28 Şubat 2009 Cumartesi

Despero...


Bugün hiç fikriyatımda yokken, kendi planlarım Slumdog Milioner üzerineyken, Tırtıl'dan gelen talimat: Despero'ya, ''ya gidilecek, ya gidilecek!'' olunca, emir demiri kesti.

Ruhum ve aklım hafta boyu o kadar koşullanmış ki; gişedeki kıza, Slumdog Milionere bir tam bir öğrenci dedim. Ki o sinemada oynamıyordu film...

Sonra patlamış mısırımızı aldık her zamanki gibi, tabiki çikolata ve gofret çeşitlerini ve içecekleri de... Salon zaten en sevdiklerimizden biri, keyifler gıcır... Film başladığı andan itibaren bir animasyon izlemiyormuşum da, çocukken, çok severek okuduğum kitaplardan birinin içinde kaybolmuşum gibi geldi. Başından sonuna çok zevkle izlediğim bu filme ne yazsam eksik kalır diyerek yorumu şu iki cümleye bağladım:

Arzu'nun masallarını seven, bu filmi de sever...

Kendinize bir iyilik yapın, Despero'yu izleyin...

Bir animasyon fanı ve sinemasever olan Tırtıl'ın tüm zamanlar listesinde onlarca filmi geride bırakarak ikinci sırayı aldığını; özellikle ve bir dip not olarak belirttim filmin. Ve kesinlikle yetişkenlerin çok zevk alacakları, iki kişi izleyebilecekleri, blog aleminde fazlasıyla sorgulanan bazı duygularla ilgili olguları içinde bulabilecekleri, çok keyifli bir film. Ben bu mecburiyetten hiç şikayetçi olmadım. Çok hoş bir sinema günüydü; istediği kitabı, istemediğim kitapçıdan almak zorunda kalmış olsam da...

27 Şubat 2009 Cuma

Bulgur Pilavına Siyaset Karıştı Bence Çok da Lezzetli Oldu...

Karnım acıkınca, her zaman olduğu gibi mutfağa daldım. Niyetimde bulgur pilavı yapmak vardı. Durup dururken, olmadık anlarda, olmadık saatlerde ve olmadık yerlerde uyarı ışığını yakan üstün zekam; sınır çizgilerinde yaşamayı, onun merakı ve bilinmez sonuçlarının heyecanını seven kişiyi de ayartıp paçalarıma yapıştırınca... Hep vurguladığım gibi bu serseri hale ortak olmaya, katılmaya ve bir sonu bilinmez heyecana sürüklenmeye aşkla bağlı olduğumdan, zamanı ıska geçemedim. "Bu pilav, bugüne kadarkilerden daha farklı olsun, sınırı aşalım." diyen öteki sürekli dürterek, zaten meyletmeye dünden razı beni ikna edip anarşizm yolunda adımlar attırmaya başladı. Ve hep birlikte, bugüne kadar hiç bir resmi tarifte yer almayan, aslında var olan ama bulgur pilavı için yok sayılan lezzetleri buluşturmaya karar verdik.

Hep derim; çok coşkulu ve fırlama bir yanım olduğu gibi derin ve duygusal bir düşünüşüm de vardır. Ve tüm kendime dağınıklığımın ötesinde, başkaları söz konusu olduğunda umulmadık derecede düzenliyimdir, saygılıyımdır. Bu ön sözden hareketle daha çabuk, daha sistemli ve daha kolay olması için her şeyin; tüm malzemeleri yerlerinden alıp, mutfak tezgahının üzerine konuşlandırdım.

Tek tek liste yapıp bir mecburiyet ve asker düzeni oluşturmadan, aslında kendi mecralarında gönüllüce ve sevgiyle renklerini yaratan, yaratacak ve ortaya çok daha kuvvetli bir tat çıkaracak olanları, statükocu bir tavıra mahkum etmek istemedim.

Önce, Amasya'dan büyükçe bir soğanı yemeklik doğradım. O kenarda dururken iki adet orta boy Konya'lı havucu kabuklarını soyduktan sonra rendenin en iri tarafında, sonra da yine aynı şekilde Nevşehir'den orta boy bir patatesi havuçlara karışmayacak bir başka tabağa rendeledim. Bu arada musluktan akan Yeşilırmak suyunu yaklaşık beş bardak şeklinde ısıtıcıda kaynamaya bıraktım.

Genelde izlemesi daha kolay ve zevkli olduğundan pilav yaparken, geniş ve cam kapaklı teflon tencere kullanmayı tercih ediyorum. Tencereyi hazır ederken, iki büyükçe su bardağı bulguru ince tel süzgecin içine doldurup, içindeki kötü niyetlileri ayıkladıktan sonra bir kenara bıraktım. Tencerenin içine bir miktar Trakya yöresinden ayçiçek yağı döktüm, yemeğe ekstra bir tat katsın diye Vakfıkebir tereyağından bir çorba kaşığı kadar ilave ettim. Onlar eriyip cızırdamaya başlayınca, doğranmış ve hazırda bekleyen soğanları boca edip, yüksek ateşte kavurmaya başladım. Bu esnada, Antalya'lı sivri biberlerden- ben tatlısını tercih ettiğimden- iki tanesini çok ince halkalar halinde doğrayıp soğanlara kattım.

Tenceredekileri Devrek'te yapılmış tahta kaşıkla çevirip kavururken bir yandan; Büyük Millet Meclisi'ndeki grup toplantısında Kürtçe konuşan, aslında feodalitenin göbeğinden, geçmişte başka bir partiyle doğunun aşiret ağa düzeninden gelerek milletvekilliği yapmış aşiret mensubunun, bölgedeki yükseliş başka bir mecraya yönelmiş olsa orada siyaset yapma olasılığı yüksek adamın, şahsına ve niyetlerine kızsam da Kürtçe konuşma yapmış olmasına hiç kızmadım. Hatta o adamın değişmiş saflığını ve kültürsüzlüğünü sevdim. İngilizce konuşsa hiç tartışma konusu olmayacak bir hale ötekiler tarafındaki şiddetli karşı duruşun ne olduğunu anlasam da bu tavrı çok yersiz buldum. O grup toplantısında konuşuyordu ve seslendiği yörede ana dili Kürtçe olan insanlar vardı. Nasıl ki işitme engelliler için bir tercüman sürekli aktarıyorsa anlasınlar diye, bu da, ondan daha farklı bir şey değildi.

Soğanların pembeleşmiş kokusu burnuma değince, biberlerin de kıvam aldığını fark ettim. Kenarda çözülmeye bıraktığım, daha önce haşlanıp deep freeze'e atılmış Ege yöresinden bezelyeleri tencereye katıp güzelce çevirmeye başladım. Gittikçe renklenen tencereye farklı sebzeler, kendi kimlikleriyle, hiç hormonlanmamış halleriyle ilave oldukça oluşmaya başlayan pilavın kokusu beni keyiflendirmeye, içimi kıpırdatmaya yetti.

Artan coşkularım elimden tutup ofisimsiye doğru sürüklemeye başlayınca beni, anladım ki "Hani müzik." diyorlar! Onları asla kıramayacağımdan, müzik çalarıma bu ülkenin yetiştirdiği en yetenekli, poptan caza, funk'tan reggea ve house'a farklı türlerde söyleyebilen en güçlü seslerinden Nilüfer Akbal'ın CD' sini koydum.

O söylemeye başlayınca bu ülkenin toprağından şarkıları, ben çoğalmış olarak yemeğimin başına dönüp, rendelenmiş havuçları şefkatle tencereye kattım. Havuçların turuncusuyla birlikte renklilik ve koku daha da çoğalarak sarmaya başladı herbir yanı. Keyfim, içerden gelen şarkıların diline kendi dilimden eşlik etmeye başladı. Nilüfer Akbal, ben ve yaşamın tüm renkleri hoş bir koro olup, an'ı aynı coşkuyla paylaşmaya başladık. Kelimelerimiz aynı oldu. Tezgahın üzerinde kıpır kıpır, bu kolektif coşkuya katılmayı bekleyen rendelenmiş patateslerin "Hadi!" seslerine kulak verip, ekledim onları da tencereye. Bir özgün güzellik, bir farklı renk daha boca olmuştu lezzete.

Onlar birbiriyle karışırken ben, gittikçe çoğalan coşkuyu, bu kabul görürlüğün neşesini daha da derinden hissetmeye başladım. Ağzımda türkü, yağmur damlalarının çiçeklerini açmış erik ağacındaki parlaklığına bakarken, anaların göz yaşlarına durdum.

Musluğun altında ıslattığım bulgurların içinden kötü niyetlileri ayıkladıktan sonra süzülmek üzere bir kenara bıraktım. Artık Tokat domatesinden yapılmış salçadan iki tatlı kaşığı eklemenin zamanı gelmişti. Salçayı attığım tencere, daha önce katılmış olanları çalan şarkının neşesinde sarmaş dolaş yaparken; önceki gece Fox TV' deki tartışmanın güzelliğini düşünmeye başladım. Hep karşı durduğum, gördüğüm anlarındaki sert ve radikal duruşundan dolayı kızgın olduğum, arkadaşlarıma her zaman "Şu adamı TV' lere çıkarıp ne olduğunu göstermek lazım." dediğim Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, bu kez bana gösterdi.

Özgürlüklere karşı hiç değilim ve siyasetçilerin mesele yaptıklarının hiç biri benim meselem değil. Ama bir görüşün, bir duruşun, bir ifade edişin kin taşımasından, hesaplaşma mantığı gütmesinden rahatsız olurum. Medyanın bana sunduğu Osman Baydemir'i hep böyle bilmiştim. Etnik siyaset yapan iki yandaki bazıları gibi sanmıştım. Fena halde yanıldığımı gördüm. Süzülmüş bulgurları tencereye katıp kavurmaya, salçayla ve diğer sebzelerle sarmaş dolaş yapmaya devam ederken, empati denen duygunun bir söz olmaktan çıkarılıp içi duyguyla, düşünceyle, samimiyetle doldurulduğunda ortaya çıkanın: Yiğit Bulut'un oturumda, ''Bugün söyledikleriniz dağda sıkılmış onbinlerce mermiden daha etkili.'' sözcüklerinde anlamını bulan şahane gücünü gördüm. Buna gelecek adına sevindim.

Bu sevincime biraz Urfa'dan pul biber, bir miktar Adana karabiberi, çok az da köfte baharı katarak, kaynamış suyumdan dört bardağı iki et tablet ilave edip erittikten sonra tencereye döküp, yarım bardak kadar daha su ilavesiyle hepsini güzelce karıştırdım. Sonra, tencerenin kapağını kapattım. Suyunu çekip de yağın cızırtısı duyana kadar bekledim. Cızırtılar başladıktan sonra en kısığa alıp bir süre daha beklemenin ardından, altını kapatıp bir süre dinlenmeye bıraktım pilavı.

Dinlenmekte olan çok renkli pilavı büyük bir keyifle izlerken keşke ahçılar kurnazlıklarını, ince hesaplarını bir kenara bırakıp yemeklere samimiyetlerini, içtenliklerini, duygularını, insan olma özelliklerini katsalar da sofrada oturanlar: Şarkıların ortak dillinde, yanmamış yüreklerle, ellerindekini, dillerindekilerini pay etseydiler ötekileri ötekileştirmeden diye hayıflandım.

Birilerini etnik milliyetçilik yapıyor diye suçlayanlar, bas bas bağıranlar, birilerini eleştirenler: Bulgaristan'daki, Yunanistan'daki Bulgar ve Yunan vatandaşı Türkler'in varolan-bu kelimenin altını çiziyorum-adları değiştirilmeye, Türkçe eğitimlerine son verilmeye başlandığında, çok haklı olarak karşı durmamışlar mıydı? Durmamış mıydık?

Neden herkes bu ülkenin bir mozaik olduğunu söylerken o mozayığın parçalarını kendi görmek istediği gibi bir araya getiriyor diye düşünürken dalıp giderek on dakikayı tükettiğimi fark ettim. Tencereyi açıp, aromaları birbirlerine daha çok geçsin diye pilavı şöyle bir harmanlayıp tekrar kendi haline bıraktım.

Tabağıma koyduğum pilavın muhteşem kokusu tüm dünyaya yayılırken; kulağımda Nilüfer Akbal; Adapazarı'nın yoğurduna şehrimin suyunu katarak kıvamlı bir ayran yaptım. Alanos'un fırınından aldığım ekmeği, dört adet Tekirdağ köftesini de tost makinesinda ızgara edip pilavın yanına ekleyerek, afiyetle yedim.

Ben ülkemin kokularından oluşmuş kokusunu hep sevdim, seviyorum. Sevmeyenler neyi kaçırdıklarının farkında olurlar bir gün umarım...


Alanos, benim şehrimde, yaşadığım yerin değiştirilmeden önceki adıdır
.
Not:Muzicone'a bişeyler olduğu için elimdeki cd den kendi dilinden Nilüfer Akbal yükleyip dinletemedim. Bunun içinde üzgünüm:))

26 Şubat 2009 Perşembe

Reklamın Böylesi!..

Ellerim Bomboş...


Özgür Basın Kavgası...Mı? başlıklı yazımı, 'gazetemi arıyorum, yıllar önce kaybetmiştim'' diye bitirirken kastettiğim: Bir dönemki iç kavgalar yüzünden henüz yazarlarının bir kısmının oraya buraya dağılmadığı Cumhuriyet'ti.

Aramızdaki aidiyet duygusu ve henüz öğrenen bir çocuk olarak bana katkısı çok fazlaydı. Onu okumak bir onurken; farklı görüşlerdeki insanlarda yarattığı saygı ve güven, değerli ve önemliydi. Okurunu, başkalarının gözünde farklı bir konuma oturtmak, onları saygın kılmak gibi bir özelliği vardı. Okuduğumun gazete olduğunu hissediyordum.

Uzun yıllar okuru olmanın onurunu yaşadığım gazete ile yollarımın ayrılmasıyla ortaya çıkan taklitlerle avunma dönemlerinden beri yalnızım. Ele gazete kağıdı değmeden yaşanmıyor!

Bütün bunları bana hatırlatan, medya üzerine düşündürten, özlemlerimi körükleyen; yeni ve farklıyım iddiasıyla ortaya çıkan Haber/Türk'ün, çakal bir uyanıklıkla, hiç de etik olmayan bir tavırla diğer gazeteleri; adlarını başka anlamlar yükleyerek kullanıp, yasal başvurularda kendini haklılamak üzere kelime oyunlarıyla eleştirerek yaptığı reklamlar ...

Varolanların ahlakının da aslında ondan çok farklı olmadıklarını görünce, sabah kahvemin yanındaki gazete eksikliğime özlemim, ve bu konudaki umutsuzluğum artıyor.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Polis...


Bir gün, Mussano'nun msn iletisinde ''baba büyüksün'' cümlesini görünce, yine hayırlı ne yaptım ki diye düşünüp, biraz da keyiften şişinmiştim. Haluk Bilginer için yazdım onu, muhteşem oynamış Polis'te deyince; buradan yola çıkarak, film üzerine üç beş kelâm daha edince, kendime çıkardığım paydan gardı düşmüş bir halde akıl defterime notu da düşmüştüm: Polis'e gidilecek...

Film nereden baktığınıza bağlı olarak değerlenecek ya da değerini yitirecek özelliklere sahip. Deneysellikle, uzun yıllarca hayal edilmiş bir tasarının ürünü olarak çekilmişliğin emek ve heyecan duyulmuş samimiyetini hissetirdi öncelikle bana...

Bir polis (Musa Rami) ekseninde; onun yaşamı, duyguları, korkuları, acıları, sığınmışlıkları üzerine bir karakter ortaya koyarken; tüm bunları, anlamsız gibi duran çarpıcı sahnelerle de destekliyor. Her bir sekansı özel ''planlanmış'', üzerine çalışılmış ayrı ayrı küçük filmler, sonradan uygun sıralara yerleştirilerek büyük bir film yaratılmış gibi duran; benim, bu karmaşık ve anlaşılamazlık duygusu yaratan yanını sevdiğim filmin: Sözleri, anlamı, okunuşundaki melodisi muhteşem olan tekvir'in, yine muhteşem bir sesle okunuşuyla vurgulanan Haluk Bilginer'in cami önündeki, intikamdan ve acıdan kavrulmuş sığınmışlığı... Ve yine Özgü Namal'la gitikleri gecede, Özgü Namal'ın şarkılarıyla beslenen duyguların yansıtılışı... Hem oyunculuk, hem görsellik, hem de seçilen şarkılar adına muhteşemdi.

Ceza'nın harika şarkısıyla başlayan; müziğin, acının, sığınmanın, aşkın, öfkenin, korkunun, coşkunun, şefkatin içinde barındığı, özenli ve yeni bir şey denemenin cesaretini taşıyan farklı bir filmdi Polis...

Yönetmeninin ödül alırken söylediği söz, bu film için ortaya koyulan çabanın ve içtenliğin özetiydi. Ne demişti yönetmen: ''Derler ki; iyi bir yönetmen, odundan bile muhteşem oyuncular yaratır. Bu filmde, oyuncularım bir odundan yönetmen yarattılar.''

Evet, gerçekten büyük oyuncular ışığı gördükleri bir yönetmenin inandıkları filmine muhteşem bir katkı yapmışlardı. Filmi parlatan en önemli yan da belki bu inanmışlık ve samimiyetti. Sinema adına önemli bir katkı bu film benim için... Çünkü; yeni, güzel ve farklı bir dili var. Öneririm, derdiniz sinema ise...

24 Şubat 2009 Salı

Özgür Basın Kavgası mı


Doğan Medya Grubuna gelen ceza yüzünden, ortalıkta dolaşan doğruydu yalandı haberleriyle ve yorumlarla hiç ilgili değilim. Ama ezelden beri karşı olduğum ve hiç istemediğim durumdan; yani, gazete ve benzeri yayınların gerçek işlevlerinin ötesinde birer ticari kazanç kapısı gibi görülmesinden, gazetenin ya da derginin herhangi bir fabrikada üretilmiş çamaşır makinası, otomobil, kalem, şu bu gibi ticari bir mal gibi görülmesinden ve tıpkı o mallar gibi bir mantıkla, satılabilirlik üzerine, kapitalizmin mal, kazanç, piyasa koşulları,talep gibi unsurlarının göz önünde olduğu bir işletme mantığıyla şekillendirilmesinden rahatsızım.

Ticari kazanç kapısı derken kastettiğim: İşi, hiç bir şekilde yazma çizmeyle ilgili olmayan sermayedarların, yatırımcıların; piyasadaki geçerlilik esaslarından yola çıkarak, hem siyasal anlamda bir güç, hem kendilerinin, dolayısıyla şirketlerinin reklamı amacıyla öncelikle kendi çıkarlarına yönelik bir araç olarak görmeleridir. Hiç bir duygu, düşünce ve gönül bağı olmaksızın, kapitalist kârlılığın büyüklüğü esasından bakıyor olmalarıdır.

Oysa; gazete, daha doğrusu yazmak gönül işidir, öyle de olmalıdır. Gazetenin ya da gazetecinin tarafsızlığı söz konusu olmamalıdır. Gazeteci ya da gazete kendi fikirlerinden taraf olmalıdır. O gün, o an, içinden geçeni, inandığını samimiyetle ortaya koymalıdır. Düşüncelerin farklılığı, farklı bakış açıları ortaya içtenlikle koyulurken; çıkarsal amaçlar güden, hesaplı kitaplı ve günün menfaatlerine odaklı yazılar olmamalıdır.

Elbetteki para kazanmadan yaşamak mümkün değildir. Ama bir gazetecinin önceliği para olup gazete de sadece para kazanılacak bir mal gibi mi görülmelidir?

Daha çok para için, tıpkı diğer ürünlerin reklamları gibi bir çeşitlilikle algılara girip insanların tüketim eğilimlerine göre şekil alan gazeteler yaratıp aynı gazetede, herkesin ağzına gerektiğinde bal çalmak, gerektiğinde giydirmek amaçlı farklılıklarda yazarlar konuşlandırıp o yazarları patron elleriyle zenginleştirince, hayallerinde bile olmayan standartlara ulaştırınca, o kalemlerin herbirinin de köleleşmediğinden ve sahibinin sesi olmayacağından söz edilebilir mi?

Doğan grubunun son olayını sermaye basınına genellersek: Bir başkası benzer bir durum yaşadığında, siyasetçi ya da rakip firmalar söz konusu olduğunda adalete saygı duymak gerektiğini söyleyip şeriatın kestiği parmak acımaz referansından yola çıkarak, ne olursa olsun yargılanıp aklanmanın etik bir davranış olacağından dem vuranlar: Kendi başlarına geldiğinde, kalemşörleri ile birlikte kamuoyu oluşturmaya yönelik bas bas bağırmalarını, özgür basın çerçevesinde değerlendirmek mümkün müdür?

Bu ülkede düşüncelerinden dolayı yargılanıp işkencelerden geçen, cezalar gören onca insan varken; onlara, düşünce özgürlüğü çerçevesinde arka çıkmayıp kendilerinden farklı düşüncelerin özgürlüklerini görmezden gelenlerin; bu çirkin iki yüzlülükle, aslında gidecek paralarından başka üzüntüleri olmayan bu hâl çerçevesinde, susuturulmak istenen medya çığırtkanlığı yapmalarının samimiyeti ne kadar inandırıcıdır?

Asıl işi gazetecilik olmayan sermaye grupları kendilerini finanse etmek için nasıl banka satın aldılarsa zamanında; kendi çıkarlarının temini için bir başka araç olarakta, gerektiğinde şantaj ,gerektiğinde iktidarla ilişkilerini biçimlendirmek için medya organlarını aldılar. Kullandılar, kullanıyorlar.

Elbette bu tek yönlü bir kullanma değil. Siyasetçilerde tıpkı patronlar gibi amaca ulaşmak için her yol mantığından hareketle henüz bir güç olmadıkları , medya gücüne ihtiyaç duydukları evrelerde onlarla kucak kucağa menfaat ilişkileri içinde olurken, medya gücünü kullanmak için devlet kaynaklarını babalarının parasıymış gibi sunarken, bu ülkede ticaret yapan büyük bir çoğunluğun ülkeye özellikle vergiler konusunda çok uyanıkça çalımlar attığını bilmiyorlar mı?

Ama herkesin açığının olduğu bu ülkede; herkes, o açıkları bir gün diğerine kullanmak üzere çirkince heybelerinde saklıyor. Ta ki lazım olduğu güne kadar... Çünkü, karşılıklı işledikleri günahların ortağı oldukları kadar, en yakından tanıklarıdalar.

Tıpkı meydanlarda, aslında hesap sorma makamında olan ve bildiği halde gereğini yapmadığının da itirafı bir heybetle: ''Bir konuşursam diye kükreyip,beni konuşturmayın'' diye mesajlar yollayan, niyeyse bir türlü konuşmayan, bildiği suçu açıklayıp gereğini yapmayan başbakan gibi...

Aslında onlar özgürler; hem de sınırsız ve pervazsızca... Özgür olmayan biziz; sınırları çizilmiş, amaçları aynı, çıkarlara biçimlendirilmiş gazetelere, medya kuruluşlarına mahkum olduğumuz için...

Gazetemi arıyorum; yıllar önce kaybetmiştim de!..

21 Şubat 2009 Cumartesi

Flaş Haber...Serserinin Biri Neler Yapmış!..


Dün, geleneksel cuma yemeklerimize meze olan bu konu: Dersanedeki çabalara ve derslerde yoğunlaşmaya göre gözden geçirilip,la paragas magazin servisi tarafından çok da ballı bir şekilde resimli ve açık kimlikle yeniden yazılabilir.Bu olayın okulda ve dersanede patlaması üzerine içine düşülecek durumu,yapılacak geyikleri göz önüne alınca; hangisinin daha doğru bir seçim olacağı gün gibi ortada gözüküyor.Hani birde haberin kent içinde yayılması, telefon çaldığında aşkım diye çıkan uyarının aslı tarafından duyulması da eklenince; korkunç ötesi bir durum çıkıyor ortaya.

Bütün bunların daha korkuncu da, ihtiyaç duyulan günde bu haberi gündeme taşıyıp yazacak olan kişiyi ve oluşacak haberin abartılarını şöyle ufaktan bir hayal edince, bu yakışıklının aklını başına alarak ders durumunu yeniden gözden geçirip daha da yoğunlaşması yararına gibi gözüküyor.

Halbuki; bu sırıklar küçük birer sırıkken, çocuklar için hazırlanmış, cinsellik konusunda oldukça kapsamlı bir kitabı diğer kitaplarının içine karıştırarak içirmiştik bunlara...Hatta kendi akranları kızlarla ellerine geçirdikleri erkek dergilerindeki resimlere bakarak yaptıkları sohbetlere çok kulak kesilmişliğimiz vardı.Arabanın içinde kızların bunları testır gibi öptüklerini de biliriz.

Tüm bunlara rağmen; demek ki, ebeveyn olarak bizde eksik kalmışız.Doğanın tüm canlılarını içeren bir bilgilendirme gerekiyormuş .Bu olayın başkalarının olduğu sosyal bir ortamda anlatılması durumunda içine düşeceğimiz utancı aile olarak taşımamız mümkün olmazdı.Verilmiş sadakamız varmış...

Bu utanç verici olay şudur:Geçen gün,bu yıl üniversiteye hazırlanan ailenin yakışıklı sırıklarından adı kimliği şimdilik saklanan şahıs, balkondan içeri çok komik ve eğlenceli bir olay yakalamanın heyecanıyla şöyle sesleniyor:

''Anne çabuk gel! Gel bak çok komik ,serserinin biri iki köpeği kuyruklarından bağlamış bi gör hallerini.Millet neler yapıyo bir türlü ayrılamıyorlar.Kaçamıyorlar da...biri o tarafa öbürü bu tarafa gitmeye çalışıyor.Çok komik ya!..''

Demek ki,daha yetişkin ve görsellik de içeren kitaplara,belki de, gözününe bırakılacak 16+bir kaç filme ihtiyaç var.Eğitim şart...

Valla çok komikti(n) sevgili sırığımız; sayende çok güldük.

Hadi bakalım ders başına, hâlâ oyun mu oynuyorsun sen:))

Düş'e Alt Yazı 8...Böyle bir e-posta kaç şanslı kadın aldı acaba bugün, hemde ikinci defa:))‏


15:04:16 kadının e-postasına düş(en)

Keşke gitmek zorunda olmasam da! Dirseği masaya koyulmuş sol avucuma:Şimdi ,şu anda olduğu gibi gün boyu yanağımı yaslayıp;yüzümde herşeyden boş bir odaklanma, bütün dünyaya duymaz bir kapanışla,melul melul ve tatlı tatlı yalnızca sana baksam:))

Ne edersin ki kader işte, gitmem gerekiyor:)). ..Bu sefer gidiyorum bebek;)


15:07:54 adamın e-postasına düş(tü)

:))))




Resim videlec.org
Müzik Badem-Badem albümünden Ala Gözlerini Sevdiğim Dilber adlı şarkı

20 Şubat 2009 Cuma

Sinemada Kitap Uyarlamaları Üzerine Bir Tartışmada Topa Girdim...


Kusura bakmayın; biraz geriden geldiğim için anında katılamadığım tartışmalar üzerine, eğer ''becerebilirsem kısaca'' bir düşünce turu yapayım kendimce diyerek, girdim konuya. Ve şöyle devam ettim:

Edebiyat sinema ilişkisi konusunda herkesin görüşlerine katıldığımı belirtmek isterim öncelikle, çünkü; üzerine çok farklı açılardan doğrular bulunup, o doğrulardan çok haklı sonuçlar çıkarılabilecek bir konu... Ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu algı, işin özü kanımca...

Xyx'in edebiyat sinemaya hikaye sağlar sözü çok doğru ama unutmamamız gereken bir nokta var ki edebiyata hikaye sağlayan da hayat.

Aslında, çok detay arzusuna fren yaptırarak yazıyorum. Hepimiz, okuduğumuz yada izlediğimiz her şeyi, kendi yaşamımızın tanıklıklarıyla anlamlandırıyoruz. Aynı kitapları okuduğumuzda bile, nasıl ki yorumlarken herbirimiz, algımızda yeri olan tanıklıklarımız ve hayata bakışımızdaki seçimlerle doğru orantılı olarak farklı noktalarını öne çıkarıyorsak; aynısını filmlerde de yapıyoruz.

Buna şöyle somut bir örnek vermek isterim: Yxy çok iyi bilecektir ki; Beynelmilel üzerine yazılmış, dalga geçer ve orada yaşananların olabilirliğini küçümser bir yoruma, bir yanıt yazmıştım. Orada, benim de filmi verdiğinin ötesinde anlamlandırdığım üzerine bir eleştiri yapıldı. Aslında ben ,olduğundan fazla anlamlandırmamıştım. Çünkü o yıllar, yaşım küçük de olsa, yaşadığım bir süreçti ve çok önemli aşamalarına bir birikimle, olayları içerden yaşayan biri olarak öncesine; ve sonrasında da, en büyük davasının sorgu dahil tüm aşamalarına, tanıklık etmiştim.

Filmin her karesindeki ifade edilmek isteneni anlamlandıracak örneklerim vardı.

Farklı yaştaki(döneme tanıklık etmemiş) tarihsel ve toplumsal geçmişe meraksız birinin benimle aynı örneklere ve bakışa sahip olması olası değildi; çok normal olarak da aynı şeyleri görmemiştik filmde...

Bu mantıktan baktığımızda, aslında okuduğumuz kitaptaki imgeleri kendi dünyamızda, kendi birikimimizle, tanıklıklarımızla anlamlandırıp, somut bir durum oluşturuyoruz kafamızda; başı sonu şekillenmiş, ucu hiçbir şekilde açık olmayan, karakterleri vücut bulmuş ve bir bilinmezlik hali yok(kendimizce) ...

Ve kendi resimlediğimiz bu kitap, bir başkası (yönetmen) tarafından biçimlendiriliyor. Artık bir başka algının öne çıkardıklarıyla şekillenip, onun önceliklerinin öne çıktığı bir halde sahne alıyor, can buluyor.

Sorunda tam burada başlıyor zaten...

Bu konuyu Yxy gündeme alınca, kaç kitabın filmini izlediğimi düşündüm. Sonra bunun sonuçlarını... Fark ettim ki, ben seçimimi yapmışım; filmi ve kitabı iki ayrı olarak ele alıyor, sıkıntı yaşamıyorum.

Bu platformda filmini izleyip, kitabını okumadığım bir çok örnek gördüm. Kitabı okuyanların bir beklentisi ve resmedilmiş bir şekli olduğu için, genelde olumsuz eleştirdikleri filmleri; benim beğendiğimi fark ettim. Eminim ki, onlar da kitabı okumadan filmi izleselerdi, beğenirlerdi.

Sonuç: Ya kitabı okuduğunuzda filmi izlemeyin, hayalleriniz yıkılmasın(iki ayrı görmüyorsanız); ya da kitabı okumayıp, filmi izleyin.(bu kısım şaka tabii ki)

Yxy'nin, kitapta yazarın karakter üzerine yazdığı uzun tasvirlerin sinemada sınırlanacağı konusundaki görüşü de doğrudur. Ama, bunun da bir aması vardır!

Xyx'in, aynı reçeteden farklı tadlarda yemek yapan aşçılar örneğine baktığımızda, niye bazılarının daha güzel olduğunu düşünürsek, bunun nedeni; onların fikirsel zenginliğinin, reçeteyi yorumlamadaki olmuşluğu, muhafazakârlıktan uzak cesareti, diyebiliriz.

Son cümle; herşeyden olduğu gibi edebiyattan da güzel film yapılabilir, yeter ki kitaptaki derinliği doğru algılama gücünde bir yönetmen olsun. İzleyicide de filmin iyi oynanmış herhangi bir sahnesindeki herhangi bir bakışı, sayfalarca anlatabilecek duygu tanıklığı ve yorumlama birikimi... Diyerek, topu orta sahaya doğru yuvarladım ki birileri atağı daha da olgunlaştırsın, kollektif bir düşünceden gole doğru gidilsin .

19 Şubat 2009 Perşembe

Ben Kimimki Der(se)Biri!..



Kimse(sizmişim )!


(O)
zaman;


ebedi suskun(um) .



Toprağa karışmaz(sa ) kelimeler(im);


Ya da!

isterler(se)...

Ki;

istediler,

istiyorlar,

isteyecekler...


Kim(im) kim
(se)?


Savrulurlar...


Bulurlar,


kim(se)?

kim(sesiz)


de...




Resim,Videlec.org
Müzik Cem Karaca-Resimdeki Gözyaşları

18 Şubat 2009 Çarşamba

Nereden Sevdim O Zalim Kadını!..


Ne olacak şimdi?

Gazetedeki bir habere göre bilim adamları; acıyı, yaşanan kötü anları unutturacak bir ilaç bulmuşlar. Her buluşun olumlu yanları gibi, olumsuz yanları olduğunu da göz önüne alınca, başlıktaki şarkı gibi; aşk ya da yaşamın diğer acılarından beslenmiş şarkıların, filmlerin, hikayelerin, şiirlerin, karakterlerin ölümü yaklaşırken; terörün, cinayetlerin, her türlü mezalimin ve kötülüğün de önü açılabilir mi acaba?

Hemen aklıma gelen bir iki örneği, biraz da geyiğini yaparak şöyle bir sıralarsam: Örnek, kirala katili, işlet cinayeti, ver hapı al sana faili meçhule şükrettirecek; failun, failatün mefailün bir cinayet... Gir bankaya, ne var ne yok topla, ver hapı millete, allahın selameti başına güle güle harca paralarını... Gözü kazayla bir tarafa kaymış kadına, ''kime bakıyodun lan sen bakim'' tadında verip hapı, bir yandan dilim dilim doğrarken; kadın elinde çamaşır suyuna batırılmış bezle, en korumacı olduğu evine bulaşacak kanlarını -ölünce gelenler evimi kirli görmesinler diye düşüneceği garanti olduğu için- en itinalı şekilde temizlesin; olay yeri incelemeye de mis gibi temizlik kokusu kalsın... At bi hap da kendin, olay tümden sıfırlansın...

Benzeri bir sürü geyik yapılabilecek konuyu fazla uzatmadan, özellikle hiç ellerinde olmayan nedenlerle acı çekmek zorunda kalan başta küçük yaşlarda tacize, tecavüze uğramış; bunun etkisinden kurtulması çok zor olan çocuklar olmak üzere; bazı travmaların, kötü anların yok edilebilmesine yararlarını da görmezden gelmek olası değil.

Ve acaba diyorum, her yeni buluşdaki bu iki uçluluk yüzünden yaşamın tadı da azalıyor mu? Dinamitten yola çıkarak düşüneyim bunu... Yoksa insandan mı yola çıksam?

haberin aslı için burdan buyurabilirsiniz:))

Rastlantı...


Havalanmış içiy(m)le güneşe ıslık çalarak girdi(m), bir yığın anıyla dolu pastaneye... Tadı yıllardır aynı cevizliden aldı(m) iki tane; tadın(ım)a tat katmak için...

Aklın (m) da bir militan geçmiş; eski fuar alanındaki genç ''cafedans''la neşeli komşulukları anılarda, önlerinden gelip geçen yorgun kalabalığa ''biz ne günler gördük'' edasıyla yukarıdan bakan çam ağaçlarından sahile; güneşe ıslık çalmaya devam ederek, rüzgârla kol kola, onlu yaşların sonunda, ilk gençliğin bilmişliğindeki çocukla birlikte yürüdü(m).

Fasulyeleri sütle pişirdikten sonra fırınlayan liman manzaralı lokantada, susuz, ama salça ve etin kattıklarıyla kıvamlanmış tereyağlı kuru fasulyeyi, pilav ve ayran eşliğinde keyifle yedi(m).

Sonra bir soda içti(m).

Aynı yolu: Yanakların(m)a denizin kokusunu taşıyan tatlı bir rüzgârla, limana girme sırasını bekleyen gemilere baka baka yürüdü(m); damağın(m)da cevizlinin tadı, aklın(m)da kimsesiz...

Mi?

17 Şubat 2009 Salı

Leydiler...



Aramakta olduğum ve bir türlü bulamadığımın sayesinde bugün elime geldiler.Bebek arabasındaki Tırtıl'dan yola çıkınca tahminen altı yıl öncesine ait çok sevdiğim bu fotoğraflar: Bizim mahallenin çocuklarının her öğlen, okuma, daha doğrusu kitaplara dokunma,onlarla tanışma seanslarından birinde, bir yaz günü öğle vakti çekilmişti.

Başkalarının Hayatı


Film, içinde barındırdığı her bir karakterin iç dünyası ve onun dışarıyla ilişkileri üzerine derinlikli açılımlar ortaya koyarken; yönetimi ellerinde tutan insanların, o düzenin haklarını savunma mantığı ile ellerine verilmiş gücü zaafları uğruna kendilerine kullanmalarının nasıl kötülüklere yol açtığının yanı sıra, hayatın her alanına ideolojik bakan yönetim anlayışının sanata etkileri odağında sanatçı ve aydın olmanın zorluklarını da sergiliyor.

Düzenin, kendini savunma ve koruma adına tek bir doğrudan bakarak, şüpheci bir paranoya ile yaşamı nasıl çekilemez hale getirdiğini, hayatın her alanına nasıl müdahaleci olduğunu ortaya sererken film; aynı zamanda, ahlakı çökmüş sistemin kullandıklarından bir ajanın biraz düşünmeye başlayarak ve fark ederek, katı eğitimlerle yönlendirilmiş aklına ve dolayısıyla sisteme başkaldırıp kendi adaletini uygulamaya koyarak, doğrunun yanında yer alışını da izlettiriyor .

Başkalarının hayatına onların doğrularını anlayan bir gözle bakabilmeyi, onları fark edebilmeyi beceren kahramanımız bu fark edişinden sonra, kendisiyle birlikte izleyicide de yeni düşünceler için yeni kanallar açıyor.

Kendine has sakin bir anlatımla, yalın bir dil kullanarak müthiş bir sistem eleştirisi yapan bu güzel film: Yakın tarihi, ideolojiler arası farklılıkları, insanın tutkulu idealleri için nelerden vazgeçebildiğini -içinizi sızlatan aktris karakterindeki Martina Gedeck'in üstün performansı ile, doğru, iyi kalpli, dürüst insan olmanın ahlakıyla sorumluluk duygusunun arasında kalmışlıktan, hizmet verdiği sistemin kirlenmişliğini fark ederek bir çıkış arayan- Ulrich Mühe tarafından muhteşem oynanmış- yalnız insan Ajan Weisler karakterinin odağında; sizi sürüklemeyi, sarsmayı, çok naif bir lezzetle ruhunuza dokunmayı başarıyor.

Sinemalardan sessiz soluksuz gelip geçmiş, az gişeli bol ödüllü, 2007de en iyi yabancı film Oscar'ını almış bu filmi hâlâ izlemediyseniz; demek ki sinema adına çok şey kaçırdınız!

16 Şubat 2009 Pazartesi

Hâlâ ARIYORUM!..

Geçenlerde; geçenlerde derken cumartesi günü, birden aklıma gelen hayatımdaki bir ilk için, geçmişin izlerini koyduğum yerde onu aramaya başladım. Her şey vardı ama o yoktu. Bir an, bir yere verdim de geri mi gelmedi diye düşünsem de çok uzun zamandır insanların yaşamından çıkmış olduğu için bunlar, verildiyse kime verildiğinin hatırlanması da olası değildi... Üzüldüm ve bu kafama takılmışlıkla her tarafı kurcalamaya başladım. Onun üzerinden bir yazı yazmak ve onun fotoğrafını koymaktı tüm arzum.

Buna benzer bir ızdırabı daha önce yaşamıştım. Aslında, oldukça savruk biri olmama rağmen; kitaplar, plaklar, kasetler, dergiler, mektuplar, hediyeler gibi iz bırakanlar konusunda oldukça korumacıyımdır.

Tüm tıfıl çağlarım boyunca doldurtuğum, aldığım kasetlerle birlikte, o dönemlerin o anlamda tek yayını olan hey dergilerini de biriktirip saklarken; ilerde zamanlarda, geçmişin şarkılarını evdeki kasetler ve plaklardan dinleyen birileri, o dergilerden de o anın popüler kültürünü, sanatçılarıyla yapılmış röportajları okuyup, dönemin mizah dergileri ve diğer yayınlarıyla birlikte durumun tadını, o zamanları tümüyle hissederek çıkarsınlar istemiştim.


Bu eve taşındığımızda tavan arasına çuvallara koyup kaldırılan tüm bu yayınların bir temizlik gününde, çöpe gidenlere katılıp gönderildiğini öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Elbette annem daha çok üzülmüştü.

Onları, daha tımtıfıl bir çocukken, zamanları eskisin diye tıpkı yıllanmaya bırakılmış şaraplar gibi, yıllar sonra, daha gelişmiş ve biriktirilmiş bir ruhla tadlarını yeniden duyumsamak amaçlı; ve her birinin izlerinden giderek geçmişte kalanlara yetişkin bir gözle bakabilmek için, kendi el altımdan ve gözümden uzağa bırakmıştım oysa...

Kapaklarıyla kurduğum iletişimle satın aldığım kitapları, plakları, filmleri, onların bıraktığı tadı, ön bilgim olarak aldıklarımdan daha çok severim. Bu; hiç bilmediğinin sesini, her kelimesini, bilinmeyen tadını keşfetmenin heyecanıdır. Bu heyecan, bu yol alışlar, yaşamdaki en büyük keyiftir benim için.

Bu keyiflerimden, bilmeden keşiflerimden birini arıyorum şimdi. Önemli!.. Çünkü; hayatımdaki bir devrimin başlama sebebidir henüz bulamadığım. Bulduğumda devam edecek yazı.

Yakaladığım her boşlukta aramaktayım.

Netten bulabileceğim, hatta farklısını bulduğum bir resimle yazmak istemiyorum onu... Dokunmak istiyorum, bloguma her girdiğimde o tazeliğini hissetmek için... Tıpkı yaşamıma dokunarak kattığı tat gibi.

Arıyorum...


Fotoğraf: Videlec org

15 Şubat 2009 Pazar

Alt Yazı... Büyük Bir Kent


Bu ne gürültü? Ya bu koşuşturan
insanlar! Yirmi yaşındaki bir kafada
ne çok gelecek kaygısı böyle!
Aşk konusunda bu ne dalgınlık!
..
BARNAVE



Not:Barnave tarafından söylenmiş bu sözler STENDHAL'in Kırmızı ve Siyah adlı romanının yirmidördüncü bölümünün başındadır.

BARNAVE: 1761-1793 yılları arasında yaşamış, devrim mahkemesinde yargılanıp giyotinle idam edilmiş bir Fransız politikacıdır.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Bugün Sevgililer Günüydü!..

Dün günbatımının; patates kızartması, kalamar, midye tava, kızarmış sosisler, sigara böreğinden oluşan lezzetli yiyeceklerinin, deniz manzarasının, buz gibi biralarla iliklere işleyen şarkılar eşliğinde bir akşam üstünün hafif hafif esen meltem tadındaki saatlerini, S ile sohbet ederek geçirirken, aslında biraz da duygularımla yüzleşiyordum. Arada bir durup, sanki çok olağan ve sıradanmış gibi akan hayata bakmayı, duyguların derinliklerinde dolaşmayı seviyorum. Bazen bir sohbetin içindeki bir iki cümle, bazen bir bakış, bazen bir nefes alıp verme anına yüklenmiş duygular yetiyor bana döktürmek için.

Sonra eve gelip, arabesk bir koyvermişlik, rakı ve yanına yakışan yiyeceklerle, ara sokaklardan nağmeler salaşlığında bir keyfe göbek atmaya başladım. Aslında yoğun, can sıkıntılı bir günün zaman zaman kapılarını aralıyarak; önceki gün x ile konuştuklarımız üzerinden, son yıllarımın özetine bir göz atmıştım gün boyu...

Sonra gece, bunlar aklımda yatak odamın çıplaklaştırdığım pencerelerinden dağların üzerindeki evlerin kalabalığa saklanmış yalnızlıklarına bakarak; yüzümde tatlı, huzurlu bir tebessümle uyudum. Sabah, müthiş bir kuş orkestrasının olağanüstü keyifli konserine uyandım. Sonra akşamın o serkeş izleri üzerimden akıp gitsin diye banyoya girdim.Uzun süren bir seremoni tadında, ağzımda tatlı bir tebessüm, sıcacık suların altında gözlerimin önünden akıp geçen kareler eşliğinde kendimle sohbetler ettim.

Sonra, odamın camlarını dışarıyı içeri taşıyacak kadar açtım. Bir sürü anının farklı kokuları doldu odaya, bahara giden kışın kokularıyla birlikte... Ve uzun bir zaman sonra bir mektup yazarken buldum kendimi. Bunun hoşluğuna gülüyorum şimdi de... Canım sigara istedi bir de... Gidip alacağım ve duygularımın bu coşkun keyfine bir, belki iki, belki üç sigara tüttüreceğim -yanına bir orta şekerli kahve de yakışır di mi? Yakıştı .

Bu sevgililer günü sabahının çok erkeninde bunca ruh kışkırtıcı an yaşayınca en çok aklıma düşen: hayatımın ilk ve tek kere yaşanmış, sevmek ama nasıl, sevgili, ten, güzellik, ruh hangisi sorularına yanıt arayan, duyguları yaşından öte bir zaman diliminin, Sen ZamanıOlmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün'le çok keyifli bir yemek akşamının ilk şişe şarabında paylaşılmış olayını; bugün, akıp giden zamanın sonsuzluğuna bırakmak istedim.

Çıkmadığım tenefüslerin birinde sınıfta sohbet ediyorken, tuvalete yazılmış bir slogan yüzünden; hiç bir siyasete, hiç bir ideolojiye öykünmeyen, hiç bir şeyi taklit etmeyen, duyguları derin, kuyruğu dik Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız'ı, kızlar tuvalette sıkıştırmışlar diye bir haber geldi. Sıradan fırlayıp tuvalete çıkan merdivenleri uçar adım giderken bilinç altım biliyordu çetenin başını; ya da yine geleceğe bırakılacak bi sahne olsun diye karşılaşmak istediğim oydu... Kapıdan hışımla girdiğimde, dumana boğulmuş kızlar tuvaletinde, Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız'la, kendiyle aynı adı taşıyan sıra arkadaşı sadece sigara içmek için kaldıkları tuvalette, duvara yazılmış sosyal emperyalizm içerikli, Halkın Kurtuluşu imzalı bir sloganın hesabını vermek zorunda bırakılıyorlardı. Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömürümün arkasındaki iki arkadaşıyla elleri belinde bir kıyamet koparıyordu, tuvaletin orta yerinde... Sonra başta bizim sınftan xx olmak üzere benim oraya geldiğimi gören onların fraksiyonun diğer erkekleri de doldu oraya... Benim yanıma bir tek sıra arkadaşım geldi.

Aslında o gün, orada başka kimsenin farketmediği duyguların savaşı yapılıyordu. Herkesi donduran bir öfkenin rüzgarıyla bas bas bağırıyorduk, boynuzlarını bilemiş iki keçi gibi... Çok hakim olduğumuz litaratürün bütün klişelerini mitiralyöz mermileri gibi saplıyorduk birbirimize; delik deşik olup oluk oluk kanlar aksın diye... Kimse bilemedi bizi ayırırken kavganın aslını... Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün kıpkırmızı ve kanter içindeki yüzüyle, bu ideolojik tartışmanın hırsından ağlıyormuş gibi giderken kuyruğunu dik tutma gayretinde; ben kantinin en ücrasında üst kata çıkan dip merdivenin boşluğunda ağlıyordum. Aradaydım. Yaşamımın sonraki hiç bir döneminde bir kez bile tekrarı olmayacak şekilde hem de.


O gün yemekte bir çok anıyla birlikte bu olayı konuşurken, Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün'e şunları da söylemiştim yıllar sonra: Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız masumiyetimdi benim, çok sevdim onu... Çünkü o sırada ailenin erkekleri; onun oyuncağı mıydım yoksa o benim oyuncağım mıydı anlamadığım yetişkin bir kadının elinden almışlardı beni... Kadınlar hamamında kırk tas sularla yıkanıyordum; ruhum ak pak olsun diye... Öyle bir dönemdi ... O yüzden Zamanı Belli Olmayan Bir Günde Üzerine Yazılacak Kız'la el ele bile tutuşmadım demiştim... Sonra bunu daha da açmış; masum masum gülmüştük, kadehlerin dibine kadar.

Kitaplardan, sinemadan, devrimden, sınıfta istifa dilekçesini yazmak zorunda kalan edebiyatçıdan, biyolojici deli karıdan, bana meftun koca popolu sınıf başkanı o kızdan falan konuşurken ilk şişe şarabı götürmüş, ikinciyi sipariş vermiştik bile..

Yaşamın karşı kıyılarını bilemeden yaşamak çok güzel, güzeldi. Bugün durduğum yerden arkaya, orada bırakılmışlara bakmak istedim. Çok şey ve çok ad geçti ruhumun derinlerinden... Ve bugün, hepsinin izlerini sevdim. Onlar, beni ben yapmış sevgililerim. Bazen söylenmemiş tüm sözlerimi; herbirinin ellerini avuçlarıma alıp gözlerine söylemek isterim. Şimdi zamanın sonsuzluğuna serpiyorum. Sevgililer gününüz kutlu olsun. Ben hep sevmiştim!.. Söylemesem de...


13 Şubat 2009 Cuma

Recep İvedik Sosyolojisi !..Gözlemler Düşünceler

Ülkenin; politik bilincin yüksek, savunulan değerlerin bugünkü kurak iklime göre daha nitelikli ve tartışılabilir olduğu bir sürecine tanıklık etmenin insanı besleyen olanaklarından mümkün olduğunca yararlanmış biri olarak gençleri eleştirirken, kendimiz nasıl ki benzer süreçlerde (başkaldıran) anarşist bir akılla yetişkinlerimizin bizi anlamaz gördüğümüz tavırlarıyla çatıştıysak, onların (yaşları gereği) benzeri tutumlar takınarak kendi yaşadıkları iklimin biçimlendirmeleriyle, genç olmanın çıkışlar ve kimlik arayan ruh hallerinde aynı refleksleri gösterdiklerini ve de bunun çok doğal olduğunu anlamalıyız.

Onları anlamak adına temelde görmemiz gereken ve bir çok yazımda aynı kelimelerle sürekli tekrar ettiğim ve edeceğim bir nokta daha var ki bunu asla reddedemeyiz: Bu ülkede yakın tarihli bir nokta koyma(12 eylül) döneminin ardından, farklı oyuncaklarla düşünmekten uzaklaştırılan, evcilleştirilmeye çalışılan, biçimlendirilen, düşünme ve tartışma alanları daraltılan ve bunda hiç bir sorumluluğu olmayan bir nesil bu... Ve hepimizde bilirizki insan algısı (merak duygusuyla eleştirel ve sorgulayıcı bakmayı öğrenemediği sürece) sunulanlarla biçimlendirilebilir bir şeydir. Tüm bunların ışığında sanırım yapılması gereken direkt ve şiddetle bu çocukların savundukları filmi yerden yere vurmaktan ziyade onları anlamaya çalışıp, hiç tepeden bakmadan ve sabırla gerekçeler ortaya koyup, onlarla eşit koşullarda ve onlara saygı duyarak tartışmak. Ben bu yazıda son derece iyimser çabalarla bunu yapmaya çalışacağım.

Önce Recep İvedikseverlerin filmi taşıdıklar yere bakınca; kafadan kendimi savunacak şeyler yazim ki toplu bir saldırıya uğramim. Filmi seven arkadaşlar şunu bilsinler ki; Şahan'ı izleyen, henüz popülizmin ticari yanlarına bulaşmamış halini seven biriyim. Birinci İvedik'i de ilk haftasında izlemiştim. Nasıl bir filmdi üzerine bir şeyler söylerken, aynı zamanda (hiç işe yaramaz bulanlar için) iyimser bir bakışla ne tür yararını gözlemlediğimi de söyleyeceğim.

Bir kere, sinemanın kapısından adım atmamış bir kısım genci salonlarla tanıştırarak onların diğer filmlerden çıkan insanların varlığından, diğer filmlerin afişlerine bakarak onlardan, sinema kültüründen haberdar olmaları gibi bir olanak sağlamıştı, sağlıyor. İçlerinden bazıları ilk kez yaşadıkları bu ortamı belki sevecek; sonrasında belki farklı filmlere gidip kendilerini geliştirecek ve film seçme konusundaki beğenilerini yükseltecekler. Ayrıca her İvedik filmi sonunda ve önünde uzun bir süre yoğunca tartışıyorlar farkındaysanız. Belki tartışma kültürünün olgunlaşması anlamında yararı da oluyor kendilerine...

Filmi çok beğenen fanatikler tarafına gelince: Sizlerin niyetlerinizi ve sahiplenme duygularınızı anlıyoruz, bu yeni filmle birlikte bir kez daha anlayacağız. Bunu normalde karşılıyoruz. (En azından ben) Ama lütfen sizde aynı hoş görüyle şu yazdıklarımın ne derece doğru olabileceğini bir düşünün... Son derece az para ve emek harcayıp, hedef kitlenin beğenisine göre çok para kazanacak bu filmler sanatsal anlamda aşağı, ticari anlamda yukarı doğru bir başarı ve zeka örneğidir; ve hepsi budur. Şahan'ı bu anlamda kutlamak gerekir! Ama bir ''sanatçının'' kesesini doldurmaktan öte sorumlulukları vardır dersek: Böylesine büyük bir kitle oluşturmuş, popüler kültür ''ikonu'' olmuş zeki birinin, bu zekayı daha ahlaklı ve doğru kullanarak, aynı karakterle yine masrafsız ama daha sağlam bir senaryo üzerine kurulu, daha nitelikli filmler yapması da olanaklıdır sanki! (bunu iyi düşünün) Bu filmler sadece komiktir(!) ve sadece cebinizdeki parayı almaya dönüktür. Komedi!(mizah) falan deyip fazladan anlamlar yüklemeyin. Hiç kimse bu filmleri Türk sinemasının diğer nitelikli komedi filmleriyle kıyaslayıp bir yerlere de taşımasın. Bunlar sadece Recep İvedik'tir .

Bu filmleri sevip dünyanın en güzel filmleriymiş gibi payalendirmeden: ''Gülmekten yarıldım, çok manyak bişey yapmış'' gibi ifadeler yerine düzgün sözlerle anlatın ki ne demek istediğiniz bir anlam kazansın.

Şunu unutmayın! Hayat uzun bir yol ve insanın düşüncelerini sürekli geliştiriyor. Büyüdükçe daha iyi şeyler görüp gerideki düşüncelerinize güleceğiniz günlerde geleceği için lütfen saldırmadan, güzel sözlerle savunun filminizi. Karşı görüş belirtenlere saygı duyun. Yorumlarını dikkatlice okuyun. Belki, hakikaten çok mu abartıyoruz diye sorular oluşur kafalarınızda ve çok da yararlı olur sizler için.

Şu sorunun yanıtını lütfen düşünün! Eğer tv de izleyip sevdiğiniz, sonra değişik sitelerde videolarını tekrar tekrar izlediğiniz bir karakter halini almadan, sadece bu filmlerle ortaya çıksaydı Recep İvedik; filme yine de gider miydiniz ve bu kadar sever miydiniz? İyi düşünün! Tartışma ortamlarında, özellikle film sitelerinde ve forumlarında yazdıklarınızın niteliğinin sizi, eleştirenlerle daha saygılı bir çerçevede buluşturabileceğini düşünerek lütfen düşüncelerinizi yakışır bir dille yazın ve içinde nedenleriniz mutlaka olsun. Çok kanlı geçen Birinci İvedik Savaşlarında olmamıştı da... Bu kez uzlaşı olur umudundayım. İkinci İvedik savaşlarıyla birlikte izleyicide oluşan değişim ve gelişimi izlemek de çok keyifli olacak.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Ortadoğu'da Tırnağın Varsa Başını Kaşı


Bütünüyle Amerika'ya yaslanmış, oradan gelen desteklerle seçilmiş, verdiği tek kişilik sözler TBMM'ye toslamış ve sürekli yalpalamış, en iyisini ben bilirimci tutumlarla yönetilen uluslararası ilişkilerimize şu noktadan şöyle bir göz attığımızda, nereye geldiğimizi ve durumun çıkarlarımız açısından pek de parlak olmadığını görebiliriz.

Kısaca yakın tarihin satır başlarını hatırlarsak: Kırmızı çizgilerimiz vardı ve hepsi pembe oldu. Kuzey Irak'a elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidebiliyorken; adamdan saymadıklarımızın icazetlerine mahkum olduk. Pejak silah bırakıp iflası ilan ettirildiğinde bölgedeki yeni gücün kim olacağı, kime karar verildiği de ortaya çıkmaya başlamıştı aslında. Vakti zamanında Azerbeycan'da yanlış ata oynamanın cezasını yıllarca çekmişken, bu kez Hamas'ın arkasında durup, bir aslan miyav dedi minik fare ''kükredi'' haline geldiğimiz şu günlerde; Davos aslanı başbakanımızı yere göğe koyamayan Ortadoğu halklarının aksine, yönetim erkini ellerinde tutanlardan; Arap olmayanlar bu işe karışmasın sesleri yükseldi. Son gelen anket sonuçları Filistin halkının Hamas'a bizim başbakandan çok çok daha uzak da olduğunu ortaya koydu.

Biz Davos'ta Peres'le kapışırken, Gazze israil bombalarıyla inlerken, sessiz kalıp bir köşede bekleyen, Hamas hamiliğini bizim başbakana devreden İran: Biraz da daha ılımlı Hatemi'nin seçilme olasılığının yükselmekte olduğundan yola çıkarsak; bu baskıyı hisseden Ahmedi Nejat'da, önlerindeki seçimi ve uzun vadeli çıkarlarını gözeterek, Amerika'ya usul usul yanaşma açılımları yapmaya başladı. Öte yandan İsrail'deki seçimleri büyük bir olasılıkla sağcıların kazanıp daha da sertleşeceklerini göz önüne alırsak, siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz türevi lafların sonuçlarını da yakın zamanda görebiliriz demektir bu... Davos'ta bir öfkeye teslim ettik çok şeyi yazımda altını çizdiğim öngörülerin bir bir gerçekleşiyor olması elbette üzücü...

Diplomasinin çok şey olduğunu bir kenara bırakıp ''monşerlere'' giydirmekten çekinmeyen aslan yüreklimiz; acaba, şu an ki stratejik önemimiz ve Ortadoğu'daki geleceğimiz ile ilgili güzel şeyler düşünebiliyor mu? Sanırım dış politikamızın çöktüğünü ve yıllardır sırtımızı yasladığımız stratejik önemimiz laflarının artık usul usul elimizden gittiğini görmek için kahin olmaya gerek yok. İran gerçek anlamda dik durup kafa tutarak, hem de alternatif güçlere oynayarak, onlarla ittifaklar kurarak Amerika'ya durumun vehametini sonunda farkettirdi ki; Barak Obama ile birlikte Amerikan politikalarındaki yumuşamalarda usuldan usuldan dillenmeye başladı.

Umarım son yıllarda çok gündelik baktığımız, olmadığı kadar Amerikan çıkarlarına endeksli ve sadece Amerika'yla ilişkilerimize bakarak, oradan gelenleri iç siyasete malzeme yapmaktan hiç çekinmediğimiz icazetçi dış politikamızdaki öngörüsüzlüğümüzden vazgeçip, dış politikanın uzun soluklu ve yıllar boyu üst üste koyulan taşlardan oluşan bir devlet politikası olması gerektiğini yeniden fark edip, en azından durumu kurtarmak adına aklıselime dönebilecek bir oluşumu gerçekleştirebiliriz. Durum şu an itibariyle umutsuz. Bölgedeki insiyatif hem Davos'ta Peres'in dile getirdiklerinden hem de son Obama açıklamalarından yola çıkarsak Amerika, Rusya, Mısır, İran, israil eksenine kaymış gibi gözüküyor.

Gelecek günlerde durumu daha net göreceğiz. Özellikle ekonomik açmazlarımızı da göz önüne alınca, boynumuza uzun bir süre önce geçirilmiş ilmiğin iyice daraldığını, önümüzdeki dönemde limon gibi sıkılacağımızı rahatlıkla düşünebiliriz. Bu sonuçlarda umarım, gerçek anlamda dik durmanın , uluslararası ilişlerdeki önceliklerin ne olması gerektiğinin, seçenekli olmanın öneminin bir dersi olarak siyaset tarihimizde yerini alır.

10 Şubat 2009 Salı

Düş'e Alt Yazı 7...Kahvaltı



00:01:06 adamın e-postasına düş(en)

.....dır .. ..n m..tan sonra ı...k ç..arım diyordun ama ya .a. ağır g..di ya da ...tan s..ra çekilmeyecek kadar ağır olan b....yim. Neyse b.n .a...e sana da ... g..ele. demek istedim.

00:02:22 kadının e-postasına düş(medi)

05:44:19 kadının e-postasına düş(medi)

06:20:12 kadının e-postasına düş(tü)

Ne maç ağır geldi ne sen...kendim kendime ağır geldim ve bir düşe sarılıp uykuma sığındım...önceki geceden uyku borcum çoktu kendime:))Ben seni dün gece ruhumun kuştüyü yastıklarında taşıdım, ta uykumun içlerine kadar ey gidinin kadını:))Günün en taze saatlerinde nergizler topladım sana; daha üzerinde sabahın damlaları varken...Şimdi aha bu klavyenin başında, yüzünün bütün hatlarına bakıp, en şefkatlisinden bir öpücüğü kondurdum en uygun yerine,çok isteyerek ve sevgiyle... sıcağına sokulup yanağına koyabilseydim yanağımı bak neler ederdim sana; sabah, sabah hiç uyandırmadan, uykuna ve düşlerine bulaşarak:))

Günaydın bebek, alıp içime sokasım orada sevesim geldi seni;sabahın tazeliğinden mi yoksa kendi derinlerimden mi bu yerinde duramazlığım... bakacağız:))

09:16:22 adamın e-postasına düş(tü)


Müzik,Vega-Hafif Müzik albümünden...
Resim hand made

9 Şubat 2009 Pazartesi

Mommo...Berlinale'de Yarışan Bir İlk Film


Yönetmeni Atalay Taşdiken'in''Bu öykü, kısmen benim de tanık olduğum bir öykü... Dolayısıyla 'bu öykü bu senaryo ile ancak burada çekilir' diye düşündüm. Bu ev, bu hayat, bu dam, o şive, o kültür tabii ki de benim beslendiğim yere ait bir şeydir. Annesiz iki küçük kardeşin dayanışma öyküsünü anlatıyoruz. Bir kardeşlik manifestosu...Sadece bu coğrafyaya ait değil, bu ülkenin hatta, belki Asya'nın birçok ülkesinde benzer dramların yaşandığını biliyor, tanık oluyoruz. İnsanı etkileyen yanı da bıçak gibi gerçek oluşu.

Senaryoyu 'Mommo' diye isimlendirdik.
Mommo, bizim bu coğrafyanın umacısının karşılığıdır. Çocukların korkutulduğu bir hayal korku kahramanıdır. Ancak hikayenin merkezindeki asıl bölüm iki kardeşin dayanışma öyküsüdür, böyle özetleyebiliriz.''dediği;Filmin müziklerini yapan Erkan Oğur’un uzun yıllardır üzerinde çalıştığı hem yayla hem de parmakla çalınabilen çellogitarının ilk kez duyulacağı;başrol oyuncusu iki küçük çocuğun, bölgedeki okullar taranarak seçildiği film:6700 başvurunun olduğu Berlin Film Festivali'nde onca film arasından sıyrılarak,hem festivalin en zor bölümü olarak nitelendirilen 27 filmin yeraldığı generation/genç kuşak bölümünde hem de 23 filmin seçildiği ilk filmini çekenler bölümünde yarışıyor.

Türkiye'yi temsil eden bu yapıt 15 şubatta sona erecek festivalin Genç Kuşak Yarışması'nın "K Plus" bölümüne seçilen, bize ait ilk film...Festival galası 12 şubatta Berlin'in en büyük sinema salonu ''Zoo Palast''ta yapılacak filmin iki küçük oyuncusu Elif ve Mehmet Bülbül gösterdikleri performans dolayısıyla festivali özel davetli olarak izleyecekler. Bu yıl sinemalarda gösterime girecek Mommo aklınızın not defterinde bulunsun:))

Daha çok ayrıntı için filmin kendi sitesi

6 Şubat 2009 Cuma

Güz Sancısı


Filme, hakkında hiç bir yorum ve yazı okumadan gittim. Tomris Giritlioğlu adı benim için yeterliydi. TRT'den beri izlediğim ve çok sevdiğim bu değerli yönetmenin, Salkım Hanımın Taneleri'ni sinemaya uyarlamadaki başarısının ardından, o kitabın, tarihimizde azınlıklara yapılanlar anlamında devamı gibi algılanabilecek Güz Sancısı'nın film olmuş halini kaçırmam olası değildi elbet. Üstelik, filmin sinemanın en sevdiğim salonunda oynaması ayrı bir keyifti. Bir ekstra keyif de filmin üçüncü haftası olmasına rağmen salondaki doluluktu.

Filmin açılışıyla birlikte ilk sahneler perdeye yansımaya başlayınca, güzel bir film izleyeceğim duygusu hakim oldu bende; hoş bir açılışı vardı çünkü. Film ilerledikçe, hayatımda ilk defa bir film üzerine yazacağım yorum için olumsuz cümleler ilk izlenimlerimle yer değiştirir bir hale büründüler bu kez beynimin içinde.

Bugüne kadar beğenmediğim bir film üzerine yorum yazmadım. Yazdığım yerlerde, insanlara bir yararı olsun diye hep beğendiğim filmler üzerine olumlu düşünceler aktardım. Ama bu film boyunca sürekli iyi sahneleri öne çıkarıp, kusurlara bahaneler aramaya başlasam da, yönetmene kıyamasam da, tüm sempatime rağmen çok sağlam ve bir film için çok ama çok elverişli bir konuya ciddi anlamda yazık olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.

Sorun bütçe miydi ya da başka sebepler miydi bilmiyorum. Ama, Salkım Hanımın Tanelerindeki muhteşem oyuncular ve oyunculukları düşününce, bu filmdekiler -Beren Saat hariç- ortaokul müsamereleri düzeyindeydi. Figürasyon tam anlamıyla berbattı. Yağma sahneleri inandırıcılıktan son derece uzak ve üstünkörüydü. Erotizmden bu kadar uzak, ruhsuz ve beceriksiz bir sevişme sahnesini, bu düzeyde bir yönetmenden daha önce izlediğimi hatırlamıyorum.

Yapımcı bütçeyi sınırladıysa ve mecburiyetler vardıysa diye bir çıkar yol aramaya çabalasam da; yine de neden Tomris Giritlioğlu bu filmi bu oyuncularla çekti diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tüm suçu oyunculara fatura edip yönetmeni aklamak istemiyorum. Ama, Salkım Hanımın Taneleri'nde figürasyon dahil onca başarılı seçimler yapmış bir yönetmen, bu filmde, neden bu kadar yanlış diye de sürekli düşünüyorum.

Kısacası, sinema için çok elverişli bir romandan yapılmış bu film; benim için, büyük bir hayalkırıklığı oldu. Keşke Salkım Hanımın Taneleri için yazdıklarımı, Güz Sancısı içinde tekrar edebilseydim. Ve herkese, koşa koşa gidip zevkle izleyin diyebilseydim. Çok üzgünüm.

5 Şubat 2009 Perşembe

Hayat Dersleri 1... Ben Neymişim Be Abi!.

İspanyol Pansiyonu yazıma çok hoş bir yorumla katkı yapan sevgili Arzu'nun: ''Hayat okulunda öğrenecek daha çok şey var çünkü:)'' cümlesi; bir sitede yer alan hakkımdaki kısa bir özet, sevdiğim kitaplar, filmler, şarkıcılar gibi soruların yanıtlarını da içeren profilimden etkilenerek ve orada yazılı eğitim durumumla ilgili beyanımdan yola çıkıp bana övgü dolu mesaj atan, yanlış anlaşılabilme olasılığına karşı da çok zarif bir cümleyle bu hassasiyetini vurgulayan, ülkenin çok önemli üniversitelerinden birinde öğretim görevlisi bir hanımla, özellikle bu şaşkınlık üzerine yaptığımız yazışmaları hatırlattı. Aslında onun bakışının temelinde kendi camiasından da bakarak ülke insanındaki- o hanıma göre- genel bir eksikliğe serzeniş de vardı.

Kendi adıma çok özel nedenlerle böyle bir eğitim yapamamış ve bunun eksikliğini hiç duymamış olsam da sözünü ettiklerimin hiç biri "üniversite de neymiş, okunmasa da olur"un bir savunusu değildir. Aksine, gençlerin bunun için sonuna kadar çaba göstermeleri gerektiğine inanan biriyim. Ama, hayatın sonu ve herşeyi de değil elbet! Çünkü, o gün yazdıklarımda da vurguladığım gibi... neyse girizgahı fazla uzatmadan o zaman neler demişim buyrun bir göz atalım.


''Zaten toplumun statü konusundaki genel yargıları bu kadar ortadayken ve her birimizin en azından bilinç altı bakışında; karşımızdakini bilmeden dinlemeden, sadece giyim kuşam, ekonomik durum, mesleki ve toplumsal statüye göre değerlendirme duygusu varken, bu şaşırmalar son derece olağan. Üstelik buna alınganlık gösterecek biri olsam oraya yazmaz ve de üç yıllık liseyi bile beş yılda bitirebilmiş olduğuma vurgu yapmazdım. Bunu bazı düşünüş biçimlerine, özellikle üniversite kazanamamış çocuklarının sürekli başlarına kakarak hayatı dar eden, üniversite diplomasının ya da herhangi bir okul diplomasının herşey olduğuna inanan ebeveynlere ve insanlara eleştirel bir bakış olması anlamında özellikle yaptım.

Bir de şu bakışın aslında ne kadar yanlış olduğunun da bir eleştirisi olarak düşünülebilir bu... Neyi düşünürüz hep: Üniversite mezunlarının her anlamda daha yetkin, daha donanımlı, daha bilgili olduklarını... Oysa üniversite, sizi yalnızca mesleki anlamda eğiten, yetiştiren, bu konuda donatan bir kurumdur. Elbette daha sosyaldir. Kültürel etkinliklere, sempozyum, panel benzeri tartışma ortamlarına sıklıkla sahne olmak gibi avantajları vardır. Ama bunların hiçbiri, bireyin bu yönde talepleri, eğilimleri ve merakları olmadan ilgileneceği olaylar değildir. Sonuçta siz üniversiteye belli bir taleple, birikimle geldiğinizde bu kültürel olanaklardan yararlanırsınız; bu tür ilgileriniz yoksa, bunların hiç birine katılmazsınız.

Sizi kültürel anlamda geliştiren, olgunlaştıran olay doğduğunuz evde başlar. Aile fertlerinin size karşı tutumları, evinizin küçük mütevazi kitaplığında gördüğünüz kitaplar... Amcanızın siz okumayı yeni söktüğünüzde elinizden tutarak götürdüğü kitapçıda sizin için aldığı, eve gelir gelmez soluk soluğa okuduğunuz, cildini kapağını sevdiğiniz, okşadığınız, sizi başka bir boyuta taşıyan, hayaller kurduran ilk kitap... Sonra halanızın her ay sonunda maaşının bir kısmıyla sizin için aldığı kitaplar... Dayınızın her sizi ziyarete geldiğinde sizin için aldığı kitaplar... Bir diğer amcanızın sizi götürdüğü maçlar... İlkokul öğretmeninizin sizi fark eden sevecenliği ve ilgisi... Sinemaya giden bir aile... Size plaklar almanız için para veren bir babaanne... İlkokul mezunu ama ufku ve düşünce dünyası geniş, elinden geldiğince önünüzü açan bir anne baba... Tüm birikiminizi paylaşabileceğiniz arkadaşlar... Bunların tümü varsa ve siz merak ediyorsanız kendinizi geliştiriyorsunuz. Yoksa, bomboş geldiğiniz üniversitede kimse al bunu oku diye elinize bir şey tutuşturmaz. Zaten sizin alışkanlığınız, birikiminiz yoksa, tutuşturulsa da fark etmez. Yani, aslında insanı geliştiren okul eğitiminin yanısıra, kendisi ve hatta hayatın ta kendisidir; kendinizin talepleri ölçüsünde...

Ve gerçekten ağaç yaşken eğiliyor. Çünkü bunu kendi çocuklarımı yetiştirirken de görüyorum. Her şey aile ortamında başlıyor ve hayat yolunda yürürken size eli değen insanların güzelliği ile şekilleniyor. Ve insan olma yolunda ilerlerken; paradan puldan, statüden, bunların tümünün sağladığı güçten daha değerli şeyler olduğunu görüyorsunuz. Düştüğünüzde onlar sizi ayağa kaldırıyor: Sevgi ve samimiyet... Beni yetiştiren, temeli atan tüm insanlarda olan cinsten... İçten, hiç bir hesabı olmayan ve alabildiğine karşılıksız...

Ben de hayatın içinde dolaşırken sizinkinin daha ötelerinde bir çok farklı şaşırmalarla karşılaşıyorum. Mesleğim gereği sıklıkla, özellikle yakın çevreye müşteri ziyaretleri yaparım. Ve her meslekten, her ekonomik durumdan ve kültürden insanlarla karşılaşırım. Bir de, özellikle taşradaki hayatın işleyişi, ilişkileri ve mantığı ilgimi çeker. İyi bir gözlemci olarak bu sosyal yapılarla ilgilenirim. Örneğin, taşrada bir oto tamircisiyle bir kaç kez sohbet ettikten, birbirimizi daha yakından tanıdıktan sonra bir gün bana ne mezunu olduğumu sordu. Aslında kendisi de ilgili, belli ki okuma hevesi yarım kalmış birisiydi. Ben lise mezunu olduğumu söylediğimde, onun ufku ''tahsilli insanın hali başka oluyor'' diyecek noktadaydı. Yani üniversiteden bakınca liseyi azımsarken, ilkokuldan bakan biri için nerdeyse erişilmez bir nokta gibiydi.

O, yaşadığı yerin ekonomik durum ve tanınmışlığı anlamında önemli insanıyken; ben, onun bakışında, kentte bir sıkıntısı olduğunda çözecek dostları olan, yaşadığı kentteki ilişkileriyle hastası olduğunda ya da bir kamu kurumundaki sorunu çözmesinde yardımcı olacak, paraya ihtiyacı olduğunda onu kentte parasız bırakmayacak güveni sağlayan, onu ziyarete gelmiş çayını içen, bunun gururunu oradaki dostlarına da gösterebildiği, oradaki itibarına itibar katan biriydim aynı zamanda... Ve onun bu iç seslerinin hiç birinde de yadırgatıcı bir yan yoktu. Çünkü içtenliği tüm bunların yalnızca insani duygular olarak yorumlanmasını sağlıyordu. Elbetteki farklı bir karakterde aynı şeyler çıkarcılık olarak ta yorumlanabilirdi. Benim bakışımlaysa: Aslında ikimizde birbirini anlamış, sevmiş, saygı duymuş, bir dostluğu paylaşmanın keyfini yaşama noktasında bir müşterekte buluşmuş, eşit iki insandık. Ve ben aslında oradan ne kadar çok şey öğrenerek çıkmıştım ki bunları bir yazıya konu yapabildim.

Bu yazdıklarım statü eleştrisi üzerine ya da sizin yazdıklarınıza atıf değil; sadece, değerlendirme biçimlerimizde, kendi gözlemlediğimiz somut verilerden ziyade, dışardan yüklenmiş önyargıların ne kadar etkili olduğuna vurgudur. Çünkü kendimizi ifade etme biçimlerimizde hep dışarıya gösterme duygusu vardır. Bu duyguda akışkandır. Bir şekilde her birimize değişik oranlarda bulaşmıştır. Ve bunu aşabilmek için çok fırın ekmek yememiz gerekir.

Ben bunu yapmaya çabalayanlardanım. Ayrıca Türkiyedeki insanlar konusunda umutsuz olmayın, inanamayacağınız kadar iyi, insan olma vasfı yukarılarda kalabalıkla var, anlatacaklarımla umutlarınızın nasıl yeşerdiğini göreceksiniz.'' Demişim.

3 Şubat 2009 Salı

Sanal Denen Aleme Ben Nasıl Bakıyormuşum?..Bugün Onu Öğrendim:))

Önceki gün, televizyonun ünlü kadın sunucularından biri programında, evli bir kadınla , sanırım arkadaşlık sitelerinden birinde tanıştıktan sonra yaşadıkları sorunları anlatan biri üzerinden, internet kökenli ilişkileri ve yarattığı sorunları işliyordu. Bunu eleştirirken de, taraf olarak, kendisinin hiç Msn'den falan anlamadığını, nedir ne değildir bilmediğini falan söylüyordu. Ne hikmetse, bu tür konuları işleyen programcıların özellikle kadın olanları, hiç dokunmamışlar Msn'e ve ne olduğunu hiç bilmiyorlar bu işleyişin! Genelde bu tür programları izleyen ben, oralarda işlenen konularda, internet tanışıklıklarıyla meydana gelenleri kat be kat aşan bir çok olaya tanıklık ediyorum. Dolayısıyla kendimi bilirkişi makamına layık görüp, istatiksel bir bakışla, net üzerinde yaşanan olumsuzlukların oradakilerden çok çok daha az yüzdelere isabet ettiğini söyleyebilirim. Aslında, sorunun kişinin dünyayı algılamasından kaynaklı olduğundan vazgeçip birey üzerinden sorunu açmak, oradaki arızaları göz önüne sermek varken, suçları başka yerlere yükleme popülizminin tezahürü bu durum üzerine; oturup, mazimin çok eski olmadığı bu aleme düştüğüm günden itibaren yaşadıklarımdan yola çıkarak, burası sanal mıydıyı sorgulamaya başladım. Öyleydi de ben mi farketmemiştim, damarlarıma zikrettiğim bu uyuşturcuyu...

Akıl kışkırınca bir kez dur durak bilmediğinden; tatlı, tatlı netten edindiğim arkadaşlıkların notlarına, izlerine göz atmaya başladım. Yazdığım mailleri, bana yazılan mailleri yaşanan anların mutluluğuna ve keyfine tebessümler ederek okuduğumu fark ettim. Ağzım kulaklarımla buluşmuş kapanmak bilmiyordu. Eğer bu kadar gülebiliyorsam; bunlar, sanal ya da hayal olamaz dedim kendi kendime... Sonra, ne olur ne olmaz diye bir cimdik attım, onu da hissettim. Bir Kelebeğim Olmuşmuştu'nun giderken bana bıraktığı turkuaz bilekliğinin koyduğum yerdeki sahiciliğine baktım. Onu yolcu ettikten sonra, eve döndüğümde klavyenin başına oturup yazdıklarımın lezzetini ve sahiciliğini okudum bir kez daha... Ve sonra birden ameliyat sonrası kızkardeşte kalınmış bir haftanın dönüşünde bilgisayarımı açtığımda, oğlunun öldüğü gece acısını sığındıracak biri olarak beni görüp online bulamadığı msn'ime döktüğü sızıları hatırladım. Telefonla aradığımda, verilen ilaçlarla boğulmuş, konuşamıyacak kadar uyuşmuş sesinden ''canım dostum'' deyişini duydum .

Sonra, Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın'lı günler düştü aklıma... Ufacık bir mesajla başlayan ve hızla akıp giden süreç... Sonunu ikimizinde aşağı yukarı kestirdiği, ama duyguları bu kadar örtüşen iki insanın yaşamadan bırakamıyacağı bir coşkunluktaydı zaman... İkimizde işlerimizden ''eve'', Msn'de bir bekleyenim var duygusuyla dönüyorduk. Onun nöbet akşamlarının ıssız hastane koridorlarında, ben masasının yanındaki sandalyede çay içiyordum. Sonra ben yatağıma girdiğimde, o kalan zamanda hissettiklerini posta kutuma bırakıyordu; sabah kalktığımda okumam için... Her akşam evin içinde sanki birarada yaşıyormuş gibiydi kulaklıklarımızdaki sohbetler... Ve onun şehrinde yapacaklarımızın planlarını yapıyorduk bir heyecan bir heyecan... Çok keyifli o semtte, kent manzaralı lebiderya bir mekanda yemeğe karar vermiştik cumartesi akşamı için... Bir akşam üstü arkadaşlarıyla buluşacakları bara giderken aradığı telefondan yemek için yeri ayırttığını haber veren sesindeki coşku, sevgi ve heyecan için bir ömür verilmez miydi diye düşündüm bir an... Ve ben onu tam da Elmadağ, Harbiye arasında bir yerde canlandırmıştım gözümde(doğru bilmişim:)... Sonra İstanbul'da buluştuğumuz ilk an, eve sarmaş dolaş yürüyüşümüz... Kahvaltı masasında sanki her gün oturuyormuşum kadar tanıdık mutfak... Sonra, akşam dışarıda yemekten vazgeçip, birlikte binbir espriyle marketten alış veriş yapıp, aldığımız şaraplarla kurduğumuz masadaki mum ışıkları, duygular, lakırdılarımız, sofrayı birlikte toplayışımız sahici değil miydi? Bir çok hayatın kenarından bile geçemediği güzellikleri üç güne sığdırmamış mıydık? Konserdeki kimseleri görmez bir keyfin sarmaş dolaşlığıyla omuzuma yaslanmış saçların hissettirdikleri başka nerede vardı? Gecenin bir vaktinde konserden çıkıp geldiğimiz Beyoğlu'nda, Kaktüs'te içmeye karar veren ortaklık kaç kere rast gelmişdi ''gerçek hayatta''... Sonra bir bayramın son gününde Ankara'da liseli çocuklar gibi aileleri ekip kafa çekerek ettiğimiz akşamın lezzeti sanal mıydı? Ankara'ya geliş esnasında otobüse binerken aranıp haberdar edilen bana denmemişmiydi en güzelinden seni seviyorum.

Sonra bir başka arkadaşım, Kendi Güzel, Gülüşü Muzur, Huysuz ve Tatlı Kadın: Ona ilk mesaj atmaya karar verdiğim andan itibaren konuşacağımın kim olduğunu biliyordum. Profilinde o kadar çok iz vardıki... Ve o süreçlerdeki konuştuğum hiç bir saniyede ne sanaldım, ne bir beklenti üzerine konuşuyordum. Onunla konuşmaya başladığım evreye bir başka olgunluk ve sakinlikle gelmiştim... Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın'a demiştim döneceğim akşam, Starbucks'ta kahve içerken; Bir Kelebeğim Olmuşmuştu beni dipten aldı... Sen Üzerine Dondurma Konmuş Vişneli Ekmek Tatlısı Kadın : Yüzdürdün, artık suyun üstündeyim.

Hayatımı, herşeyden ve herkesten sakladığım bir dönemde, sadece kendimi teselli etmek, hiç tanımadığım sesleri duymak için bulaşmıştım bu aleme... Beklentilerle yüklü değildim, tuzaklar kurmak gibi bir fikrim olmadığı gibi. Ben sahiciydim ve benim için ordaki herkes de sahiciydi. Normalde günlük işlerle yoğun bir sosyal hayat vardı zaten... Ama akşamları, boş evde bir sesti o (sanal)alem. Sonuçta ses oldu da, hem de fazlasıyla... Tek fark şu belki, dokunamıyorsun. Ama ben bu (sanal)alemde konuştuğum herkesle dokunduğumu biliyorum. Bu güne kadar gerçekten sanal bir duygu hissetmemişim:)

Birde, ''reel''deki kadın arkadaşlarımla x'le, y ile, ve Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün'le birlikte geçirdiğim zamanlarla, (sanal)alemdekiler arasındaki farkı düşündüm. Onlarla(Sen Zamanı Olmayan Zamansız Bir Yerindensin Ömrümün hariç) konuşmanın bana verdiği hiç bir heyecan ve kıpırtı yok... Tanıdığım, bildiğim, birlikte pek çok yere gitiğimiz, konserler, yemekler, ev oturmaları yaptığımız, birlikte olduğumuz sürelerde bir kadın gibi görmediğim arkadaşlar... Ve onlarla konuştuğumuz hiç bir şeyde duygusal bir derinlik yok, birbirimize ilişkiler üzerine şeyler söyleyen sohbetlerde yapsak, herhangi bir şeyi konuşuyormuşuz gibi kuru...

Ve sokakta dolaşırken kadınlara bakıyorum. İçlerinden hangileriyle birlikte olabilirim üzerine düşünüyorum. Geçmişte yaşadıklarımdan, bugünkü düşünüşümden bakınca; bir ilişkinin geçtiği evreleri göz önüne alıp olası sonuçların onlardaki acısını, yaratacağı kırıklıkları düşünüyorum. Sanal denen alemin benim açımdan daha vicdani olduğunu hissediyorum. Çünkü, hiç birlikte zaman geçirmeden bir insan hakkında profilinden, kelimelerden bakıp bir sürü ortak nokta buluyorsun. Bir kazaya uğrama riskin azalıyor. Ve sonra hiç bir beklentin ve iki yüzlülüğün olmadan, sadece ruhların konuştuğu içtenlikli bir süreç yaşıyorsun. Ve o süreç, duygularını olgunlaştırıyor. Fiziksel özelliklerden önce bir ruhu beğeniyorsun(bu benim için en güzel tecrübe oldu)... Sonra, tıpkı liseli çocuk heyecanlarıyla bir aşk oyunu başlıyor. Herkes kıyılarda kenarlarda dolaşıyor... Kendine itiraf edemese de insan, karşının söylediği (kendi hemcinsi) bir isimde anlık bir acabayla hafiften burulup sonra toparlıyor kendini. Yani sürekli gelişen, saf, heyecan verici, çocuksu, samimi bir flörtöz hal var. Bu çok hoş ve eğlenceli... Bugün; bir hafta sonra rahatsızlık duyup şu kadını başımdan atayımm diyeceğim ve yaşadıklarından derin pişmanlık duyacağın gerçek hayattan bir ilişki mi; yoksa, ruhunu dibine kadar tanıma olanağı bulabildiğin ve onun üzerine inşa edilmiş lezzette bir ilişki mi? diye sordum ve düşündüm.


Resim,Videlec.org

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP