar mesajın profilini, 25 yaşlarında bir fıstıktır resimdeki... Şöyle bir göz atar profile ve çek defterini çıkarır. Dersem de inanma okuyucu! ''Her ne kadar bu alemde ördekse de, kaçççın kurrrasıdır o !" ben çok iyi bilirim. Orayı, yani bu ihtiyaç sahibi, seksi ve güzel kızı umursamaz ve bulvarda salına salına yürüyen klasik roman adlı esas kadına mesaj yazmaya başlar.

O ara, daha önce cikleyen ikinci mesaj gelir aklına şaşkın ördeğin, yeni biri heyecanıyla açar onu da . Yazanlar şunlardır: ''Farketmez, o fiziğe uygun gerekli değişiklikleri yapabilirim fantazimde, sen al bu adresi ekle msn'ine, sevdim seni bir kere..'' Güler, bu muhafazakar özellikli kentimizin bu cesur erkeğine Şaşkın Ördek ve engeller onu... Bu arada, hayallerinin kadınına yazmakta olduğu "İyi akşamlar," diye başlayan mesajı tamamlar ve atar. Hemen bir yanıt gelir. Doktorumuz da kendini göze sokmak, kendini fark ettirmek için her türlü olanağı kullanarak sürekli çırpınmaktadır bu arada... Klasik roman adlı kadından gelen mesaj şudur: ''Şu an kendimle hesaplaşmaktayım, çok sarhoş ve kötüyüm. Artık burada değilim, e-posta adresim şu...''.

Şaşkın ördek panikler, aklı binbir sahne yazar kadının oradaki ve o andaki haline, iyi kalpli yüreği telaşlanır. Hemen şöyle bir mesaj atar en saf haliyle: ''Merak etmeyin! Siz gidene, ışığınız sönene kadar kadar, ben burada olacağım.''

to be continued... 6.Bölüm: Vay anam vay!..Neler oldu neler?;)

9 Nisan 2009 Perşembe

Çilek...Ananas...Lyambiko


Bacaklarımı uzatıp keyfime baksam, günün tüm yorgunluğunu, sıkıntılarımı üzerimden atsam arzularınız varsa an itibariyle. Bu blog, bir öneride bulunuyor; bu gece ya da istediğiniz herhangi bir gece için. Daha önce verdiğimiz ragla tarifinde olduğu gibi, yine hazırlanması son derece basit, içimi aynı oranda keyifli ve eğlenceli bir içki bu da.

Bir şarap, konyak ya da martini kadehine hiç olmadı limonata bardağına bolca buz, 3/1 oranında çilek likörü, 3/2 oranında ananas suyu koyup biraz karıştırarak oluşturacağınız bu içkinizi hazır ettikten sonra mumlarınızı yakıp, ışıklarınızı kapatıp, müzik setinize de sevdiğiniz bir CD'yi koyarsanız; ilk yudumdan ve ilk şarkıdan sonra gündelik hayatınızdan kopup, tropikal rüzgarların estiği bir denizin kıyısında yıldızlara yatmış bulabilirsiniz kendinizi.

Bu içkinin yanına kimin şarkılarını önerirsin ey blog derseniz de. Blog size, son albümü Saffronia'dan, ilk Nina Simone tarafından söylenmiş, bizlerin Santa Esmeralda'dan hatırlayacağımız Don't Let Me Be Misunderstood yorumunu şu an dinlediğiniz; Almanya doğumlu, Tanzanyalı müzisyen bir babanın kızı, caz dünyasının Afrika tınılı güzel sesi Lyambiko'yu önerir. Ve iyi eğlenceler diler.

Not: Önerilen karışım oranı damak zevkine göre deneme yanılma yoluyla ayarlanabilir. Ve istenirse bir miktar soda ya da gazoz ilave edilebilir.

Ne Ruhmuş Bu Ruh, Allah Korusun Demek Mi Lazım?

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış "Biz Avrupa Birliği’ne (AB), önümüze koyduğu her şeyi kabul etme mantalitesi ile gitmiyoruz. AB’ye Davos ruhu ile gidiyoruz.'' demiş...

İlk kez Davos ruhu söylemini ortaya koyduğunda Turgut Özal, şimdi hatırlayamadığım biri tuz ruhu benzetmesi yapmıştı.

Davosu ve benzeri toplantıları içeriği ve yararı anlamında yorumlamak istemiyorum. Benim için bu tür toplantılarda sizin sergilediğiniz bağımsız, dik ve tutarlı duruş önemlidir. Ve özünde katılmaktan yanayımdır. Ama kendi sözlerinizi söylemek kaydıyla...

Bugün Egemen Bağış'ın sözlerinin ne anlama geldiğini; gördüklerim, tanıklıklarım ve kendi algılamam üzerinden düşündüm.

Düşündüklerimden kısa bir özeti de son günlerde tanık olduğum bir takım olaylar örneğinden yola çıkarak yazıya dökesim geldi.

Ne yapmıştık mesela çok yakın tarihlerden birinde; Bağış'ın öğündüğü ve şiar edindiği Davos ruhunu hayatımıza katan ''one minutes'' destanını eklemiştik tarihimize... Ve bir de halkın onurunu kurtarıp, sevinçten sokaklara döken bir kahramanımız olmuştu.

Ne olmuştu Bağış'ın simgeleştirdiği ruhun olduğu yerde kısaca bir hatırla bakalım dedim kendime. Önce bir sürü laf edilmişti bir devletin başına, içeriğinde çok doğru cümleler de olmak kaydıyla... Sonra bir modoratöre posta koyulmuştu. Onca bağırtı çağırtıdan sonra hemen bir basın toplantısı düzenlenmiş, aslında muhattap bir başka devletin başkanı hatta top yekün bir milletken, onca sözden çark edilmiş ve bütün öfkenin nedeni olarak modoratör gösterilmişti .

Toplantıda sergilenen tavrı, duruşu sürdürememek, söz konusu ülkeyle ilişkileri sözlerin şiddetiyle doğru orantılı düzeye çekememek de gözümüzün önündeki süreçte apaçık görülmüştü. O sözlerin neresindeyiz şimdiye hiç girmiyorum.

Mesela daha bir kaç gün önce Nato toplantısında çok haklı nedenler ve çekincelerle, şiddetle ve sert ifadelerle karşı çıkılan Rasmussen hemen ertesi gün ve bir takım sözler alındığı iddiasıyla bir anda Nato'nun genel sekreteri oluverdi. Verildiği söylenen sözlerin somut hallerini biz görebildik mi? Söylenenlere göre önümüzdeki süreçte görecekmişiz... Ben eminim göreceğimizden!

Fransa'nın bizim Avrupa Birliği ilişkilerimiz konusundaki tutumu ortadayken... Sarkozy, pervazsızca da olsa en azından tutarlı ve dik ifadelerle bize neden karşı olduğunu apaçık ortaya koyuyorken ve Rasmussen'in fikriyatını biliyorken, iki önemli konudaki veto hakkımızı hem Rasmussen'e hem de Fransaya karşı kullanma olanağımız da varken, kullanamamış olmamız nasıl bir babayiğitlik ve nasıl bir ruhtur ki; bütün bu dış politika zikzakları, tutarsızlıkları bu kadar örneklenesi ve övünülesi bir simge halinde göze sokulabilmektedir.

Ufuk Güldemir'in henüz Cumhuriyet Gazetesi Amerika muhabiriyken, Kanat Operasyonu adı altında bir yazı dizisi yayınlanmıştı gazete de; sonra kitabı da çıktı. Bence, hem uluslararası ilişkilerin insan ilişkilerinden ve algılamalarından ne derece farklı olduğunu, hem de dikta dönemlerinin ve benmerkezci bakışların ulusal çıkarlara verdiği zararları yakın tarihli somut bir durumdan anlamak adına; her Türkiye vatandaşının okuması gerekir diye düşündüğüm bu kitabı da, yeri gelmişken önermek isterim. Çünkü çok önemli tarihsel bir süreci ve kararı anlatan, çok önemli bir belgedir. Kanat Operasyonu denen olayın içeriği son yaşadıklarımızla işleyiş açısından bire bir örtüşmektedir. Orada da Kenan Evren, Amerikalı general Rogers' ın sözünü referans alıp güvenerek, Yunanistan'ın Nato askeri kanadına dönüşüne izin vermiştir. Sözler tutulmamış. Biz de en önemli kozunu elden çıkarmış, Yunanistanla ihtilafları konusunda çok daha dezavantajlı bir hale bürün(dürül)müşüzdür.

Uluslararası ilişkilerin enseye dokunmak, kola girmek, öpüşmek, küçük adlarla seslenmek, düğünlerde şahit yapmaktan ne kadar farklı bir şey olduğunu, kişilere, verilen sözlere değil de, somut belgelere hatta onlarında ötesinde somut sonuçlara dayalı olduğunu anlamak, öğrenmek için yeteri kadar yaşanmışlığı olan bir ülke vatandaşı olarak; Egemen Bağış'a akıl fikir için dua etmekten öte elimden bir şey gelmiyor şimdilik...

7 Nisan 2009 Salı

Yeni Amerikan Silgisi:Obama


Bugün kuştüyü yastıklar üzerinde bir hayatla kucak kucağayım, güneş bir başka parlıyor...

Kışın bütün kirleri kalktı; uçtu, gitti ve bitti... Gülüyorum...

Ağzım kulaklarımla enseye tokat bir samimiyet içinde. Mutluyum; hem de, ne mutlu Türküm demeden... Dünyalar benim !

Dün öyle güzel şeyler yaşadım, öyle mutlu anlara tanık oldum ki; ölsem gam yemem...

Aha buraya da notlarımı düşüyorum ki; torunlarımı göremezsem, dilimden anlatamazsam bugünleri; onlar okusunlar diye...

Ya yok böyle bir mutluluk, aha bu yaşa geldim ben görmedim. Gören varsa beri gelsin.

Dün mesela, emperyalizme karşı dünyanın en zorlu ulusal kurtuluş savaşlarından birini vermiş bir ulusun kanla kazanılmış özgürlüğünün ve bağımsızlığının simgesi bir mecliste, dünyanın en emperyalistinin başkanı ''Evet'' dedi ya! Hani Türkçe konuştu. Ben de müslümanım türünden bir şeyler söyledi. Yurtta sulh dünyada sulh dedi ya bir de... Ve ben de buna tanık oldum, birde üstüne üstlük yedim ya tüm bu samimiyeti, var mı bundan ötesi?

Meclisimizin değerli vekillerinin üzerlerine düşeni yerine getirip, asıl kimin vekili olduklarını gösterdikleri sahne göz yaşartıcıydı. Ufak bir kıskançlık ve kızgınlık içimde kayır kayır kaynasa da, her ne kadar benim gibi güzel öpememiş olsalar da; vekillerimizin o hayranlık dolu bakışları, o şarklı alkış kıyametleri bir nebze de olsa içime su serpti. O an benim damarlarımdaki asil kan dondu da... Onların ki donmadı doğal olarak.

Barack bizim başbakanı yanaklarından öpünce, hatta abi deyince ( bence demiştir kesin) ve hatta bizim başbakanımız da onun eline en olgun, en abi ve anlayışlı haliyle dokununca... Lan dedim kendime; de git sende, yıllarca bu adamlar bizi öptükçe ne diye bağırıyordun ki ...

Amerikan oligarşisinin; her ortalığı birbirine katıp, gerekli kaosları yaratıp, yeni düzenleri oturtup; bir de, bak orada batağa battılar, başarısız oldular imajları yaratıp, çekilir gibi yaparken; dünyada oluşmuş Anti Amerikan bakışları derleyip toparlayıp, sırt okşaya okşaya bekçilere yeni görevler yükleyip, bu yeni karakol görevlerini sen en arkadaşım ülkesin gazlarıyla verme tavrının yeni silicisi Barack Obama'yı ben sevdim valla! Hiç değilse, acıtmadan tatlı tatlı sevecek birisi... Bana öyle geldi;Baykal'a size allah uzun ömürler versin demesinden anladım.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Az Önce Evlenme Programından...

Meşguliyetler arası bir yandan televizyondaki evlilik programına göz atıyorum. Bu, Fox TV'deki... Daha arabesk, daha baharatlı olduğu için, öteki programa göre daha farklı yelpazede insan manzaraları sunuyor. Bir de, çok sayıda insanı, fabrikasyon usulü evlendirmeyi övünç sayıyorlar ya! Sunucuları da birbirleriyle kombin giyiniyor.

Hatta bugün, bir yarıştırmacı(!) hatun kişi; ki, kendisi çok şükür herşeyi bilen bir dünya güzeli, hep birlikte Okan Bayülgen'e giydirdiler.

Ve hatta ''müslüman kanallardan'' bu programa terfi eden, Karagümrüğü yakan şair sunucumuz Beyülgen diyerek, çok damardan ve ince bir gönderme de yaptı.

Ve hatta kendilerinin yaptığının ne kadar ulvi bir görev olduğunu basbayağı yaldızlı cümlelerle anlattı, Okan'a giydirirken.(Sanırım Okan Bayülgen medya arkası yapmış bunları... )

Bir de öteki evlilik programından bir nedenle yollananlar var ki; bu program tarafından kapılıp, yeniden vitrine çıkarılıyorlar.

Şöhretler dünyamızın bu yeni starları, en evlenilesi adaylar olarak bu kez, bu programın en evlendirme programı olduğuna övgüler diziyorlar, yalakalık paçalardan akıyor.

Öteki tarafta da o programa ne övgü cümleleri kurduklarını sanki biz en evlendirme programlarının en sadık izleyicileri olarak bilmezmişiz gibi.

Lan diyesim geliyo bazen, ''biz kaçın kurrasıyız'' r'nin üstüne basa basa üstelik... Öteki programda da göz göze bakıp, diz dize oturmadık mı? Bize de mi lo lo...

Öteki programda ürkekliklerini atıp daha kendine güvenir oldukları, bir de bu program tarafında reyting artırıcı şöhret muammelesi gördükleri için iyice artmış egolarını izlemek acayip keyifli; ve hatta acayip neşeli. Ben seviyorum valla...

Az önce bir kadın çıktı mesela programda; uzun boylu, sarı saçlı, izleyicilerin ve sunucuların Müşerref Akay'dan başlayıp, Nurseli İdiz'e kadar uzarken arada adlarını sayamadığım, daha doğrusu hatırımda tutamadığım bir sürü ünlüye de benzettikleri; düğün, nişan organizasyonları işi yapan, yetişkin bir kız evladı olan ve hatta yaşını göstermediğini sanan, çıpçıtır, taptaze işletmeci bir kadın. Ki, krizden dolayı işlerine ara vermiş ve hazır boşluk yakalamışken de işlerden, şu evliliği aradan çıkarim demiş; zannımca...

Zaten kendini güzeller güzeli ilan ettiği duruşundan ve sözcüklerinin tonundan belli olan bu hanım abla, şöyle sıraladı isteklerini: Evi olan, uzun boylu, yanına yakışacak, adam gibi adam ve sevmeyi bilen biri... Ben ablaya güvenerek, bu tavrın, aslında kendini kurtarma eylemi olduğu düşüncemi fesatlığıma verdim.(ki genelde sonradan borçları falan olduğu çıkıyor ortaya)

Ama sevmeyi bilen kısmına takılan ve benim tüm engelleme çabalarıma rağmen durduramadığım içimdeki pis anarşist, bir sürü lafı yapıştırdı: ''Sen sevmekten ne anlıyon abla? Sen kendin sevmeyi bilion mu? Sevmek nasıl bir tarif senin için abla? İçinde neler olması gerikiyo? Mesela, para olsun mu herşeyden çok, he abla? Yoksa, hani işlerde kesatken, hani bende de bu güzellik varken mi dedin abla? Yoksa ben mi fesatım abla? Hani sevgi yakınlarda bir yerlerde yoktu da tv ekranından açık artırmaya mı çıktı abla? Gelecek taliplerin içinden en sevgi dolu olanı mı, yoksa en parası olanı mı seçecen abla? Bak bekliyoruz merakla..." diyerek daha da uzatacaktı ki işi, "yeter sus!" dedim, "duymaz abla" ...Du bakalım, izleyelim, sabırlı olalım, kadının günahını da almayalıma yattık sonunda, uzlaştık ve bekliyoruz adayları heyecanla... En az abla kadar, biz de meraktayız valla.

Servisin Notu: Güzellik kelimelerinin geçtiği yerlerde kastedilen bir fiziki eleştiri içermemektedir. Göze sokulmaya ve öne çıkarılmaya bir göndermedir. Yoksa her kadın güzeldir. Ve yazılarımızın tek bir cümlesinde bile yalana başvurulmadığı gibi, asla yağcılık yapılmamaktadır:))

4 Nisan 2009 Cumartesi

Düş Buğulardeyken Balık Buğulama.. Yanında Rakı Da Var.


Sabah elimde kahve kokusu ofisimsinin dışında yaza hazırlanan bahçeye bakarak, baharın kıpırdatmaya başladığı farklı farklı konukların seslerini dinlerken, çiçek açan ağaçlarla laflayıp bir kaç saat sonra dağların arkasına çekilip günü geceye bağlayacak güneşle şakalaşıyordum. Bir kağıdın usul bir rüzgara takılmış çiçek tozlarının içinden ayrılıp bana doğru geldiğini, ayağımın dibine düşüp paçamdan çekerek gözlerime gözlerini dikip ''Hadi yine iyisin.'' yüklü çapkın bir gülümsemeyle göz kırptığını fark ettim. Tebessüm ettim sadece bu afacan haline... Gözlerim karşı dağlarda, bir düşün düş halini alışını düşünmeye devam ettim.

Hayat yeşeriyordu ve kalabalıklaşacaktı ev; her yaz gibi. Mesela şu karşıdaki masalar çoğu akşamlar birleştirilecek, mangal yakılacak, sokak arası düğünlerinin lambaları ışıldayacaktı. Çocuklar ayrı masada cıvıl cıvılken; büyüklerin alkol kokulu kahkahaları, dedikoduları, ortaya karışık tevazu yüklenmiş hava atmaları karışacaktı saf temiz gülüşlerin içine.

Ayağımın dibinden bacağıma yapışan kağıt sürekli ve ısrarcı bir tavırla ve gülerek paçamdan çekip dikkatimi ona vermemi istiyordu. İlgilenmeden kurtulamayacağımı anlayıp okşamaya başladığımda saçlarını ve ''Kargonuz var.'' deyip dönünce öbür yüzünü, üzerine yazılmış şu notu gördüm: ''Akşam sana geliyorum haberin olsun. Düş.''  Notu okur okumaz, akşama düş geliyor vay be'lerinin sevinci taşırken beni bir başka boyuta, aklımın motorlarına da hareket verdim.

Düş ve akşam vay be diye diye çoktan mutfağın yolunu tutmuştum. Düş ve akşam yemeği düşünün vay be'leri bıyık ucu bir tebessüm olarak takılı kaldı yüzüme...Ve takılmış bir plak gibi tekrarlar sardı ortalığı; ''düş ve akşam vay be!..''

''Düş ve akşam, düş ve akşam, düş ve akşam, vay be!.. Ve ben...Yaşasın!''

Ne yapsam ne yapsam derken yüreğimin telaşlarında, gün cumartesi olunca üstelik, güneşin gün batımına ne yakışır hesapları yaparken bir de, denizden imdada gelen esinti şefkatle yanağımı okşayıp ''Balık yap.'' dedi istersen. "Hatta isteme, yap" diye de ekledi. Buna erik ağacı ve altındaki masa da katıldı. Biraz uzakta kalan ve o an itibariyle neşeli bir sohbetin dibine vurmuş mor çiçekler seslendiler benim kararsızlığıma: ''Evet rakı ve balık.''  O ara güneşin keyfine gevşemiş, akşam kahvesi tadında bir neşeyle hararetli bir konuşmanın yamacındaki papatyalar da bu fark edişle, mutfak camından bakmakta olan kararsızlığıma dönüp ''Evet evet rakı balık.'' dediler.

Hepsine anlaşıldı gülümsemesi atıp yöneliverdim buzdolabına. Izgara niyetine dilimlenmiş, yani önce fileto edilip kılçıkları çıkarıldıktan sonra her bir parçası biraz büyükçe dilimlenmiş somonları çıkarıp tezgahın üzerine koydum. Akşam düş geldiğinde, ızgarayla uğraşırken sohbetin keyfinden uzak kalmayalım diye ve hatta balık pişene kadar, yarısına soğuk su koyulmuş bardakların üzerini rakı ile tamamlayıp, ilk kadehlerin keyfine katık ederken en şefkatlisinden günün ne var ne yoklarını, kesintiye uğramasın diye özlemin dindirilmesi bir de; vazgeçip ızgaradan, karar verdim buğulamaya balıkları.

Önce, mini fırın tepsinin altına çok az, neredeyse bir çorba kaşığı kadar sıvı yağ döktüm. Sonra, soyup çok ince daireler şeklinde doğradığım bir orta boy soğanı tepsiye dizdim. Sonra, yine soyup soğuk bir suyun içine bıraktığım patatesleri, yine çok ince dilimler halinde ve büyük parçalar olsun diye boylamasına doğradım ve soğanların üzerine bir kat yerleştirdim. O esnada camın önüne konan kuş beni izlerken yüzünde telaşıma tebessümle ''Hey dostum fırın!'' diye seslendi. Ne var ki fırında bakışıyla dikmişken gözlerimi kuşa; o, anlıyorum heyecanını bakışına, yakmadın ki mesajını yüklemişti çoktan. "Haklısın." dedim dostum, takmışım düşü aklıma.

Fırını 270 dereceye ayarlayıp döndüm tezgahın başına. Balıkları dizdim patateslerin üzerine. Onların üzerine de bir miktar rendelenmiş havucu dağıttım güzelce. Ve soyup şöyle avucumla bastırıp hafifçe ezdiğim beş altı diş sarımsağı ilave ettim tepsiye. Sonra, biraz ince parçalar halinde doğradığım biberleri, onun üzerine ince ve daire şeklinde doğranmış domatesleri, onların da üzerine bir kaç ince dilim, yine daire şeklinde kesilmiş limon, bir kaç dal maydanoz koyup biraz karabiber, biraz tuz ilave ettikten sonra yarım bardak kadar suyu üzerlerinden döküp bir kaç parça da tereyağı ilave ettim. Tepsinin kenarından iki adet defne yaprağını son dakikada ilave etmeyi de ihmale bırakmadım; aferin bana!

Bir alüminyum folyo ile kapatıp tepsiyi, ocağın büyük gözünün üzerine oturttum. Bir süre orada pişirip bütün aromaların birbirine geçmesini sağlayıp kıvamın kokusunu alırken, düşün düşüncelerinin kaymalarını düşündüm. Sorularını duydum, bunlara anlayışla güldüm.

Sonra, folyonun bir kenarından açıp patateslerin kıvamını kontrol ettim. Orta pişmiş olduğunu fark edince patateslerin; ''Hadi bakalım çocuklar gidiyoruz!'' deyip tepsiyi ısınmış olan fırına koydum. O arada bir türkü tutturdum. Ben tutturunca bir türkü, dışarıdaki kuş korosu da katıldı buna. Uzaktan gelen sürülerin çıngıraklı vokalleri çok hoştu. Bir süre sonra fırından fokurdama sesini alınca, bak bunlar da katıldı koroya diye düşünürken, aslında beni uyardıklarını fark ettim. Kapağını aralayıp tepsiyi dışarı aldım ve folyonun kenarından hafifçe kaldırıp bir kontrol daha yaptım. Hımmm, dedim biraz daha! Tepsiyi, tekrar, biraz çektirsin diye bu kez folyosuz fırına koyduğumda, dolaba yöneldim. Beyaz peynirsiz rakı olmaz deyip, iki farklı beyaz peyniri salatalık ve domates dilimleriyle süsleyip, koyun ve tam yağlı olmayanın üzerine bir kaç dal kekik, biraz közlenmiş ve incecik kıyılmış acı kırmızı biber koyup, bir iki damla da közlenmiş biberin yağından ilave ettim. Bembeyaz kocaman tabağın üzerindeki bu kolektif coşkuya acayip keyiflendim. Ve hatta bir parça gravyerle biraz da tulum ilave ettim. Onların katılımıyla hep birlikte saz çaldırırken yüreklere; yürek akıl, akıl yürek ilişkisi üzerine düşünüyordum. Sonucu, yola devam etme isteğini; güven, samimiyet, dürüstlük, merak, bilinmeze yolculuk arzusu, farkındalık ve cesarete bağlıyordum. Hatta bir gün bir eski şoförün şu sözü çıkıp geldi aklımın not defterinden gözümün önüne; korkma demişti geri vitesin olduğu sürece ve aracın kontrolü de sende olduğuna göre, çıkmaz olduğunu gördüğün noktaya kadar git; merak edeceğine.

Bu arada, tereyağında kavrulmak üzere ağırlıklı fasulyeden oluşan turşuyu bir küçük domates ve iki üç biber ilavesiyle tezgaha çıkarıyorum. Ve zaman yaklaştıkça düşün düşüyle dolaştığımı fark ediyorum. Üzerine tereyağı koyulmuş mısır ekmeksiz balık sofrası olmaz deyip son dakikada pişirilmek üzere hazır ediyorum malzemelerini. Tahin helvası zaten pusuda.

Zaman yaklaşıyor. Telaşıma için için güldüklerini görüyorum uzaktaki mor eriklerin çiçek açmış gölgelerinde fiskoslaşan fuşyaların. Peynir tabağındaki domates ve salatalık dilimlerinin üzerine maydanozlar için çıkıyorum bahçeye. Nergislerin önünden geçerken fark ediyorum, fark edilmek isteyen süslenmelerin telaşlarını; ''Düş geliyor hıı!'' diyorlar ve bir ince kıskançlık var gibi geliyor hallerinde. Gülümsüyorum.

Üç beş maydanoz kopartıyorum, ''Ben ben!'' diyenlerden. Düş düşümde, dönüyorum mutfağa. Fırından gelen koku bizim işimiz aşağı yukarı tamam diyor. Masanın tabaklarını hazır ediyorum; rakının bardaklarını, çatalı bıçağı birde. Çıkarmıyorum dışarı masaya. Düş geldiğinde, ele ele, ten tene değmelerin tadında taşıyalım istiyorum her şeyi. Düş mutfak rafından tuzluk ve karabiberliğe uzanırken, elim değsin eline istiyorum. Ya da ben mutfaktan bardakları götürürken masaya, tabakları bırakmış dönen onla mesela ofisimside dokunsun bedenlerimiz birbirine istiyorum. O mutfakta bulamadığı bir şeyi ararken, ben ona mesela şu kapağı aç orada derken, o uzanmaya çalışırken ve yetişemezken; ben arkasından gelip uzansam, o esnada o yetişmiş olsa, elim eline yardım etse, bedenim bedenine değerken saçlarının kokusunda başım dönse istiyorum.

Tekrar dışarı çıkıyorum. Masayı hamağın bağlı olduğu erik ağacıyla zeytin ağacı tarafına zeytinin altına çekiyorum. Müzik setinin hoparlörlerini kabloları ilave ederek bahçeye taşıyorum. Kıştayken onlarla birlikte önce çiçek açıp sonra yeşersinler diye dallarına astığım erik ağacındaki cümlelerimin geceye hazırlık yaptıklarını, üstlerini başlarını düzeltirken saçlarına şekil verdiklerini görüyorum. İstiyorum ki buz gibi anason kokulu sözcüklerin dibine vurulmuş, şarkılarla şiirlerle bezenmiş yemek sonrasında, taa gecelerin uzağında saatlere denk düşmüşken sözlerimiz; düş hamağa uzansın, ben düğmeyi çevirip gökyüzünün ışıklarını yakim, her bir cümlem en halleriyle üzerine düşsün. O her bir cümleye uzun uzun baksın, baktıkça açık kalmış cümlelerim kapansın. Cümleler kapandıkça yüzünden anlim bunu... Sonra düş uykuya dalsın... Ben usulca yatağına taşırken uyansın... Uyandığında bir kahkaha atsın... Ve ''Sen delisin!'' desin...Bunu sesle söylemesin...Kelimeleri dudaklarıma değsin.


Resim, home made...

3 Nisan 2009 Cuma

Emmanuelle...Sylvia Kristel



Emmanuelle Arsan adlı aykırı yazarın otobiyografisinden yola çıkarak çekilen, Sylvia Kristel' le özdeşleşerek dönemine damgasını vuran bu film; bir oyuncuyu tek bir filmle yıllar boyu unutulmaz yapmayı başarmıştır.

Sylvia Kristel adı silinmiş, Emmanuelle olmuştur; ki başkaca da hatırlanacak bir filmi yoktur. Bu film sonrası bir iki denemesi olmuştur. Ama o, izleyicinin Emmanuelle'idir. Öyle kalarak da sinema tarihine geçmiştir.

Geçen gün, bir arkadaşımla antik bir kentin kıyısından geçerken ve filmlerden konuşurken konu bu filme gelmiş ve tarihsel değeri noktasında hem fikir olmuştuk; zaten bu yazıya sebep olan da o konuşmadır.

Bu filmi değerli kılanın ne olduğunu sorgularsak, film oynadığı tarih itibariyle tabuları deviren, üzerine çokça ve farklı nitelemelerle entellektüel tartışmalar yapılan; karakter, erkekler tarafından kendi cinselliğinin farkında ve yönetimini elinde tutan özgür bir kadın kimliği olarak tanımlanırken (işlerine geldiği için:) ; feminist entellektüeller tarafından, erkeklerin olmasını istediği biçimde bir özgür kadını simgeleyen (yani özgürleşemeyen) ve kadını eşitlemek yerine yine ikincil yapan bir ikon olarak eleştirilmiştir.

Kimsenin eleştiremiyeceği bir özellik vardır ki o da, Sylvia Kristel gibi bir erotizm ikonunun sinemaya henüz gelmediğidir.

Emmanuelle, olağanüstü etkileyici bir atmosferde ve çok etkileyici bir müzikle, pornografinin sert ögelerine baş vurmadan, asla çirkinleşmeden, romantizmin tatlı esintisinden uzaklaşmadan da pornografik(estetik) ögeler taşıyabilen ve cinselliği tartıştıran bir film yapılabileceğinin en güzel örneğidir.

Uçakta başlayan ve egzotik bir ülkede süren hikayesiyle sinemasal anlamda etkileyici mekanlar ve dekorlarda, muhteşem şarkısıyla birlikte çok etkileyici bir erotizm sunar. Film bittiğinde kendinizi bir başka dünyadan dönmüş gibi hissedersiniz...

Ülkemize gecikmeyle gelen bu filmin hikayesi ve abartılmış sahneleri, henüz topraklarımıza ayak basmadan önce uzun süre dilden dile dolaşmıştı. Okulu kırıp yaşı tutmayan tıfıllar olarak binbir numara yapıp yalvar yakar girebildiğimiz sinemada özellikle, dört gözle beklediğimiz bir sahnenin olmamasına da çok üzülmüştük. O gün bugündür, belli bir bölüme kadar olan sahnenin efsane an'ıyla ilgili hiç bir veriye rastlanamadı. Belki de, o yılların en önemli asparagasıydı; ya da gerçekten kesilip atıldı filmin içinden. Bilmiyoruz.

Bulursanız; sinemanın km. taşlarından biri olan bu filmi izleyin... Özellikle şarkısı çok hoştur.

Bu fotoğrafı koymak konusunda çok tereddüt yaşadım; çocukları ve genel ahlak bekçilerini gözeterek... Ama bu yazının anlamını vurgulayacak olan da bu fotoğraftı ve tarihe ihanet de bana yakışmazdı.

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP